• Karslıların dış güçlerce kardeş kavgasına sürüklendiği, laik ve dinci ve Kürt, Türk ve Azeri ayrımıyla toplumumuzun yapay bir şekilde ikiye bölündüğü, artık unutmamız gereken Ermeni katliamı iddialarının canlandırıldığı bugünlerde, Türkiye'den kaçarak yıllardır Almanya'da yaşayan bu şaibeli kişinin birden bir casus gibi aramızda belirmesi halk arasında sorulara yol açmıştır
  • Turing makinesi Turing machine 1936 yılında İngiliz matematikçi Alan M. Turing'in ortaya attığı kurgusal bir "evrensel bilgisayar" modeli. Makine esas itibariyle her karesinde bir sembol bulunduracak şekilde sembol karelerine bölünen bir banttan ve bu bant üzerindeki sembolleri okuyan ve başka sembollerle değiştirebilen bir kafadan oluşur. Her bir kare, öngörülen alfabeden bir sembol veya boşluk içerir. Bant, bir tür giriş-çıkış olarak iş görür. Makine çalışmaya başlamadan önce bant üzerinde bulunan şey ise çıkıştır. Kafa, belli bir kareyi okuyarak başlar, ileri veya geri hareket etmeden önce bu kareyi kodlayabilir ve hareket sonrasında durumunu değiştirebilir. Kafa bir kareyi okumadan önce mutlaka belli bir durumdadır. Kafanın yaptığı şeyi belirleyen iki etken vardır: a) okuduğu sembol ve b) içinde bulunduğu durum. Bu iki etken ise a) hangi sembolün yazılacağını, b) bir sonraki adımda hangi karenin okunacağını ve c) ondan sonra hangi duruma geçeceğini (veya durup durmayacağını) belirler. Turing, bu makinenin, bir mantık sistemine (insan zekasına) özgü kabul edilen şeyleri yapabileceğini savunmuş, bunu kanıtlamak amacıyla da >Turing testi denilen bir test geliştirmiştir. Günümüz bilgisayarlarını da çalışma prensibini özetleyen bu model, özellikle yapay zeka ve biliş psikolojisi alanlarında çalışan uzmanlar tarafından büyük bir heyecanla karşılanmıştır; çünkü bu modelin insan beyninin çalışma ilkelerine ışık tutabileceği, hatta belki de aynı ilkelerle çalışıyor olabileceği düşünülmüştür. Ancak çok geçmeden, modele yönelik ciddi eleştiriler ortaya konmuştur. Bu eleştirilerden birisi için örneğin >Çince odası
  • Çince odası Chinese room John Searle tarafından, makinenin insanla aynı şekilde anlayıp yorumlayabileceği yolundaki yapay zeka teorilerini çürütmek için kurguladığı bir paradigma. Bir insan penceresi bulunan bir odada oturur. Çince bilmez ama elinde her Çince cümlenin Çince cevabı bulunan bir sözlük veya kurallar kitabı vardır. Kağıda yazılı olarak pencereden kendisine verilen cümleleri alır, sözlükte bunların karşılığına bakar ve cevapları yazılı olarak yine pencereden verir. Uygun bir davranış (her cümleye doğru cevap) sergiliyor olsa da, iletilen şey konusunda hiçbir şey anlamaz. Bir bilgisayar modelinin yapabileceği en iyi şey, olsa olsa, Çince odasındaki kişinin yaptığı şeydir ve bu nedenle bilgisayar, insan anlayışını taklit ede-mez. Yapay zeka bir söz dizimi (syn-tax) sağlayabilir, ama anlam-yorumu (semantics) sağlayamaz. Çince odası, akıllı makineler için kullanılan Turing makinesi modeline karşı güçlü bir eleştiri olarak ortaya konmaktadır. Ayrıca > Turing makinesi
  • yapay zeka (YZ) artificial intelligence Bilgisayar mühendisliği, nöroloji, felsefe, psikoloji, robot bilimi ve linguistik gibi birçok alanı içine alan ve algı, akıl yürütme, düşünme, öğrenme, kavrama, sezgi ve tasarlama gibi insan zekasına özgü davranışlar sergileyen bilgisayar yazılımı, robot tasarımı vb. konuları inceleyen bilimsel alan; bu şekilde ortaya çıkan ürün. İlk YZ araştırmalarında insanın bilişsel modellerinden kaçınılıyordu, ancak beynin çalışmasına ilişkin teorilere dayanan >bağlantıcılığın gelişmesiyle birlikte, bu yönelim de değişmiştir. A. M. Turing, kendisini oluşturan parçalardan çok daha karmaşık bir makine tasarlanabileceğini kanıtlamıştır. Günümüzdeki satranç programlarından bazıları, insan satrançıların çoğundan daha iyi oynayabilmektedir. Günümüzde bilgisayar mühendisleri ile biliş psikologları yakın bir işbirliği içinde çalışmaktadır. Yapay zeka yaklaşımı biliş psikolojisinde, algı, bellek, hayalgücü, düşünme ve problem çözme gibi çok çeşitli uygulama alanları bulmuştur. Bu iki alanda birisinde oluşturulan bir model veya elde edilen bulgular, diğerlerinde de rahatlıkla uygulanabilmektedir. Ayrıca >Turing testi, biliş bilimi, biliş psikolojisi, bağlantıcılıl, sembolcülük. Bazı otoriteler, yapay zekanın insanın düşünme becerisiyle kıyaslanamayacağını savunarak yapay zeka modellerine karşı çıkmaktadır. Yapay zekacılara yönelik eleştirilere güzel bir örnek için >Çince odası.
  • ...Ve güz geldi Ömür hanım. Dünya aydınlık sabahlarını
    yitiriyor usul usul. İnsanın içini karartan bulutların seferi var
    göğün maviliğinde. Yağmur ha yağdı ha yağacak. İn-
    cecik bir çisenti yokluyor boşluğunu insan yüreğinin.
    Hüznün bütün koşulları hazır. Nedenini bilmediğim bir
    keder akıyor damarlarımdan. Kalbimin üstünde binlerce
    bıçak ağzı... ve yüzüm ömrümün atlası; düzlükleri bunaltı,
    yükseklikleri korku, uçurumları yıkıntılarımla dolu bir
    engebeler atlası. Yaşamak bir can sıkıntısı mıdır Ömür
    hanım?


    Her şeyi iyi yanından görmeyi kim öğretti bize? Acıyı
    görmeyen insan, umutsuzluğu yaşamayan, iliklerine dek
    kederin işleyip yaralamadığı bir insan, mutluluktan,
    umuttan, sevinçten ne anlar? Göğü görmeden, denizi gör-
    meden maviyi anlamaya benzemez mi bu? Bir güz dü-
    şünün ki Ömür hanım, ilkyazı olmamış, yazı yaşanmamış,
    böyle bir güzün hüznü hüzün müdür? Başlamanın bir
    anlamı varsa bitişi göze almak, bitişin bir anlamı varsa
    başlangıcı olmak değil midir? Yaşamı düz bir çizgide tut-
    mak tükenmektir. Yaşamak zorunda olduğumuz şunca yılı
    aykırı uçlar arasında gezdirip geçirmedikçe, alışkanlıkların
    sınırlarını aşmadıkça zaman zaman, yaşamak nasıl yenilik
    olur tükenmek değil de?

    Yağmur yağıyor Ömür hanım...gökten değil, yüreğimin
    boşluğundan ömrümün ıssız toprağına...Ve ben sonsuz
    bir düzlükte bir küçücük, bir silik nokta gibi eriyip gi-
    diyorum. Seslensem kim duyar sesimi yalnızlıklar ka-
    tından?

    Dönelim...Dönmek yenilmektir biraz da, yarım kalmasıdır
    çıkışlarımızın, korkaklıktır, alışkanlıkların güvenli küflü
    kabuklarına sığınmaktır...Olsun dönelim biz yine de. Bi-
    lincinde olmadan üstlendiğimiz sorumluluklarımız var.
    Evlere dönelim, sırtımızın kamburu evlere, cılızlığımızın
    görkemli korunaklarına, yalnızlığımızın kalelerine dö-
    nelim. Ölçüsüz yaşamak bize göre değil Ömür hanım.
    Büyürken geniş ufuklarımız olmadı bizim. Küçücük
    avuçlarımızla sınırlarımızı genişletmek istedikçe yaşamın
    binlerce engeli yığıldı önümüze. Hangi birini yenebilirdik
    bunca olanaksızlık içinde. Umutsuzluğu tanıdık, yenilgiyi
    öğrendik böylece.

    Yaşama sevinci adına bir tutamağım kalmadı Ömür hanım.
    Bir garip boşlukta çiviliyim günlerdir gözbebeklerimden.
    Sahi nedir yaşamın anlamı? Geriye dönüyorum sık sık
    yanıt aramak adına, yüreğimin silik izler bırakıp, ağır
    yükler aldığı zamanın derin denizlerine. Bakıyorum umut
    karamsarlığın, sevinç acının azıcık soluk almasından başka
    ne ki? Yaşamsa gerçekle düşün umutsuz bir savaşı, her şeyi
    içine alan kocaman bir yanılsama... Değil mi yoksa?

    Öyle büyük umutlarım olmadı benim, büyük düşlerim,
    özlemlerim, büyük beklentilerim olmadı. Koşullarım beni
    oluşturdu ben acılarımı buldum. Herkes gibi yaşasaydım
    eğer, yaşamı onlar gibi görebilseydim çarşılar yeterdi
    avutmaya beni. Bir gömlek, bir ayakkabı, bir elbise; bir
    yemek lokantalarda; televizyon, halı, masa ve daha nice
    eşya yeterdi yalnızlığı örtmeye, kendimi göstermeye, va-
    rolmaya, 'dar çevre yitikleri'nde önem kazanmaya...

    Oysa ben bir akşamüstü oturup turuncu bir yangının
    eteklerine, yüreği avuçlarımda atan bir can yoldaşıyla
    dünyayı ve kendimi tüketmek isterdim. Öyle bir tüketmek
    ki, sonucu yepyeni bir "ben"e ulaştırırdı beni, kederli dal-
    gınlığımdan her döndüğümde...Bir ben ki tüm ilişkilerin
    perde arkasını görür de gülerdim sessizce yapay ya-
    kınlıklarına insanların. Kim kimi ne kadar anlayabilir
    Ömür hanım?

    Susmak yalnızlığın ana dilidir, Ömür hanım, şiiridir, beni
    konuşmaya zorlama ne olur. Sözün sularını tükettim ben,
    kaynağını kuruttum. Geriye bir büyük sessizlik kaldı yü-
    reğimde, kalabalıklar, kalabalıklar kadar büyük...Yalnızım
    Ömür hanım, geceler boyu akıp giden ırmaklar gibi ka-
    ranlıklar içre, öyle yitik, öyle üzgün, yalnızım...Sularım
    toprağa sızıyor bak. Yüzümü geceler örtüyor. Binlerce taş
    saklanıyor içimde. Kim kimin derinliğini görebilir, hem
    hangi gözle?

    Kendilerinin olan tek sözcük yok dillerinde, öyle çok ko-
    nuşuyorlar ki...Bir söz insanın neresinden doğar dersiniz?
    Dilinden mi, yüreğinden mi, aklından mı? Düşlerinden
    mi yoksa gerçeğinden mi? Ve kaç kapıdan geçip yerini
    bulur bir başka insanda? Yerini bulur mu gerçekten? Sözü
    yasaklamalı Ömür hanım yasaklamalı...Kimsenin kimseyi
    anlamadığı bir dünyada söz boşluğu dövmekten başka ne
    işe yarıyor ki? Olanağı olsa da insanların yürekleri ko-
    nuşabilseydi dilleri yerine, her şey daha yalansız, daha içten
    olurdu. Aklı silmeli diyorum insan ilişkilerinden. Yanılıyor
    muyum? Olsun. Yanıldığımı biliyorum ya...

    Yeni bir şeyler söyle bana ne olur, yeni bir şeyler. Kurşun
    aktı kulaklarıma hep aynı sözleri, aynı sesleri duymaktan.
    Belirsizlik güzeldir, de örneğin, kesinlik çirkin. Sessizlik
    sesten -hele de güncel ve kof- her zaman iyidir; düş gücü,
    iç zenginliği verir insana. Dünyanın usul usul ağaran o
    puslu sabahları ve günün turuncu tülleriyle örtünen dingin
    akşamları bu yüzden etkiler bizi, duygulandırır, de. Anlık
    izlenimler sürekli görünümlerden her zaman daha güçlü,
    kalıcı ömürlüdür...Alışkanlıklar öldürür güzelliğimizi,
    bizi değişmek çirkinleştirir de.

    Kimse düşlerine yetişemez ve kimse geçemez gerçeğini bir
    adım bile; bu yüzden sıkıntı verir zaman, kısa kalır, sonsuz
    olur, insanın küçücük ömrünün karşısında. İstemenin kuralı
    yoktur, de, açıklaması sınırı suçu yoktur; istemek ya-
    şamın kendiliğinden sonucudur, ne haklı ne haksız,
    ne yerinde ne yersiz...

    Biz hepimiz dikenli tellerle sarılıyız, her ilişkide bir par-
    çamız kalır ve bölüne bölüne biteriz de. En büyük hü-
    nerimiz kendimize karşı olmak, aykırı yaşamaktır, acı
    kaynaklarımızı ellerimizle yaratarak...Kıyılarımız duy-
    gularımızın boyunda, derinliğimiz aklımızın ölçüsündedir;
    ufuklarımızsa sisler içinde...O kıyısız gökyüzü nasıl sığar
    küçücük gözlerimize, bir bardak suya, demirli bir pen-
    cereye...Nasıl gizleriz ağız dil vermez bir geceye? Ve nedir
    ki gizi, daraldığımız her yerde bir genişlik duygusu verir
    içimize. Çözemeyiz, de, bu güdük bilinç, bu sığ yürek,
    bu ezbere yaşamla.

    Dünya bir testidir, de, Ömür hanım, ömür bir su...Sızar
    iğneucu gözeneklerinden zamanın, bir içim serinlik bir
    yudum mutluluk için. Ve bir gün ölümün balkonundan...
    dökülür toprağa el içi kadar bir su. Yerde birkaç damla
    nem, bir avuç ıslaklık...Ölümü bilerek nasıl yaşar insan,
    geride dünyanın kalacağını bilerek nasıl ölür; bilmek bütün
    acıların anasıdır, de...

    Sars aklımın cılız ayaklarını, kuşat beni. Değişik şeyler
    söyle ne olur, yeni bir şeyler söyle. Yıldım ömrümün ka-
    lıplarından. Beni duy ve anla.

    Yağmur dindi Ömür hanım. Gökyüzü masmavi gülümsedi
    yine. Doğa aynı oyununu oynuyor bizimle. Umudun
    ucunu gösteriyor usulca, iyimserliğin ışığını süzüyor mavi
    atlasından. Ne aldanış! Bulutların rengi mavi-beyaz mıdır,
    kurşuni-külrengi mi yoksa?

    Gökyüzünü öpmek isterdim Ömür hanım, gözlerimle değil
    dudaklarımla. Yoruldum bulutları kirpiklerimde taşı-
    maktan. Delilik mi dedin? Kim bilir...Belki de yerde sü-
    rünmenin bir tepkisidir bu, ya da ne bileyim bilinçsiz bir
    aykırı olmak duygusu. Gökyüzü de olmak isteyebilirdim
    değil mi? Kim ne diyebilir ki?

    Kimseler görmedi Ömür hanım, bu dünyadan ben geçtim.
    İçimde umudun kırk kilitli sandıkları, elimde bir avuç düş
    ölüsü yüreğim -içinde senin ve benim ağırlığım- benim
    olmayan bir garip gülümsemeyle yüzümde, incelik adına,
    ben geçtim...Yerini bulmamış bir içtenlik, yanılmış bir
    saygı ve bir hüzün eğrisi olarak ilişkilerin gergefinde,
    ördüm ömrümün dokusunu ilmek ilmek. Beni cam kı-
    rıklarıyla anımsasın insanlar, savrulan bir yaprak hüznü
    ve dağınıklığı ile... Yükümü yanlış bedestanlara çözdüm.

    Ezilmiş bir gül hüznü var yüreğimde. Saatlerce dayak
    yemiş bir sanığın çözülmesi içindeyim. Ürperiyorum. Bir
    at kestanesi durmadan yaprak döküyor yalnızlığın so-
    kaklarında, örtüyor ömrümün ilk yazını. İçimde bir çocuk,
    yalın ayak koşuyor yaşlılığa doğru, binlerce kez yenilmiş
    umut ölülerini çiğneyerek. Sahi yaşlılık, derin bir iç çekiş,
    yanılmış bir çocukluk olmasın Ömür hanım?
  • Bazen yaşadığını hissetmek için bileklerini keser insan. Damarlardan süzülen kan alından süzülen terden daha gerçektir.
    Kendi sonunu hızlandırmak için nefes almadan koşar. Nefes nefese kaldığı her an azrail bir sonraki köşeyi dönmüştür çoktan. Ona yetişmek için vücudunda ağırlık yapan her şeyi bir bir bırakır ardında. Içindeki boşluk büyürken dünya küçülür.
    Dünyanın üzerine bantlanmış iki insan Kinyas Ve Kayra. Ilk doğumlarını hatırlamazlar ama ikincisinin bütün kasılmalarını hissederler en derinlerinde.Herkesi içine alan dünya kusmuştur onları. .
    Kitap üç bölümden oluşuyor. Birinci bölüm: Kinyas, Kayra ve Hayat. Bu bölüm yeraltı edebiyatının öğelerine hakim bir hava ile derin derin soluk alınarak okunuyor. Bazen Kinyas ve Kayra aynı tencerede eriyip bir oluyorlar. Bazen bir saç teli ortadan ikiye ayırıyor onları. Öyle hassas bir terazi.
    Birinci bölümü okurken Frankenstein'in yarattığı yapay insan karakteri geldi aklıma sık sık. Taşıdığı iki kalbe rağmen gözünden hiçbir duyguyu okuyamadığımız. Aynı bedende nefes alan iki kaybeden.
    .
    Ikıncı bölüm Kayra'ya, üçüncü bölüm ise Kinyas'a ayrılmış. Fakat ben Kayra'yı okurken Kinyas'ı, Kinyas'ı okurken de Kayra'yi düşündüm bol bol. Ilk bölümde birbirinin içinde eriyen bu iki karakteri yalnız halleriyle okumak zor oldu benim için. .
    Ve bu kitabı okurken boynum oldukça ağrıdı. Işledikleri her cinayetten, tecavüzden sonra eğilip eğilip gözlerinin içine baktım. Küçük olsa da pişmanlığa dair biz iz bulabilmek için. Nafile!! Ben onlara bakarken onlar gözlerimi ayna gibi kullanıp dişlerine yapışmış maydanozu temizlediler serçe parmaklarıyla.

    Yeraltı edebiyatını okumayı çok tercih etmiyorum esasında. Lakin bu kitabı çok sevdim. Karakterlerin monologları edebiyat şöleni gibi.
    .