Denizciler uğura ve uğursuzluğa çok inanır, çünku o uçsuz bucaksız denizin onlara ne hazırladığı, hangi nimeti vereceği ya da vermeyeceği, hangi belalarla baş başa bırakacağı belli değildir. Denizciler suyun, yelin, bulutun, şimşeğin, dalganın çok güçlü, insanınsa aşırı derecede aciz olduğunu bilerek yaşadıkları için doğaya karşı kent insanlarından daha saygılıdırlar. Ayrıca deniz denilince şehirliler gibi suyun yüzünü değil, altındaki heyecan verici, zaman zaman bereket bazen de tehlike getiren bambaşka bir dünyayı düşünürler. Mitolojiyi bilmeyen, belki doğru dürüst okumayı bile sökemeyen en basit balıkçıda bile bir Poseidon duygusu bulunması bundandır. O koca deniz kimi zaman öfkelenir, kudurur, üç çatallı zıpkınıyla, önüne geçilmez bir güçle saldırır; kimi zamansa uysal bir sevgili olur, insanın yüzünü okşayan hafif tatlı meltemlerle, intikam dolu günlerini hafifletir, adeta özür diler. Bereketin de kaynağıdır, belanın da. Herkesin gördüğü mavilik, denizin devasa bedenini saklayan tenidir; esen yelle başlayan kıpırtılar ise uykudan uyanışıdır deryanın.
Zaten suskun bir adamdı ama oğlunun ölümünden sonra sanki edeceği her kelime, ağzından çıkacak her sözcük, oğlunun anısına saygısızlık olacakmış gibi iyice içine kapanmıştı.
Oğlunu kaybettikten sonra rengi bile değişmişti sanki genç kadının. Yüzü, bakışları, yeşil gözlerindeki ışıltı, her şey solmuştu. Ağlamadığı zamanlarda uzun süre su verilmemiş kuru bir çiçek gibi boynu bükük, dokunsan dağılacak gibi duruyordu. Karıkoca içlerine dehşet salan bu inanılmaz kayıptan sonra uzun süre birbirinin yüzüne bakamamıştı. Sanki anayla baba arasında; konuşmamaları, düşünmemeleri gereken, birbirlerine hatırlatmanın, ufacık bir duygu ifadesiyle bunu belli etmenin, çağrıştırmanın, hatta varoluşlarının bile suç haline geldiği, karşıdaki yüzü aralarına gerili bir perdenin arkasından izlemek zorunda kaldıkları, sadece günlük ve en gerekli konuşmalarla yetindikleri bir düzen oluşmuştu. Görünmez mayınlar döşenmişti evin içine, en ufak bir yanlışlıkta patlamalar kaçınılmazdı.