• ... insanın Yaratıcı tarafından ne harikulade bir şekilde yaratıldığını sezebildiği zaman ilimdir. Eğer ilim bunu sezemiyor ise ilim değildir, bir aldatmacadır.
  • Yaratıcı hayatın ana damarı, özü, beyin kökü oyundur, terbiye değil. Oynama itkisi bir içgüdüdür. Oyun yoksa yaratıcı hayat da yoktur. Uslu olunursa yaratıcı hayat olmaz.
    Clarissa P. Estes
    Sayfa 259 - Ayrıntı Yayınları
  • Birisini sevmek; onu yaratıcı'nın kastettiği şekilde görmektir.
    dostoyevski
  • Hayır! Ben çileci idealin doğal antagonistini aradığımda, “onun karşıt idealini dile getiren karşıt istenç nerede?” diye sorduğumda, bilimi sürmesinler benim önüme. Bilim bu iş için kendi ayakları üzerinde durmaktan çok uzak, hangi açıdan bakılırsa bakılsın, önce bir değerler-idealini gereksinir bilim, hizmetinde kendine inanma hakkını elde edeceği, değerler yaratan bir iktidarı gereksinir - bilimin kendisi değer yaratıcı değildir hiçbir zaman. Çileci idealle ilişkisi özünde, hiç düşmanca bir ilişki değildir henüz; kaldı ki esas olarak, onun iç düzenlenimindeki itici gücü temsil eder daha çok. İtirazı ve savaşımı - daha dikkatlice incelenirse görülür- idealin kendisine yönelik değildir hiç de, yalnızca onun dışa dönük edimlerine, kılık kıyafetine, oynadığı maskeli oyuna, zaman zaman duyarsızlaşmasına, katılaşmasına, dogmalaşmasına yöneliktir - onun dışrak yanını reddetmekle onun içindeki yaşamı azat eder. Bu ikisi, bilim ve çileci ideal, aynı zemin üzerinde dururlar - daha evvel değindim buna -: hakikate-fazla-değer-biçme (daha doğrusu: hakikatin değer-biçilemezliğine, eleştirilemezliğine olan inanç) zemini üzerinde dururlar, tam da bu yüzden zorunlu olarak birbirlerinin müttefikidirler, - öyle ki onlardan biriyle savaşma durumunda, hep her ikisiyle de savaşmak ve her ikisini de sorgulamak gerekir. Çileci ideale bir değer biçme, beraberinde kaçınılmaz olarak bilime bir değer biçmeyi de getirir: bu yüzden vaktiyle gözünüz açık, kulağınız kirişte olsun! (Sanat, - şimdilik şu kadarını söyleyeyim, ileride uzun uzadıya bahsedeceğim bundan çünkü, - tam da yalanın onda kendini kutsadığı, vicdanın onda yanıltma istencinden yana olduğu sanat, bilime oranla çok daha esaslı biçimde karşıdır çileci ideale: Platon’un, Avrupa'nın şimdiye kadar çıkarmış olduğu bu en büyük sanat düşmanının içgüdüsü de böyle duyumsamıştı. Platon Homeros’a karşı: tüm antagonizm, asıl antagonizm budur - bir yanda en iyi niyetli “Öte-dünyacı”, yaşamın en büyük kara çalıcısı; diğer yanda, yaşamı istemi dışında tanrısallaştıran altın doğa. Bu yüzdendir ki, çileci idealin hizmetindeki bir sanatçı uşaklığı olabilecek en esaslı sanatçı yozlaşmasıdır ve ne yazık ki en alışılagelmiş olanıdır: hiçbir şey bir sanatçıdan daha yozlaştırılabilir değildir çünkü.) Bilim, fizyolojik açıdan bakıldığında da, çileci idealle aynı zemin üzerinde durur: belirli bir yaşam yoksullaşması orada olduğu gibi burada da önkoşuldur, - soğumuş duygulanımlar, yavaşlamış tempo, içgüdünün yerine diyalektik, yüzlerde ve hareketlerde ifade edilen ciddiyet (ciddiyet: daha zahmetli bir metabolizmanın, debelenen, güçlükle işleyen bir yaşamın bu en şaşmaz belirtisi). Bir halkın yaşamında bilginlerin ön plana çıkmış olduğu dönemlere bakın: bitkinlik, çoğunlukla da gece ve çöküş dönemleridir, - dolup taşan kuvvet, yaşama güven, geleceğe güven yok olmuş gitmiştir. Bürokratların ağırlıkta olmaları hiçbir zaman hayra alamet değildir: tıpkı demokrasinin, savaş yerine hakem mahkemelerinin, kadın eşitliğinin, merhamet dininin yükselişinin ve alçalan yaşamın belirtisi daha ne varsa hiçbirinin hayra alamet olmaması gibi. (Bilimin sorunsallaştırımı; bilimin anlamı nedir? - bununla ilgili olarak bkz. “Tragedyanın Doğuşu”nun önsüzü.) - Hayır! bu “modern bilim” - gözünüzü dört açın bu konuda! - çileci idealin en iyi müttefiki şimdilik, özellikle de onun en bilinçsiz, en istemdışı, en gizli saklı ve en yeraltındaki müttefiki olması nedeniyle! Aynı oyunu oynadı bunlar şimdiye dek, bu “tin fukaraları” ve o idealin bilimsel muhalifleri (bu muhaliflerin, diğerlerinin karşıtı olduklarını, sözgelimi tin zengini olduklarını düşünmekten sakınmak gerektiğini de belirtelim bu arada: - öyle değildir onlar, tinin didinenleri diye adlandırmıştım ben onları). Bu sonuncuların şu ünlü zaferleri: kuşkusuz zaferdir onlar - ama neye karşı? Çileci ideal hiç de yenilgiye uğratılmamıştır onlarla, daha ziyade, o ideale bitişmiş ve onun görünümünü kabalaştıran her duvarın, her ilave yapının bilim tarafından bir bir ve acımasızca sökülüp yıkılması ile daha kuvvetli, yani daha kavranamaz, daha soyut, daha sinsi kılınmıştır. Teolojik astronominin uğramış olduğu hezimetin, o idealin hezimeti anlamına geldiğini mi düşünüyorlar gerçekten?.. Varoluşun o hezimetten bu yana, şeylerin görünür düzeni içinde daha rast gele, daha kenarda köşede, daha fuzuli bir konum almasıyla, varoluşunun bilmecesinin öbür-dünyacı bir çözümünü daha mı az gereksinir oldu insan böylece? Özellikle de insanın kendini küçültmesi, kendini küçültme istenci Kopernik’ten bu yana durdurulamaz bir ilerleme içinde değil mi ki? Ah, varlıklar hiyerarşisinde onun vakurluğuna, biricikliğine, yeri dolduramazlığına olan inanç yok oldu gitti, - hayvan oldu o; tastamam hayvan, eksiksiz ve fazlasız, o ki daha evvelki inancında neredeyse Tanrıydı (“Tanrı’nın çocuğu”, “Tanrı-insan”) ... Görünen o ki insan, Copernicus'tan bu yana yokuş aşağı gidiyor, - merkez noktadan gittikçe daha hızla yuvarlanarak uzaklaşıyor artık - nereye? hiçliğe mi? “kendi hiçinin yürek delici duygusu”na mı?.. Haydi öyleyse! tam da bu yol dosdoğru - eski ideale götürmez mi?.. Bütün bilim (ve asla yalnızca astronomi değil; onun küçültücü ve yıkıcı etkisine ilişkin olarak Kant dikkate değer bir itirafta bulunmuştur: “o benim önemimi hiçe indiriyor”... ); bütün bilim, doğal olanı gibi doğal olmayanı da - bilginin özeleştirisini böyle adlandırıyorum ben -, insanı şimdiye kadar kendisine duymuş olduğu saygıdan vazgeçirmek peşinde bugün, sanki o saygı tuhaf bir kibirlilikten başka bir şey değilmiş gibi; hatta denebilir ki bilimin kendi övüncü, stoik ataraksia'nın (sarsılmazlık) bilime özgü katı biçimi, onun, bu güçlükle elde edilmiş kendini aşağılamasını, insanın kendine saygı duymasını sağlayan en son ve en ciddi talebi olarak ayakta tutmasında yatar (kaldı ki haklı da olarak: çünkü aşağılayan, ne olursa olsun, “saygı göstermeyi unutmamış” biridir gene de...). Bununla çileci ideale karşı mı koyulmaktadır aslında? Kant’ın, teolojik kavram dogmacılığı (‘Tanrı”, “ruh”, “özgürlük”, “ölümsüzlük”) karşısındaki zaferinin, o ideale sekte vurmuş olduğu (teologların bir süre için kafalarında kurmuş oldukları gibi) hâlâ ciddi olarak düşünülmekte midir gerçekten? - kaldı ki Kant’ın kendisinin böyle bir niyeti dahi var mıydı, orası şimdilik bizi ilgilendirmiyor. Kesin olan şu ki, her çeşit transandantalistin işi, Kant’tan bu yana gene tıkırında, - teologlardan kurtuldular: ne mutluluk! - Kant, bundan böyle kendi bileklerinin gücüyle ve en iyi bilimsel saygınlıkla “yüreklerinin dileği” peşinde gidebilecekleri o gizli yolu gösterdi onlara. Keza: bilinmeyenin ve gizemli olanın hayranları olarak şimdi de soru işaretinin kendisine Tanrı diye tapındıkları için agnostikleri kim kınayabilir ki artık? (Xaver Doudan, “l’habitu de d'admirer l’inintelligible au lieu de rester tout simplement dans l’inconnu“nün [anlaşılmayanı, bilinmeyen olarak bırakmaktansa, onu hayranlık duyulacak bir nesneye dönüştürme alışkanlığı] yol açtığı hasardan söz ediyor bir keresinde; eskiler böyle bir şeyden kaçınırlardı diye düşünüyor.) İnsanın “bildiği” her şeyin insanın dileklerini tatmin etmekten uzak olduğunu, daha çok bu dileklerle çeliştiğini ve dehşet uyandırdığını varsayarsak, bunun suçunu “dileme”de değil de “bilme”de arama hakkına sahip olmak ne ilahi bir kaçamaktır!.. “Bilinemez: dolayısıyla - Tanrı vardır”: ne yeni bir elegentia syllogismi! (güzel çıkarım şekli) ne büyük bir çileci ideal zaferi! -
  • Çileci idealin üç büyük sloganının neler olduğu malum: yoksulluk, alçakgönüllülük, iffet: ve şimdi bir kez de bütün büyük, verimli, yaratıcı tinlerin yaşamlarına yakından bakalım, - bu üçünü, belirli bir dereceye kadar hepsinde bulacaksınız. Onların “erdemleri” olarak değil elbette - ne işi var bu tür insanın erdemlerle! -, onların en iyi varoluş biçimlerinin ve en güzel üretkenliklerinin en gerçek ve en doğal koşulları olarak. Gerçi baskın tinsellikleri ilk olarak, azgın ve kolay uyarılabilir bir gurura ya da havai bir duyusallığa gem vurmak durumunda kaldı belki ya da “çöl”e duydukları istençlerini, lükse ve en seçkin şeylere duyulan düşkünlük karşısında, keza savurgan bir liberallik karşısında maddi manevi güçlükle ayakta tutabildi. Ama yaptı işte, tüm diğer içgüdülerin yanında kendi istemlerini kabul ettirmiş baskın bir içgüdü olarak - hâlâ da yapıyor; yapmıyor olsaydı baskın da olamazdı zaten. Kısacası “Erdem”le hiçbir ilgisi yok bunun. Az önce sözünü ettiğim çöl; güçlü, yaradılıştan bağımsız tinlerin kapandıkları ve içinde giderek yalnızlaştıkları çöl - ah! ne kadar da faklı okumuşların düşledikleri çölden! - belirli durumlarda, bunların, yani bu okumuşların kendileri çöl. Şurası kesindir ki tinin aktörleri mutlak olarak dayanamazlar o çöle - onlar için hiç de yeterince romantik, yeterince Suriyeli değildir orası, yeterince sahne çölü hiç değildir! Gelgelelim orada da develer yok değil: ama tüm benzerlik bundan ibaret. Kasıtlı bir tanınmazlık belki; bir kendi-kendinden-kaçınma; gürültüden, saygıdan, gazeteden, etkiden çekinme; küçük bir memuriyet, gündelik bir yaşam, gün ışığına çıkarmaktan çok gizleyen bir şey; seyri dinlendiren, zararsız ve şen, kanatlı kanatsız hayvanata ara sıra gösterilen bir ilgi; arkadaş olarak bir sıradağ, ama ölü olmayan, gözleri (yani gölleri) olan bir sıradağ; belirli durumlarda, tanınmamaktan emin olunan ve herkesle cezalandırılmaksızın konuşulabilecek, sıradan bir otelde bir oda, - “çöl” bu işte: ah! inanın bana o yeterince yalnız!
  • Bir insanın meydana gelmesi için, ortaya konacak hammaddeleri, Büyük Yaratıcı iki ayrı eşe hazırlattırmaktadır. Bunun hikmetlerinden birisi de, bu iki farklı sistemdeki en iyi taraftarı bir araya getirmektir. Annenin kalbi daha güçlüyse anneden alacağı yapıtaşlarını, babanın adalesi güçlüyse babadan alacağı yapıtaşlarını bir araya getirerek daha sağlıklı bir beden ortaya çıkarmak için bir çift sistem kurulmuştur. Aslında bir embriyoyu tek bir hücreden devam ettirmek çok daha basit, çok daha kolay bir yol olması gerekirken, çok zor bir yol seçilmiş, fakat bununla neslin sıhhati teminat altına alınmıştır.

    Babadan gelecek hücre, kendi boyunun takriben 100 bin misli yolu kat ederek anne hücresi ile buluşma yerine gider. Bu, birbiri üstüne kıvrılmış çok fazla sayıda kanallardan teşekkül eden bir sistem içerisinden geçerek adeta koşarak gitmek durumunda olan erkek hücresiyle, anne hücresini bir araya getirip bir genetik kart hazırlar.

    Anne rahminde hazırlanacak ve bir bebeği meydana getirecek olan embriyo dediğimiz yapı bu tarzda meydana gelmektedir. Bu tarz, aslında, Büyük Yaratıcı'nın sonsuz kudretini göstermek için sistemleştirdiği bir hadisedir.
  • Biz modern insanlar, bizler binlerce yıllık bir vicdan-didiklemesinin ve amansız bir kendine-işkencenin mirasçılarıyız: bu alandadır en uzun alıştırmamız, hatta belki de sanatçılığımız, ama her halükarda incelmişliğimiz, güç beğenirliğimiz. İnsan doğal eğilimlerine çok uzun bir süre “kötü gözle” baktı, öyle ki bu eğilimler sonunda “vicdan rahatsızlığı”yla eşleşti onun içinde. Tersine bir çaba da kendi başına mümkün olabilirdi - ama kimin bunun için yeterli gücü var ki? -, yani doğal olmayan eğilimleri, öbür dünyaya ulaşma, duyulara aykırı, içgüdüye aykırı, doğaya aykırı, hayvansala aykırı olana ulaşma emellerini, kısacası şimdiye kadarki, tümü yaşama düşman, dünyayı karalayan idealleri vicdan rahatsızlığıyla eşleştirme çabası. Böyle umutları ve beklentileri olan kişi yüzünü kime dönebilir ki bugün?.. Tam da iyi insanları karşımıza alırız böylelikle; ve elbette rahatı yerinde, uzlaşmış, kendini beğenmiş, hayalci, yorgun olanları... İnsanın kendisine karşı davranışının sertliğini ve yüceliğini biraz da olsa dışa vurmasından daha gücendirici olan, onu diğerlerinden daha esaslı biçimde ayıran başka ne olabilir? Ama öte yandan - bize karşı nasıl da anlayışlı, nasıl da sevecen bir görünüme bürünüverir tüm dünya, biz de tüm dünyanın yaptığı gibi yapar “kapıp koyuverirsek” kendimizi!.. O hedef, şimdiki çağın olası ünlerinden farklı türde tinler gerektirir: savaşla ve zaferle güçlenmiş tinler, fethin, maceranın, tehlikenin, sancının onlar için neredeyse bir gereksinim haline gelmiş olduğu tinler gerektirir; yüksekteki sert havaya, kış yürüyüşlerine, en geniş anlamıyla buza ve dağlığa alışmışlık gerektirir, yüce bir tür hainlik, bilginin en kendinden emin, büyük sağlığın bir parçası olan o son pervasızlığını da gerektirir, kısaca ve vahim olarak - o büyük sağlığı gerektirir işte!.. Bu sağlığın olabilirliğinden bile söz edilebilir mi bugün?.. Ama gene de günün birinde, bu çürük ve kendinden şüphe duyan şimdiki zamandan daha kuvvetli bir zamanda, gelmeli bize büyük sevginin ve aşağılamanın kurtarıcı insanı, içindeki güdücü kuvvetin onu her türlü öbür dünyadan ve beri dünyadan sürekli uzak tuttuğu, yalnızlığının halk tarafından yanlış anlaşılıp gerçeklikten bir kaçışmış gibi düşünüldüğü o yaratıcı tin - : oysa ki onun yalnızlığı gerçekliğe bir dalış, bir gömülme, gerçekliğin derinine iniştir yalnızca, ki ileride tekrar gün ışığına çıktığında o gerçeklikten hareketle gerçekliğin kurtuluşunu getirsin yuvaya: gerçekliğin, şimdiye dek süregelmiş idealin lanetinden kurtuluşunu. Bizi, bugüne değin süregelmiş idealden kurtaracağı gibi, o idealden zorunlulukla doğmuş olan şeyden de, o büyük tiksintiden, hiçlik istencinden, nihilizmden de kurtaracak olan geleceğin bu insanı, istenci yeniden özgür kılacak, yeryüzüne ereğini, insana da umudunu geri verecek olan, öğlenin ve büyük kararın habercisi bu çan vuruşu, bu Antichrist ve antinihilist, bu Tanrı'yı ve hiçliği alt edecek olan - günün birinde gelmeli o...
    Ama neden bahsediyorum ki ben? Yeter! Yeter! Bu noktada bana düşen tek şey var, susmak: aksi takdirde, yalnızca daha genç birine, benden daha “gelecekte” olan, daha güçlü olan birine ait bir şeyi sahiplenmiş olurum - yalnızca Zerdüşt’e ait bir şeyi, Tanrısız Zerdüşt'e...