Benim aziz Leylâm, sevgili belâm. Ya sen olmasan, ben nere yararım? Mânasız bir otomatisme'in, mânasız bir fiziğin, kahrolası boşluğunda, ben garip, ben duyan, ben yirmi dört saatte, yirmi dört bin parça olan, ne yapardım?
Gözlerinden öperim. O güzel burnuna yıldızlarca öpücük... Bana yaz! Ben daha buralardayım. Eğer Diyarbakır'a yazdıysan, annem alır, açmadan bana gönderir. Ben giderken yazarım. Kendine iyi bak. Bir daha hiçbir ana doğurmaz seni. Bir daha hiçbir cihan bulamaz seni. Tekrar öperim.
Thetis "Onu tanrı yapamadım," diyor. Pürüzlü sesi kederle dolu.
Ama onu yaptın.
Uzun süre cevap vermiyor. Gözleri ölen ışığın son kalıntılarıyla parlayarak orada öylece oturuyor.
"Yaptım," diyor. Önce anlamıyorum ama sonra mezar taşını görüyorum. Mezar taşını ve Thetis'in taşın üzerine yaptığı işaretleri. Taşta Akhilleus yazıyor. Yanında da PATROKLOS.
"Git," diyor. "Seni bekliyor."
Karanlıkta iki gölge, umutsuz, ağır alacakaranlıkta birbirine uzanıyor. Elleri birleşiyor ve ışık, yüz altın kupadan dökülen bir güneşmişçesine sel olup akıyor.
Yunanlar yelken açıyor ve umutlarımı da yanlarında götürüyorlar. Peşlerinden gidemiyorum. Küllerimin yattığı bu topraklara bağlıyım. Akhilleus'un mezarındaki dikilitaşın çevresine kıvrılıyorum. Taş belki serin, belki ılık. Anlayamıyorum. Üstünde Akhilleus yazıyor yalnızca, başka bir şey yok. O, yeraltı dünyasına gitti, ben ise buradayım.