Ali Hazelwood’un Gelin kitabı beklentimi karşıladı, çünkü yazarın daha önceki kitaplarını severek okumuştum. Kaleminin sade ama duyguyu geçiren bir yanı va ve bu yönden güzel. Gelin, kitabı ise fantastik ögelerin romantizmle dengeli bir şekilde yazıldığı akıcı ve keyifli bir kitaptı. Ana karakterimiz Misery, çocukluğundan beri hiçbir yere ait hissedememiş, sürekli görevlerle oradan oraya savrulmuş bir karakterdi. Vampir topluluğunda dışlanmış, soğuk bir ortamda büyümüş ve çoğu zaman sadece bir araç olarak görülmüş. Buna rağmen doğruluk duygusunu hiç kaybetmemesi, herkese türünden bağımsız olarak empati gösterebilmesi onu gerçekten güçlü bir karakter yapıyordu. İçinde bulunduğu yalnızlığa rağmen iyiliğini koruyabilmesi çok güzeldi.
İnsan topraklarında tanıdığı Serena onun için bir dönüm noktası oluyor ve Serena sayesinde ilk kez birine bir yere ve bir duyguya bağlanabiliyor. Fakat Serena’nın ortadan kaybolmasıyla Misery kendini gizemli ve tehlikeli bir yolculuğun içinde buluyor. Bu süreçte karşısına çıkan Lowe, kitaba hem denge hem derinlik katmıştı. Lowe’un sakinliği, fedakârlığı ve olaylara mantıklı yaklaşımı Misery’nin iç dünyasındaki karmaşayı dengelemişti. Aralarındaki çekim ve duygusal bağ yavaş yavaş, doğal bir şekilde gelişiyordu ve bu açıdan iyiydi.
Kitabın dili oldukça sade ve akıcıydı. Yazar olayları gereksiz uzatmadan belli bir mantık çerçevesinde ilerletmiş. Fantastik unsurlar abartılı değildi, karakterlerin duygusal yönleriyle güzelce kaleme alınmıştı. Özellikle türler arasındaki önyargılar, güven duygusunun yavaşça inşa edilmesi ve aidiyet arayışı gibi kısımlar yeterliydi. Misery’nin güçlü ama kırılgan yapısı, Lowe’un sabırlı tavırları ve Serena’nın kitaba kattığı duygusal derinlik güzeldi. Ben Gelin’i okurken hiç sıkılmadım. Hem duygusal hem de