İnsanın zihninin dışında hiçbir şeyin var olmadığı inancının yanlışlığını ortaya koymanın mutlaka bir yolu olmalıydı. Bu görüşün bir aldatmaca olduğu uzun yıllar önce kanıtlanmamış mıydı?
“Büyük Birader diye biri var mı?”
“Tabii ki var. Parti var. Büyük Birader, Parti’nin cisme bürünmüş hâlidir.”
“Peki ama benim var olduğum gibi mi var?”
“Sen yoksun ki,” dedi O’Brien.
Winston bir kez daha umarsızlığa kapıldı. Var olmadığını kanıtlayan savları biliyor, en azından kestirebiliyordu ama bunların hepsi çok saçmaydı, kelime oyunundan başka bir şey değildi. “Sen yoksun ki” açıklaması mantık açısından tam bir saçmalık değil miydi? Ama bunu söylemenin ne yararı vardı ki? O’Brien’in, o yanıtlanması olanaksız, çılgınca savlarla kendisini yerle bir edeceğini düşünerek irkildi.
“Çok yavaş öğreniyorsun, Winston,” dedi O’Brien usulca.
Winston, hüngür hüngür ağlayarak, “Elimde değil,” dedi. “Gözümle gördüğümü nasıl yadsırım? İki kere iki dört eder.”
“Bak, Winston. Bazen iki kere iki beş eder. Hatta bazen üç eder. Bazen aynı anda hem beş hem üç ettiği de olur. Daha fazla çaba göstermelisin. Aklı başında olmak kolay değildir.”
“Öyleyse, geçmiş, varsa eğer, nerededir?”
“Kayıtlarda. Yazılı olarak.”
“Kayıtlarda. Başka nerede?”
“Zihinlerde. İnsanların belleğinde.”
“Bellekte. Güzel. Eh, biz Parti olarak tüm kayıtları da, tüm bellekleri de denetim altında tuttuğumuza göre, geçmişi de denetim altında tutuyoruz demektir, değil mi?”