-Son satırını okuyup kapağını kapattıktan sonra distopik bir kitap olduğunu fark ettiğim Mater serisinin üçüncü ve son kitabı Dura Mater yine beni kendine hayran bıraktı. Neden bilmiyorum ama kesinlikle benim tarzım dediğim nadir kitaplardan biri, okurken zamanın nasıl geçtiğini anlamıyorum. Hem bir hikaye okuyup hem de onlarca bambaşka şey öğreniyorum. Bazıları için sıkıcı bir kitap olabilir çünkü neredeyse kitapların üçte biri olay örgüsüne bağlı olarak tarihsel, bilimsel, sosyolojik, psikolojik vs. bilgilerle desteklenmiş. Bu yüzden genel bir merak duygusu olmayan kişiler sadece olayı okumak isteyip kitapları sıkıcı bulabilir ama ben bulmadım, aksine çok beğendim. Dediğim gibi serinin distopya olduğunu bile son ana kadar fark etmedim, halbuki her şeyin daha farklı biteceğini düşünmüştüm. Kitap bitince birden fazla kişinin bazen bağlantılı bazen bağlantısız anlatılan hikayeleri kimi okura göre yarım kalmış durumda ama bence onlar tıpkı bizim hayatımızda olduğu gibi ana karakterin de hayatına girip çıktılar ve sonra ne yaşadıklarını göremedik, sadece belirli bir zaman diliminde yolları kesişti ve sonra herkes kendi yoluna gitti. Yarım kalmadı sadece biz görmedik.
-Kitabın konusuna gelmek isterdim ama gerçekten nasıl anlatacağımı bilemiyorum. Çok fazla karakter vardı, çok fazla olay oldu. Ölenler, dirilenler, kayıplar, bulunanlar, başına bin türlü iş gelenler ve sadece denk gelinenler… Özetle; karakterimiz Pia yani Tesla, yaşadığı son olaylarla beraber kendisini Büyülü Dağ adını verdiği bir yerde bulur. Burası düşünmemek, uyuşmak ve sadece dinlenmek için mükemmeldir ki Pia’nın tam olarak böyle bir şeye ihtiyacı vardır. Zaman geçtikçe herkesin hayatı ilerlerken Pia olduğu yerde kalır ve tek başınadır. Bir gün annesinin bir ekran aracılığıyla kendisine ulaşması sonucu,