Kitaplardaki yan karakterlerin ana karakterlerden daha çok sevilmesi ve daha sonra ölmeleri...
Çok hoş bir denk gelmeyi paylaşmak istiyorum: Ya dayan ya da yan..
Duygu ve Düşünce
Reklam
İnsanlığın ve iyi niyetin bu denli ucuzladığı bir çağda, anlamakta zorlandığım bir vicdan tutulması var. Bir insan düşünün; hiçbir çıkar gözetmeksizin, tamamen içten ve samimi bir kalple birine elini uzatıyor. "Ne zaman canın sıkılırsa elimden geldiğince yardım etmeye çalışırım ve ne zaman canın sıkılırsa mesaj atabilirsin, elimden geleni yaparım." diyerek bir dostluk teklif ediyor. Fakat karşılığında aldığı tek şey; ekran arkasına saklanmış insanların alaycı gülüşleri, suistimalleri ve sınır tanımaz saygısızlıkları oluyor. O insanı her yerden gölge gibi takip edip bilgilerini çalıyor, hadsiz sözlerle taciz ediyorlar. ​İyi niyeti böylesine çiğnenen o kişi, ilk başta her şeyi düzeltmek adına adeta yalvarıyor, bir şans daha veriyor. Karşı taraf ise ona kendi kirli dünyalarından devşirdikleri asılsız anlamlar, çirkin yakıştırmalar yüklüyor. O insan, bu asılsız anlamları reddedip karşıdakilerin maskelerini düşürdüğünde, o ikiyüzlü ve karanlık yüzlerine vurduğunda bile durulmuyorlar. Hepsinden öte, onca kötülüğe rağmen büyüklük gösterip onları affediyor; fakat onlar arsızca sözlü saldırılarına devam edip hâlâ zeytinyağı gibi üste çıkmaya çalışıyorlar. ​En sonunda bu insan, o ekran arkasındaki insanlardan tamamen uzaklaşıp söylenenleri duymazdan gelmeye karar veriyor. İşte tam bu noktada, ekran arkasındaki o zavallıların kötülüğü daha da çirkin bir boyuta ulaşıyor: Kurgu videolar üretiyor, o insanın adını alakası olmayan bir adamla yan yana getirerek iğrenç iftiralarla dolu paylaşımlar yapıyorlar. Hem bir insanın hayatını, gururunu hiçe sayıyorlar hem de kendilerini "mağdur" rolüne sokup, asıl mağdur olan o insanı "kötü bir manipülatör" gibi göstermeye çalışıyorlar. ​Sormak gerek: Nasıl bir dünyada, nasıl bir sahtelikle yaşıyorsunuz? Siz, o ekranların arkasında maskelerle
1000Kitap
Sıcağı sevdiğim kadar hiçbir şeyi sevmedim bu hayatta. Yan artık Ankara!
Funda'dan...
Zamansız Bir Aşinalık: Ruh Eşi Nedir? ​Ruh eşi; insanın bu kalabalık ve gürültülü dünyada, adını koyamadığı bir gurbet hissiyle yürürken, birdenbire "evine dönmüş" gibi hissetmesidir. O, hayatımıza sonradan dahil olan bir yabancı değil; ruhumuzun daha önce yazılmış ama zamanla satırları silinmiş eski bir kitabından, zihnimizin kuytularında unutulmuş eski bir şarkıdan çıkıp gelen bir aşinalıktır. ​Peki, gerçekten var mıdır ruh eşi? Yoksa kalbimizin kendi yalnızlığına karşı açtığı bir savunma davası, bir teselli arayışı mıdır? ​Aslında ruh eşi, kusursuz bir benzerlik demek değildir. O, seninle aynı cümleleri kuran biri olmaktan ziyade; sen sustuğunda bile içindeki o derin sessizliğin şerhini düşebilen, kırgınlıklarına taksirle değil, kasten şefkat gösteren bir sığınaktır. İnsanın kendini savunma ihtiyacı duymadığı, yargılanma korkusu olmadan, tüm defolarıyla beraat edebildiği yegane kalptir. ​Ruh eşini betimlemek gerekirse; o, bir aynadır ama kusurlarını yüzüne vuran sert bir cam değil, içindeki o nahif ve narin güzelliği sana yeniden hatırlatan berrak bir pınardır. ​Onunla göz göze geldiğinde, sanki asırlar öncesinden kalma bir sözleşmenin altına yeniden imza atıyor gibi olursun. Bakışlarındaki o eminlik, dünyanın tüm karmaşasını bir anlığına dışarıda bırakır. Yan yana geldiğinizde kelimeler hükmünü yitirir. Dünyanın en uzun, en edebi ve en anlamlı konuşmasını, tek bir kelime bile etmeden sadece yan yana durarak yapabilirsiniz. ​O, hayatına girdiğinde anlarsın ki; daha önce yürüdüğün tüm yollar, uğradığın tüm duraklar aslında sadece ona çıkacak olan o büyük güzergahın mecburi hazırlığıymış. ​Ruh eşi; hırpalayıcı bir fırtınanın ortasında, insanın kendi içine çekebildiği en sakin, en güvenli nefestir. Biz ne kadar inkâr etsek, ne kadar "yoktur" desek de; kalbimiz her
hayattaki en buyuk onceligim eve gidip uzanmak. her ani bu ani yasamak icin yasiyorum. her şey bu arzumun yanında bir yan oge olarak kaliyor.
Reklam
Reklam