İsmail Yarcan

İsmail Yarcan
@yarcn
HEMŞİRE
ŞANLIURFA
8 okur puanı
Eylül 2017 tarihinde katıldı
@yarcn·
·
sabitlendi
Eksiklerini, yetersizliklerini, günahlarını kibirle örtmeye alışmış zekalar nezdinde suçlu hep başkalarıdır. Dücane Cündioğlu
Psikoloji
Etimoloji Defteri
Mücellit Nedir ?
Başım köpük köpük bulut, içim dışım deniz, ben bir ceviz ağacıyım Gülhane Parkı’nda, budak budak, şerham şerham ihtiyar bir ceviz. Ne sen bunun farkındasın, ne polis farkında.
Puan vermedi
İnsan yalnızca bir kimlikten ibaret değildir. Din, millet, mezhep ya da siyasi görüş; insanı tanımlayan parçalardan sadece birkaçıdır. Ancak insanlar birbirini sadece bu kimlikler üzerinden değerlendirmeye başladığında ayrışma, öfke ve çatışma ortaya çıkar. Ölümcül kimlikler, farklılıkları düşmanlığa dönüştüren dar bakış açısının sonucudur. Oysa toplumları güçlü yapan şey, farklılıklarla birlikte yaşayabilme kültürüdür.
Ölümcül KimliklerAmin Maalouf · Yapı Kredi Yayınları · 20199,8bin okunma
Bazı savaşlar haritalarda başlar, bazıları ise insanların kalbinde. ABD, İsrail ve İran arasında büyüyen bu savaş, belki de her ikisinin kesiştiği yerde doğdu: çizgilerle ayrılmış sınırlar ile görünmeyen korkuların arasında. Ama sonuç hep aynı oldu; gökyüzü karardı, şehirler sustu ve en çok da masumların sesi duyulmaz hale geldi. Gece çöktüğünde, bir çocuğun uykusu artık rüyalardan değil, siren seslerinden bölünüyor. Bir annenin duası, evladının yarın da hayatta kalması için edilen yalın bir yakarışa dönüşüyor. Televizyon ekranlarında gördüğümüz “stratejik hedefler”, aslında bir zamanlar kahkahaların yankılandığı evler, bir sofranın etrafında toplanan ailelerdi. Savaş, kelimeleri değiştirir; yıkımı “operasyon”, kaybı “kaçınılmaz sonuç” yapar. Ama acının dili hiç değişmez. Bu savaşta güçlü olanlar teknolojiye, zayıf olanlar sabra sarılıyor. Gökyüzünde uçan her füze, yalnızca bir hedefi değil, bir hayatın ihtimalini de yok ediyor. Ve her patlama, dünyanın biraz daha sessizleşmesine neden oluyor. Çünkü insanlar bir süre sonra alışıyor… en korkutucu olan da bu: acıya alışmak. ABD, İsrail ve İran… Üç isim, üç güç, üç ayrı hikâye. Ama aynı kaderin içinde düğümlenmişler. Biri güvenlik diyor, diğeri varoluş, öteki ise adalet. Herkes kendi haklılığını savunurken, kimse kaybedilen çocukluğun hesabını veremiyor. Belki de savaşların en büyük yalanı burada saklı: herkes kazanacağını sanır, oysa geride sadece eksilen hayatlar kalır. Toprak, üzerine düşen her gözyaşını saklar. Belki bir gün bu topraklar konuşsa, bize kahramanlık hikâyeleri değil; yarım kalmış hayatları, söylenememiş sözleri anlatırdı. Çünkü savaşın gerçek tarihi, kitaplarda değil; annelerin suskunluğunda, babaların çaresiz bakışlarında yazılır. Ve insan sormadan edemiyor: Bu kadar güç, bu kadar teknoloji, bu
Tik Tak Arasında Hayat
Bazen saate bakarız, zamanı öğrenmek için değil… içimizde neyin geçtiğini anlamak için. Duvara asılı durur. Masanın üzerinde sessizce bekler. Kolda taşınır, nabız gibi atar. Ama aslında saat, zamanı göstermez. Saat, insanın zamana ne yaptığını gösterir. Aynı akrep, aynı yelkovan… Ama bir çocuk için tatilin başlamasına kaç gün kaldığını sayar. Bir hasta için iyileşmeye kaç saat kaldığını. Bir âşık için kavuşmaya kaç dakika kaldığını. Bir nöbetçi için sabaha kaç saniye kaldığını. Zaman herkese eşittir derler. Değildir. Birine geçmeyen bir dakika, diğerine yetmeyen bir ömürdür. Saat tik tak ederken, aslında insanın içi konuşur. “Geçiyor…” der. “Yetişemiyorsun…” der. “Biraz daha kal…” der. “Keşke geri alsaydım…” der. Saat, en sessiz öğretmendir. Bağırmaz, çağırmaz, uyarmadan öğretir. Bir bakmışsın; ertelediğin telefonlar, söylenmeyen cümleler, gidilmeyen yollar… hepsi o tik takların arasında kaybolmuş. Gariptir… Saat hiçbir zaman durmaz. Ama insan, bazen bir anın içinde durur. Bir fotoğrafa bakarken. Bir kokuyu hatırlarken. Bir sesi özlerken. O anlarda saat çalışır, zaman geçer, dünya döner… ama insan yerinde kalır.