Sana şunu da söyleyeyim ki, çok fazla derin düşünen biri insan, etrafında yeşil çayırlar olduğu halde, kötü bir ruh tarafından çorak yerlerde dolaştırılan bir hayvana benzer.
"Adil bir Allah var mı? O mu bizi yarattı? Yoksa onu bizim zayıf zihinlerimiz mi doğurdu? Kim kimin yaratıcısı, yaratılanıdır, bazen bilinmiyor. Adalet kelimesi de insanların uydurduğu boş bir söz müdür? Zavallı beşer bu haksızlık, bu günah yolunda daha ne kadar sendeleyerek bir ışık aramak için yürüyeceksin?"
Bu tabiat aleminde her şeyin ucu sonsuzluğa çıkan bir muamma içindeyiz. Sonsuz meçhullerle çevrilmişiz. Bu vü cutlarımız, ruhlarımızı geçici olarak hapsetmek için örülmüş birer kafes midir? Bu sonsuz ebediyet kuşu nerelerden gelerek hapishanesine girdi? Ve tekrar uçunca nereye gidecek?
Sonsuz olan ezelidir de. Ezeliyette yaratılma anı tasavvur olunamaz. Spirite'ler ruhu maddeden ayırıyorlar. Fakat bu ayrılmış şeyi o bütünle o kadar kaynaşmış görüyoruz ki yağ bitince kandil sönüyor ...
Bu dünyada iki mühim hadisenin oyuncağıyız. Doğum, ölüm. .. Nereden geldiğini bilmediğimiz bu pençelerden biri bizi bir tokada hayata itiyor. Öteki, kedi yavrusunu yumakla oynatır gibi tundan tuna koşturduktan sonra çukura yuvarlıyor.
Hayretler içinde etrafımıza bakıyoruz... Neredeydik?
Nereye çıktık? Ve nereye döneceğiz? Yüz yıl yaşayanlar bu muammaların uçlarını bir araya getiremiyorlar ... Bu muazzam soruların karşısında aksakat da kundak kadar cahil...
Gerimizde ve önümüzde geçilmez iki sınır var. Ezeliyet, ebediyet... Bu hudutta ilim, fikir duruyor. Dimağ topaç gibi dönerek bulamadığı, tanıyamadığı bir belirsiz kuvvetin bü yüklüğü önünde korku titremeleriyle secdeye yatıyor ...
Bu geliş gidiş nedir? Hiçliğin derinliğinde tertemizken niçin bu dünyadan günahkar olarak dönüyoruz?
Bizi bu yarış meydanına çıkarana hayat ve ölümümüzle ne hizmet görmüş oluyoruz? Kimi eğlendirmek için bu ebedi sahnenin palyaçoluğunu yapıyoruz?