“Cehaletimizi kırabiliriz, becerilerimizi, yeteneklerimizi ve zekamızı kullanarak kendimizi bulabilir, kendimiz olabiliriz. En önemlisi, özgür olabiliriz! Uçmayı öğrenebiliriz!”
Richard Bach’ın “Martı Jonathan Livingston” metaforu üzerinden hikayeleştirdiği masalsı romanıdır. Hikaye, kendi kabuğunu kırmaya çalışan, limitlerini zorlayan, öğrenmeye aç ve hayat amacı sorgulamak olan bu martının sürünün dışına itilişi ve bir zaman sonra tekrar geri dönüşünü anlatıyor. Sıradan olmayı reddedenlerin, çoğunlukta olmanın dayanılmaz hafifliğine, kolaycılığına ve güvenli ortamına sığınmayanların, çoğu ülkede, mahallede hatta ailede dahi nasıl dışlandığının veya baskı altına alındığının güzel bir tasviridir. Bu dışlamayı kimi zaman bizler de farkına varmadan yapıyor olabiliriz. Toplumların alışagelmiş ritüellerinin dışına çıkıldığında bu “aykırılık” bir şekilde en lokal düzeyde mahalle baskısı olarak karşımıza çıkabiliyor.
Hikayenin yarısına kadar olan bölümler bu “sıra dışı” martının mücadelesi sonunda dışlandığı sürüye geri dönüşünü, o sürüde kendisi gibi tek bir martı bile olsa ona faydalı olmak için sabır ve sevgiyle çalışmaya devam edişini, zamanla etrafındaki martıların artışını, dolayısıyla sürünün değişimini, gelişimini okuyoruz.
Son bölümde ise, insanın da hemen her zaman çokça yaptığı üzere, çok sevip inandığında tanrılaştırması ya da sevmeyip görüşlerine hiç katılmadığında şeytanlaştırması gibi orantısız bir inançla, Martı Jonathan’ın da yavaş yavaş ilahlaştırılıp, kutsallaştırıldığını görüyoruz, adeta bir martı tarikatı oluşuyor. Bu “kutsal martı” inancının yaratılmasından sonra, tüm dinlerde olduğu üzere bazı ritüellerin gelişimi ve Martı Jonathan’ın tüm tavsiyelerinin artık çok geride kaldığı, unutulduğu, güya onun yolundan gidenlerin ibadet gibi bu oluşturulan