• İnanç, bilgiler deposudur. Bilgi, kanıtlanmış inançtır. Bir de bunlara sadece benzeyen İnanma İsteği var. Diyelim ki biz dev bir dağın bu eteğindeyiz. Dağın diğer tarafında ne var diye düşünüyoruz. İnanç bize bildiklerimizden yola çıkıp şunları söyletir: Aynı burası gibi köy var, deniz var, gelişmiş bir şehir var, çöl var, bir dağ daha var vs. Bilgi, dağın diğer tarafına gidip gördükten sonra ispatlanan manzaradır.

    Uzaylılar / U.F.O'lar ne İnanç ne de Bilgi. İnsanların İnanma İsteği'nden gelen bir kuram, bir mitoloji. Dağın bu yakasında su kıtlığı yaşayan halkın, dağın diğer tarafında su olduğuna İnanma İsteği gibi bir şey. Hatta bir din ve ideoloji.

    Piramitler, Stonehenge, Nazca çizimleri gibi yüzde yüz insan yapımı eserleri "uzaylılara" izafe etme eğilimi, evrende yalnız olmamaya İnanma İsteği nereden geliyor? Benim araştırmalar sonucunda vardığım şu: 2. Dünya Savaşı sonrası, Tanrı'dan beklenen kitlesel yardım gelmeyince, 1947'de UFO / Uzaylı çılgınlığı başlıyor. İnsanın geriliğine ve vahşetine engel olacak, atom bombası atmasını engelleyecek, doğaya ve evrene verdiği zararı durduracak bir İnanma İsteği haklı olarak doğuyor.

    Dünyanın 5000 yıllık yazılı tarihinde üç gün ordan beş gün şuradan toplayıp bakınca, en fazla 300 yılın barış içinde geçtiğini görüyoruz. Avrupa'nın 2400 yılına bakınca 4 yıl savaşsız geçmiş. Doğa ise her vurduğunda düşüyoruz.

    Kıyametin yaklaşmasına inanç, Mesih / Mehdi gelişinin beklenmesi, insandan üstün form arayışları; bunlar aslında toplumsal birer çığlık.

    Erich Von Daniken'in dünyada yüz milyonlarca (aklımda doğru kalmışsa 600 milyon) satmış kitabı Tanrıların Arabaları​'nı görünce eskilere gittim. 94'te okumuştum... Çocuk heyecanları taşıyanlar için "güzel" bir yapıt...
  • Soluk soluğa okuyacağınız. Nefeslerinizi kesecek türden bir roman. Şifrelerin iç içe geçtiği olayların avantajının hiç kimse de kalmadığı leyh-aleyh kavramlarının sürekli güncellendiği, bağlılıktan tutun kurnazlığa birçok karakterin iç dünyasını göreceğiniz ve Hristiyanlık tarihiyle ilgili çeşitli komplo teorilerini okuyacağınız farklı bir yapıt. Robert Longdon adlı simgebilimcimiz ve onun macera arkadaşı Sophie Neveu ile birlikte gerilim ve gizem dolu bir gece(!) geçireceksiniz. Maceraya hazırsanız başlayabilirsiniz.
  • Yüzyıllardır tartışır dururlar, Kuran Türkçeye çevrilir mi, ana dilde tapınma olur mu, Alper Tunga ölür mü ıssız acun kalır mı? Ayet arar bulamazlar. İnsanın bunu tartışacak kadar gerizekalı olabileceğini Tanrı bile öngörememiş ki ayet yollamamış... Evrensel olduğunu söyleyen bir kitap, dil konusunda ısrarcı olmaz; öyle olsaydı evrensel olmazdı diyerek yola devam etmek çok mu zor?
    .
    Cengiz Özakıncı'nın bu kitabı benim kişiliğimde devrim yaptı. Her yıl yeniden okurum. Türkiye'nin pek çok ihtiyacını gideren, nitelikli bir yapıt. Saf inanca dönüş hareketine önemli katkısı var...
    .
    "Ulusumuz dil ve din gibi iki güçlü varlığa sahiptir. Bu erdemleri hiç bir güç ulusumuzun yüreğinden ve gönlünden çekip alamayacaktır ve alamaz. Sorunun özü diN değil, diLdir." K.Atatürk
  • Paulo Coelho'nun Simyacı'sında Mesnevî İzleri
    "Kötülük," dedi Simyacı, "insanın ağzından giren şeyde değildir. Kötülük oradan çıkandadır."
    Kitabın olay örgüsüne baktığımızda “Santiago” adındaki karakterin kişisel menkıbesini bulmaya çalışmasından yola çıkılarak oluşturulmuş. Bunun için Mevlana’nın hikâyesinden yola çıkılmış da deniyor. Mesnevi'de geçen hikayeyi okuduğum için bir çok benzerlikle karşılaştım. Mevlana'dan etkilendiği konusundaki tartışmaları araştırdım ve bahsi geçen tartışmayla ilgili şöyle bir yazı paylaşmak istiyorum;
    "Coelho, ilk yıllarda bu eserinde hiç kimseden etkilenmediğini söylese de yakın tarihte İran'da katıldığı bir konferansta, Simyacı'yı Mevlana'nın Mesnevi'sinde geçen bir hikayeden yola çıkarak kaleme aldığını itiraf etmiştir. Zaten Simyacı adlı eserde anlatılanlar, Mesnevi'nin 6. cildindeki, 'Bağdat'ta yaşayan bir kişinin gördüğü rüya sonucu Mısır'da bir adrese gitmesini' konu alan hikayeyle neredeyse birebir aynı.''
    Mesnevi'de geçen bu hikayeyi okuyup sonrasında Simyacı'yı okuyan bir çok okur bu benzerliği farkedecektir.
    “Santiago” karakteri ile başaralı bir karakter yaratmayı başarmış yazar. İster istemez karakteri seviyorsunuz. Bu sizin kitabı daha istekli okumanızı sağlıyor.Kitap roman olmasına rağmen size bir felsefi yapıt, masal ve hikâye izlenimi veriyor. Üstüne bütün bunları sürükleyici bir şekilde verdiği için kitabı sıkılmadan okuyorsunuz.
    Ayrıca bir nasihatname özeliği de var diyebiliriz. Çünkü kitap karakterlerin birbirine nasihat vermesi yoluyla oluşturulmuş. Okuyucuya karakterler üzerinden sürekli örtülü nasihatler verilmiş. Kitapla ilgili bir çok kişiden olumlu anlamda yorumlar dinledim ve mutlaka okumam konusunda uyarıldım. Sonuç olarak kitabı okudum ve bittiğinde kitap elimde ne yani bu muydu söylemleri ve yüzümdeki ifade tam bir hayal kırıklığı şeklindeydi. Kitap kötü değil fakat bendeki beklenti çok yüksekti ve belkide Mesnevî okuduğum için karşıma çıkan benzerlik kitaptan etkilenmemi önlemiş olabilir.Yada Mesnevî kadar doyurucu bir kitabı okumuş olmakta,bu kitaptan etkilenmemi engellemiş olabilir.
    Keyifli okumalar...
    Paulo Coelho
    Simyacı
    Can yayınları
    Çeviri:Özdemir İnce
    Sayfa:166
  • Tüm kasaba halkının işleneceğini bildiği bir cinayetin ayrıntıları...
    Toplumun cinayeti 'kırmızı pazartesi'
    Toplum duyarsızlığını insan zihnine vura vura anlatan Marquez, sözcüklerin nakışından ziyade, asıl üzerinde durmak istediği toplumsal rollerin ve tabuların geçit vermez ve kırılamaz bir forma dönüşmesidir.
    Bundan dolayı hazmedilmesi zor bir yapıt.
    Anlamsızlık içinde anlam yaratan bir toplum, kendi içinde oluşturduğu mantıkla kendini haklı kılıyor. Oluşan bu evrensel tavrı, çekmeceden çıkarıp masaya yatırıyor Marquez.

    '"Onu bilinçli olarak öldüldük." demişti Pablo Vicario, "ama biz masumuz." "Belki Tanrı katında öylesinizdir." demişti, Peder Amador.
    "Tanrı katında da insanların gözünde de." demişti, Pablo Vicario da. "Bu bir namus sorunuydu."' syf48

    Farklı toplum yapısına sahip olmamıza rağmen varolan bir gerçek: Namus olgusu. Tüm toplumu kör ve sağır kılabilecek bir güçte. Ve insanın ruhunu köşeye sıkıştıran güçsüz kılma aracı. İşlenen cinayetle temizlenildiğine inanılan bir leke. Bizim toplumumuzda ve yaşadığımız coğrafyada bu kavram 'kadın varlığıyla' ayakta kalıyor, maalesef. Namusun eşiti 'kadın' oluyor. Bekareti zorla ellerinden alınan kadınlar da, bu cinayetin (namusun temizlenmesi olayı) ortadan kaldırılması gereken bir aracına dönüşüyorlar. Kurumsallaşmış bir halde cehaletin seyrini değiştiremiyoruz, kadın olarak.
    İşlenen cinayet ile failin yakınlarının üzerine geçen lekenin arındığına inanılıyor. Arınan bir şey yok. Kırmızı siyaha dönüyor. Toplumsal tabular... Yerleşmiş yargılar... Akıl tutulması...
  • Karanlık Dünya filmi ile 22 yaşındaki genç yönetmen (Metin Erksan), toplumcu gerçekçi kaygılarla işe girişmekle beraber, buğday başaklarından, köy kızlarına değin etkisini hissettiği evreni coşkun bir lirizmle perdeye yansıtmaya, genç yaşta kör kalan alevi kent ozanının karanlık dünyasını canlandırmaya çalıştı. İlk filmin aksaklıklarını taşıyan yapıt, iç ve dış sahneleri ile Anadolu'da çekilmiş ilk gerçekçi Türk filmi oldu. Film aynı zamanda ülkede tümüyle yasaklanan ilk Türk filmidir.
  • Italo CalvinoKlasikleri Niçin Okumalı?

    İtalya’nın “kalem sincabı” olarak tanınan yazarlığı kadar,edebiyat üzerine düşünceleriyle de damga vurmuş bir yazar Italo Calvino.Klasikler Niçin Okunmalı? Kitabında kendisi için büyük önem taşıyan,hayatının çeşitli dönemlerinde okuyup tanıdığı,yazar,bilimadamları ve şairler Üzerine yazmış olduğu deneme yazılarından oluşmuş kitap.Bir nevi kendi klasiklerini oluşturmuş.

    Öncelikle benim için çok zorlu bir okuma olduğunu söylemeliyim.Çünkü bahsetmiş olduğu yazarlardan bir çoğuyla yeni tanıştım.Ama okumamı zorlaştırmak yerine yeni yazarları keşfetmenin mutluluğunu yaşadım,araştırdım.

    Homeros’u edebiyatın ve şüpheciliğin babası olarak tanımlıyor,onunla birlikte,Ksenophon,Anabasşs,Galileo,Robinson Crusoe,Stendhal,Balzac,Dennis Diderot,Charles Dickens,Tolstoy,Borges gibi bilindik yazarların dışında, hiç okumadığım Robert Louis Stevenson,Trant ol Blanc,Gerolamo Cardano gibi yazar ve bilimadamları da var kitapta.

    Kitabın hemen girişinde ondört maddeden oluşan klasikler hakkında konuşulan maddeler sıralamış Şöyle ki;

    ️Klasikler, haklarında asla “okuyorum “sözünü değil, genellikle “yeniden okuyorum “sözünü işittiğimiz kitaplardır.

    Okumak fiilinin önündeki yeniden sözü ünlü bir kitabı okumadıklarını itiraf etmekten utananların küçük bir iki yüzlülüğün olabilir diyor.

    Bir bireyin “oluşum dönemindeki” okumaların ne kadar kapsamlı olursa olsun her zaman okuyamadığı çok sayıda temel yapıt kalır geriye.



    ️Bir maddede ise” Bir Klasik, söyleyecekleri asla tükenmeyen bir kitaptır.

    İtalo Calvino Homeros İçin her tür şüpheciliğin ve bilimin ve edebiyatın babası diyor.


    ️Dünya Gerçekliği çoğul, dikenli, üstüste binmiş sık katmanlar halinde belirir gözümüze.Tıpkı bir enginar gibi. Edebiyat yapıtında bizim için önemli olan, her zaman yeni okuma boyutları keşfederek yapıtın sayfalarında sonsuz bir enginar gibi karıştırmayı sürdürebilmektir.

    Ayrıca Italo Calvino diyor ki;

    ️Öncelikle Stendahal’i severim, çünkü yalnızca onda bireysel ahlaki gerilim,tarihsel gerilim,yaşam atılımı bir bütün oluşturur.Puşkin’i severim, Çünkü berraklık berraklık,ironi be ciddilik demektir.Gogol’u severim, çünkü açıkça,kötülükle ve ölçüyle çarpıtır.Dostoyevski’yi severim,çünkü tutarlılıkla,öfkeyle ve ölçüsüzce çarpıtır.Balzac’ı severim,çünkü kahindir.Kafka’yı severim,çünkü gerçekçidir.Svevo’yu severim,çünkü yaşlanmak da gerekir...Gibi sevdikleri bir çok yazarı sevme gerekçeleriyle açıklamış.