Julia, birden, “Sana ihanet ettim,” deyivermişti.
“Sana ihanet ettim,” demişti Winston da.
Julia, Winston’a bir kez daha hoşnutsuzlukla bakmıştı.
“Bazen,” demişti, “seni aklının ucundan bile geçmeyecek öyle bir şeyle tehdit ediyorlar ki, dayanamıyorsun. O zaman, ‘Bana yapmayın, başkasına yapın, bilmem kime yapın,’ deyiveriyorsun. Sonradan, bunun yalnızca bir numara olduğuna, sırf onları durdurmak için söylediğine, aslında öyle düşünmediğine inandırabilirsin kendini. Ama öyle değil işte. O sırada bile isteye öyle söylüyorsun. Kendini kurtarmanın başka bir yolu olmadığını düşünüyorsun, kendini kurtarmaya can atıyorsun. Ötekinin başına gelmesini bal gibi istiyorsun. Ne acılar çekeceğini umursamıyorsun. Yalnızca kendini düşünüyorsun.”
“Yalnızca kendini düşünüyorsun,” diye tekrarlamıştı Winston.
“Sonra da ötekine karşı eskiden duyduklarını duyamıyorsun artık.”
“Haklısın,” demişti Winston, “duyamıyorsun.”
Hayatında ilk kez, bir şeyi gizli tutmak istiyorsan onu kendinden de gizlemen gerektiğini anlıyordu. Gizlediğin şeyin orada olduğunu bilmeli ama gerekmedikçe adını koymamalı, belirli bir biçime bürünüp bilincine yansımasına asla izin vermemeliydin. Artık yalnızca dosdoğru düşünmekle kalmamalı, aynı zamanda dosdoğru hissetmeli, dosdoğru rüya görmeliydi. Ve bu arada, nefretini, bedeninin bir parçası olan, yine de bedeninin geri kalan bölümüyle ilgisi olmayan bir ur gibi, bir tür kist gibi gizlemeliydi yüreğinde.
Eskiden sapkın düşüncelerini uyumlu görünüşünün ardına gizliyordu. Şimdi ise bir geri adım daha atmış, zihinsel olarak da teslim olmuştu ama yüreğinin içini korumayı umuyordu. Yanlış yaptığının ayırdındaydı ama yanlış yapmayı bile bile yeğlemişti. Bunu anlarlardı, O’Brien anlardı. İtirafı, o sersemce çığlıkta gizliydi.