Kırmızı bir hırka vardı sırtında,
Aslında bir hırkadan fazlası…
Sanki çocukluğundan kalma
küçük bir cesaret parçası.
Ormana adım attığında
hiçbir ağaç aynı görünmedi ona.
Sanki her gövde
içinden geçirdiği bir korkuya benziyordu.
Sahi, insan ne zaman büyür?
Bir gölgenin içinden yürüyebildiğinde mi?
Yoksa kimseye söylemediği
kırgınlıklarını yanında taşıyabildiğinde mi?
Kırmızı, kimseye belli etmeden
birkaç kez durdu yolun ortasında.
“Acaba”dedi kendi kendine
“Ben mi çok güvendim,
yoksa yol mu fazla karanlıktı?”
Ama adımlarını geri de alamadı;
çünkü bazı dönüşler
insanı daha çok yaralardı.
Ağaçların arasında rüzgâr
küçük sırlar fısıldıyordu kulağına.
Her fısıltı, senin içindeki ses gibiydi:
“Kırıldın ama yine de yürüdün,
neden hâlâ kendini suçluyorsun?”
Ve sonra bir kurt çıktı karşısına,
Küçük Kızın Kaybolanlar Ormanı
Bir zamanlar, dünyanın unutulmuş bir köşesinde, kimsenin haritalarına sığmayan, kimsenin yolu düşmeyen eski bir orman varmış. Bu ormana “Kaybolanlar Ormanı” derlermiş; çünkü orada yalnızca kaybedilmiş şeylerin gölgeleri dolaşırmış.
Bu ormanın içinde, her kaybı bir iz, her izi bir anı olan küçük bir kız yaşarmış. Onu gören çok azmış; çünkü kimse uzun süre kalamazmış bu ormanda. Ama kız kalmış. Belki gitmeyi unuttuğu için, belki de kayıpların ağırlığı onu toprağın derinlerine bağladığı için…
Her sevdiğini kaybettiğinde, onların adını bir kâğıda yazıp ormanın en yüksek, en yalnız dalına asarmış.
Bu dal, ormanın yaşlı bir çamına aitmiş. Yıllar boyunca nice kaybı sessizce taşıdığı için herkes ona “Yas Ağacı” dermiş.
Kız, kaybettiği her isimle biraz daha eğilirmiş; sanki her harf omzuna ayrı bir yük bindirirmiş. Kaybolan yüzler, ona geceleri fısıldar; gündüzleri sessiz bakarmış. Zamanla kız, bu seslerin gerçek mi yoksa hayâl mi olduğunu bile ayırt edemez olmuş.
Ama bir şey değişmemiş:
Hiçbir kaybı unutmamak için her ismi o dala asmaktan vazgeçmemiş.
Günlerden bir gün, kız elinde titreyen bir kâğıtla Yas Ağacı’nın yanına gelmiş.
Gökyüzü o gün normalden daha solgunmuş. Rüzgâr esmemiş, kuşlar ötmüş ama sesi sanki bir uçurumdan geliyormuş gibi uzakmış. Kız ağacın karşısında dururken, “Son isim…” diye fısıldamış. Bu ismin diğerlerinden farkı varmış. Bu, kızın kalbinin son direnişini taşıyan isimmiş.
Kâğıdı dala asmaya çalışırken elleri titremiş.
Sanki dal artık hiçbir acıyı taşımak istemiyormuş gibi kaskatı duruyormuş.
Ama kız zorlamış, çünkü başka ne yapacağını bilmiyormuş.
Kâğıt yerine yerleştiğinde, kız kendi içine doğru çöker gibi olmuş.
Sanki kalbinin içinde bir kapı kapanmış.
Bir şey bitmiş.
“Bir daha kimsenin adını taşımayacağım…”