Geç kalınmış ama harika bir kitap yorumuyla karşınızdayım. Rachel Gillig’in kalemini gerçekten seviyorum. Çoban Kral serisinde de anlatımını oldukça özgün ve etkileyici bulmuştum. Şövalye ve Güve de beklentilerimi karşılayan, hatta bazı noktalarda fazlasını veren bir kitap oldu. Karanlık ve gotik bir fantastik evrende geçen bu roman; kader, inanç, özgürlük ve irade gibi güçlü temaları işliyordu. Ana karakterimiz Sybil, kehanetleriyle tanınan altı kız kardeşten biri olan bir rahibe. İnsanlara geleceklerini söylemek ve onları kaderlerine hazırlamakla görevli, ancak kendisi bu düzenin içinde özgür değil. Yıllarını adadığı kutsal görevine rağmen inancında ve ona öğretilen doğrularda çatlaklar olduğunu fark etmeye başlıyor. Manastıra, kurallara ve kehanetlere sıkı sıkıya bağlı bu hayatı gerçekten yaşayıp yaşamadığını sorguluyor. Şövalye Rodrick ile yollarının kesişmesiyle birlikte Sybil’in kader anlayışı sarsılıyor. Kehanetlerin değişmez olup olmadığını, inancın bir zincir mi yoksa bir seçim mi olduğunu düşünmeye başlıyor. Böylece hem kendi yazgısını hem de bugüne kadar sorgusuz kabul ettiği doğruları yeniden gözden geçirmek zorunda kalıyor. (En sevdiğim kısım buydu kitapta).
Kitap; gotik atmosferi, kader ve özgür irade çatışması, yasaklar ve inanç sistemi üzerine yaptığı göndermelerle oldukça güçlüydü. Yavaş ilerleyen ama duygusal olarak derin bir romantik bağ, dengeli savaş sahneleri ve karakter gelişimleriyle kitap hiç sırıtmadan akıyordu. Sybil’in kendini tanımaması, ona öğretilenlerle yetinerek minnet duygusuyla yaşaması ve zamanla gücün aslında kendi içinden geldiğini fark etmesi beni özellikle etkiledi. Doğru ve yanlışı her zaman siyah-beyaz çizgilerle ayıramayacağını, hayatta gri seçimlerin de var olduğunu öğrenmesi hikâyeye ayrı bir derinlik katıyordu. Rahibelerin