İki insanın birbirinin gözlerine baktığında gördüğü şey, asIında kendi ruhlarının yansımasıdır. Çünkü zihnin frekansları örtüştüğünde, kelimeler bir anlaşma aracı olmaktan çıkar; sessizlik bile diyaloğa dönüşür.
Kafa yapıları benzeşen insanlar, aynı ırmağın iki yakasına kurulmuş köprüler gibidir. Biri 'neden?' diye sorduğunda, diğeri "çünkü..." ile başlayan bir cevabı daha cümle bitmeden duyabilir. Bu bir
zihinsel uyum değil, bir varoluş senfonisidir. İnsan, ancak kendi ritmini yakalayan bir melodiyle dans
edebilir çünkü.
Peki bu bağ neden bu kadar derindir?
Çünkü benzer düşünce iklimlerinde yetişen
insanlar, birbirlerinin yalnızlığını 'anlamsızlık' değil,
'özgürlük' olarak görür. Farklılıklar çatışma değil, renk katma vesilesidir. Biri hata yaptığında, diğeri yargılamaz; "Ben de aynı yoldan geçtim" der. İşte
gerçek yakınlık, kusurları bile birbirine ayna tutacak kadar güvenmektir.
Belki de insanın aradığı şey, 'ben'i tekrar eden bir sen'dir. Birinin sözleri, diğerinin içinde tamamlanmamış bir
cümlenin noktası olur. Birlikte düşünmek, birlikte üretmek, hatta birlikte susmak.. Tıpkı aynı kitabın satır aralarını okuyan iki insan gibi. Her sayfa, bir öncekinin anlamını derinleştirir.
Bu yüzden derler ki:
"Ruhunuza dokunan insanları bulduğunuzda, bırakın zaman akmaya devam etsin. Çünkü düşünce dünyanızın sınırları ne kadar genişlerse, kalbiniz de o kadar yakınlaşır. Ve unutmayın: Bazı
bağlar, mantığın değil, ruhun ritmini yakaladığında filizlenir..."