Bugün kendimi aşağılamayı bile göze alamıyorum. Günün boşluğuna haykırsam, iğrenç bir yankı gelir ancak.

Franz Kafka / Günce, 22 Aralık 1910

Ferda Çalışır, bir alıntı ekledi.
7 saat önce · Kitabı okudu · Beğendi · 10/10 puan

Boş bir tepeden dönen yankı olmadığı gibi, ayı aya, Narkissos’u Narkissos’a gösteren, vadideki gümüş pınar da değildir. “Sanatta gerçek”, bir şeyin kendisiyle bütünlüğüdür; içseli ifade eden dışsaldır; cisimleştirilmiş ruhtur; ruhla dolu bedendir. Bu nedenle, “keder”le boy ölçüşebilecek bir gerçek yoktur.

De Profundis, Oscar Wilde (Sayfa 106)De Profundis, Oscar Wilde (Sayfa 106)
E.Z, bir alıntı ekledi.
15 saat önce · Kitabı okudu · Beğendi · Puan vermedi

Artık hiçbir şey hissetmeyecek kadar çok şey hissettim,
Ruhum tükendi, kalan yalnızca bir yankı içimde...

Uzaklıklar, Eski Denizler, Fernando PessoaUzaklıklar, Eski Denizler, Fernando Pessoa
Ebru, bir alıntı ekledi.
20 saat önce · Kitabı okudu · 5/10 puan

Sonsuzlukta da boğuluyormuş insan. Köşesi olmayan duvarlar içerisinde, yankı yapan sesimi bir şarkı gibi dinleyerek deliriyorum.

Kafka Okur - Sayı 27, Kolektif (Sayfa 37)Kafka Okur - Sayı 27, Kolektif (Sayfa 37)
Raziye Bozkurt, Piruze ve Oğulları'ı inceledi.
17 May 22:23 · Kitabı okudu · 2 günde · Beğendi · 10/10 puan

Bu hayatta her şeyin bir bedeli vardı. Büyük sevdaların bedeli büyük acılardı, büyük hırsların bedeli büyük kayıplardı, büyük umutların bedeli yalnızlık dolu uzun yıllardı. Ama her şeyden önemlisi masumiyetin de bedeli ağırdı, zalimliğin de...

Derlermiş ki, bazı hayatlar zaman içinde bağlıdır birbirine. Çağlar içinde yankı bulan, eski bir çareyle zincirlidir ötekine.

Bazı hikâyeler sadece onu anlatabilecek olanların başından geçer. Fakat pek azımız bunu yaşarken bilebilir. Yaşadığı acı gerçeklerden kurtulmak için Şamlı bir kocanın elinden Türkiye'ye kaçan Piruze için bir anda karanlığın en koyu noktasında bir ışık yükselmeye başlar, Amer!.. Oğlu Amer'i görmek, sarılmak, kokusunu içine çekmek... Sonra İmad... Daha sonra da Rami... Onca hasretle geçen hüzünlü yılların ardından Piruze için belki de hiç uyanmak istemeyeceği tatlı bir rüya başlıyordu...

Sonsuzlukta da boğuluyormuş insan. Köşesi olmayan duvarlar içerisinde , yankı yapan sesimi bir şarkı gibi dinleyerek deliriyorum.
Hem göremediğine de inanırdı insan oysa.

Kalbini mi Yarıp Baktın :
Sinelerde olanı biteni bilen sadece Allah’tır. İnsan ise bilgi edinmede sınırlıdır. Sınırları zorlayan insan, telafisi zor sonuçlara maruz kalabilir. İnsan künhüne vakıf olmadığı olayları zahirine göre değerlendirir. Yine insan için esas olan beyandır. Bunun ötesini zorlamak yetki aşımıdır. Külfettir. Hele hele söz konusu durum bir insanın hukuku ise daha bir önem kazanır. Sorun şu, insanları yaptıklarında ve söylediklerinden değil de, kalplerinde olandan dolayı yargılamak… Birde yargılamanın akide alanında olduğunu düşünün. Bu ne cesaret! ?
Bu konuda Usame b.Zeyd'in başına gelenleri hatırla­yalım. Rasulullah (sav) düşman üzerine gönderdiği bir grup sahabi içinde Zeyd, çatışma esnasında kapıştığı hasmını tam öldürecekken, adam kelime-i şehadet getirerek Müslümanlara selam veriyor. Usame bu kişinin korkusundan, canını kurtarmak için şehadet getirdiğine hükmederek, adamı öldürüyor, sürüsüne el koyuyor. Sefer dönüşü, olay Rasulullah’a haber verilince çok üzülüyor, hiddetleniyor ve "kalbini yarıp baktınız da mı korkudan olduğunu anladınız!" di ye Zeyd'e çıkışıyor. "Usame, demek sen Rabbim Allah diyen birini öldürdün ha?" diyerek ha bire kınıyor. Usame Re sulullah' in bu ısrarlı kınayışları karşısında ne denli sıkıldığını şu sözlerle dile getiriyor: "Rasulullah bu sözü o kadar tekrarladı ki kendi kendime 'keşke bu olaydan sonra Müs­lüman olsaydım." Dedim. Daha sonra Usame'nin pişmanlık ve yakarışları üzerine Peygamberimiz onun için istiğfar edi­yor, bir köle azat etmesini emrediyor... Konu ile ilgili şu ayet nazil oluyor :
"Ey iman edenleri Allah yolunda savaşa çıktığınız za­man iyi anlayıp dinleyin, size selam verene, dünya hayatı­nın geçici menfatına göz dikerek "Sen mü'min değilsin" de­meyin. Çünkü Allah'ın nezdinde sayısız ganimetler vardır. Önceden siz de böyle iken Allah size lütfetti; o halde iyi an­layıp dinleyin. Şüphesiz Allah bütün yaptıklarınızdan haber­dardır." (Nisa-94)
Kalplerde olanı okumaya izinli değiliz... Görevli de de­ğiliz... Bir başkasının kalbini yarıp bakma, ona göre hüküm bildirme makamında olmadığımıza göre, nerede durmamız gerektiğini iyi bilmeliyiz.... Şayet kalbe yönelik yapacak bir şeyimiz varsa, kendi kalbimizi masaya yatıralım, neşteri kendi sinemize vuralım... Herkes ancak kendi kalbini sorgu­lama mevkiindedir.
Ciddi bir karineye ve beyana dayanmaksızın, Müslü­manları bir takım şer'i değil indi gerekçelerle ceffel kalem İslam dışı görme yanılgısından kurtulmalıyız. Mezhebi asa­biyetler, grup asabiyetleri, çizgi asabiyetleri ile kendi dışındakileri din dışı görme marazına dönüşmemeli...
Tekfir hastalığı bir nevi insan kıyımıdır... Şabloncu bir yaklaşımla potansiyel muhatapları tüketmektir... Ne çağda? Haricilik, ne de çağdaş Mürcie bizim çizgimiz olmaması gerekir, diye düşünüyorum... Niyet okuyuculuk yetkisini kimse bize vermedi. Bize tanınmayan yetkiyi, hangi hakla kul­lanabiliriz?
İslam Tarihinde diğer bir kesit: İslam’ın Mekke dönemi, Müslümanların ağır baskı gördüğü bir dönemdir. İşkence, öldürme, boykot, hakaret birbirini izliyor. İnsan hassasiyeti­ni ayaklar altına alan ne varsa yapılıyor. Müslümanlar çile­lere sabrediyor, meşakkatleri göğüslüyorlar, ölümü bile gö­ze alıyorlar. Yasir ve Sümeyye bu dönemde vahşice şehit edilen ilk müslümanlar.
Oğul Ammar, baba ve annesinin gözleri önünde şehit edilişine şahit oluyor. O'ndan İslam ve Hz.Muhammed (sav) hakkında olumsuz sözler söylenmesi isteniyor. O da, işkencenin dayanılmaz boyutlara ulaştığı bir an da, kendisinden istenenleri söylüyor. Sonra serbest bırakılıyor. O da doğru­dan soluğu Hz.Peygamberin yanında alıyor: "Ammar helak oldu Ey Allah'ın Rasulü" diyor. Hz.Peygamber (sav) onu sakinleştirdi, başından geçen­leri dinledi, sonra sordu:
"Senden istenenleri söylerken kalbin nasıldı?" Ammar kalbinin Hz.Peygamber'e ve İslam'a derin bir muhabbetle dolu olduğunu söylediklerini zorla söylettikleri­ni bildirdi. Ammar'a "Seni yine zorlarlarsa istediklerini söy­le" diye buyuruyor.
Bunun üzerin Ammar'ın "kalbindeki itminana" dikkat çeken şu ayet indi:
"Kim iman ettikten sonra Allah'ı inkar ederse kalbi imanla dolu olduğu halde (inkara) zorlanan başka fakat kim kalbini kafirliğe açarsa işte Allah'ın gazabı bunlaradır, onlar için büyük bir azap vardır," (Nahl -106)
Bu olayın bütün zamanlara uzanan bir değerinin olduğu bilmek, gerekiyor. Bütün zamanlarda hâkim güçler ile mü'minler arasında zorlu sınavlar olmuş, yukarıdan gelen baskılara tahammül edebilenler çıkmış, edemeyeni olmuş...
Böyle bir süreçte egemen güçlerin baskıları karşısında alınan tavırda "kalbi duruş" öne çıkıyor.
Size dayatılanlar karşısında kalbiniz nasıl?
Zilleti kanıksamak, zulmü içselleştirmek durumundamısınız yoksa kalbinizdeki öfke seli her gün kabarıyor mu? Zulme beklenen tepkiyi verememenin ızdırabı ile içiniz eziliyormu?
Ammar'ın "helak oldum" çığlığı yüreğinizde yankılanı­yor mu?
Tabi zorlukları, süreçleri bahane ederek kalblerini sa­tanlar da var...
Kur'an-ı Kerim'de Mümin suresi vardır. Bu sure ismini, Firavun'un ailesinden olup imanını gizleyen kişinin kıssasın­dan alıyor. Kalbinde imanı olup kendini gizleyen bu mümi­ni Kur'an yok saymıyor:
"Firavun ailesinden olup, imanını gizleyen bir mü'min adam şöyle dedi. Siz bir adamı, Rabbim Allah'tır diyor, diye öldürecek misiniz?. (Mümin -28)
O güne kadar gizlenen bu imanın nerede ve ne zaman yankı bulacağını nasıl bir aksiyona dönüşeceğini biz bile­meyiz ki?
Bundan dolayı biraz daha temkin, biraz daha ihtiyat...
Yalancı Peygamber Müseyleme Hz.Peygamber (sav) in ashabından iki kişiyi esir alıyor. Birine : "Benim Allah'ın Rasulü olduğuma inanıyor mu­sun?" dedi. "Evet" deyince onu bıraktı. Aynısını diğerine sordu. O da: "Hayır. Bilakis sen yalancısın" dedi. Onu öl­dürdü. Rasulullah (sav) buyurdu ki: "Serbest bırakılan ruhsa­tı almıştır. Zararı yok. Öldürülen ise, üstünü (azimeti) almıştır. Ne mutlu ona."
Anlıyoruz ki bir başkasının kalp alanı ile ilgili bir şey söyleyeceksek tekrardan bir daha düşünmemiz gerekiyor...
Biz kendi kalbimize yönelelim.
İslam'la ilişki, temelde bir kalp sınavıdır...
Kalbimize sarılalım...
Kalbimizi kaybetmekten korkuyorum...

İsmail | Synergy, Bir Ses Böler Geceyi'yi inceledi.
 13 May 18:28 · Kitabı okudu · 2 günde · 8/10 puan

Ahmet Ümit'in ilk polisiye romanı olarak ''Sis ve Gece'', ilk romanı olarak da ''Bir Ses Böler Geceyi'' adlı eser olmuştur. Sitede polisiye uzantısı altında yerini alsa da bu kitap bir polisiye değildir. Aslında Ümit'in acemilik döneminde yazıldığı için polisiye roman türünde yazacağı eserler için bir antrenman diyebiliriz. Bunun yanında sosyal ve dini dokusu altında az da olsa polisiye kalıntılarını görebiliriz. Zaten puanlama ve yorumlarda da, diğerlerinin aksine bu eserin zayıf kalması, -demin söylediğim gibi- acemi ve toy bir yazar olduğu zamanın ürünü olduğu içindir.

Ahmet Ümit'i bilmeyenemiz yoktur zaten. Niye bilinmesin ki? Sade, okuyucuyu anında kurguya hapseden güzel anlatımıyla hemen hemen herkesin sevdiği bir yazar olmuştur. Eh, Dünya'da olduğu kadar, ülkemizde de (klasiği ayrı değerlendirirsek) edebiyat türlerinin içinde en çok polisiye sevilmiştir. Peki yabancı yazarlarda iyi bir polisiye yazarı var da bizde yok mu? Elbette var. Tahtını pek kaptırmayan Ahmet Ümit bunlardan bir tanesidir. Sağlam kurgusu, yormayan anlatımı, üst düzey betimlemeleri, okuyucuların beğenmesi için en büyük nedenlerdir. Bu eserde de hem siyasi-politik hem de dini açıdan bol bol zengin bir bilgiyle karşılaşıyoruz. Hocasını terminalden alması gereken Fakülte çalışanı Süha, arabasıyla gece çıktığı yolda ansızın yaptığı bir direksiyon hareketiyle kaza yapar. Gözlerini açtığında ise kendini bir mezarlıkta bulur. Etrafını şöyle bir yokladığında ise korkunç sesler duyar ve kıyıda duran tek başına bir mezar görür. Bu durum Süha için adrenalin dolu bir hava yaşamasına sebep olur.

Yazarımız küçük bir mezarlık fikri ile daha sayfanın başından okuyucuyu etkiliyor. Korku ve gerilim yaşarken, birdenbire diğer sayfalarda klasik edebinin içine giriveriyoruz. Süha korkunun verdiği şokla bir yandan geçmişini düşünürken bir yandan da gördüklerini anlamaya çalışır. Kitabı okudukça, 1980 öncesi ülkemizde yaşananlar ve üniversite öğrencilerinin bu duruma etki ve tepkilerini öğrenirken, bir yandan da, diğer bir sorun olan Alevi insanlarının hem ülkemizde hem zihinlerde nasıl yankı bulduğunu, nasıl yalnız olduklarını keşfediyoruz. Yazar, bizi(okuyucuyu) bir anda 30-40 sene öncesine götürebildiği gibi, aynı anda da küçük bilgilerle, farklı inançlara bağlı insanların hayatlarını büyük bir hayret ve merakla öğretmeyi iyi beceriyor. Tabii ilk sayfalarda verilen heyecanı ortalarda bulamayınca, özellikle ilk başlardaki konunun birden sönüvermesi benim için biraz üzücü oldu. Bunun haricinde sade ve güzeldi. İyi okumalar...