Bazen etrafıma bakıyorum da, sanki herkes her şeyi daha kapağına bakıp çözmüş gibi. Bir kitabı eline alıyor, şöyle bir çeviriyor, iki sayfa karıştırıyor ve hemen hükmünü veriyor: "Bu bana göre değil", "Bu yazar saçmalamış", "Bu zaten sıkıcıdır."
Peki, ya o kitabın içinde senin henüz hiç tanışmadığın, hayatını değiştirecek o cümle saklıysa?
İnsan, bir kitaba ön yargıyla yaklaştığında aslında en çok kendine kapı kapatıyor. Kendi bildiği, kendi inandığı, kendi sevdiği o daracık dünyada dönüp duruyor. Oysa okumak, başka hayatların içine sızmak, hiç gitmediğin şehirlerin sokaklarında yürümek, hiç yaşamadığın acıları hissetmek değil mi? Biz neden bu kadar korkuyoruz farklı olanla karşılaşmaktan?
Okumadan yapılan yorumlar, sadece bir yazarın emeğine değil, kendi zihnimize yapılan bir haksızlık. Gerçekten, gerçekten okumak; yani anlamaya çalışarak, içine girerek, yazarın neden o kelimeleri seçtiğini hissederek okumak bambaşka bir cesaret ister. "Bu kitap bana göre değil" demek çok kolay, ama "Bu kitap bana göre değil ama neden böyle yazılmış, bu yazar bana ne anlatmak istiyor?" diye düşünmek bir derinlik gerektirir.
Bence biz, sevmediğimiz bir şeyle karşılaştığımızda onu hemen çöpe atmayı değil, biraz olsun anlamaya çalışmayı öğrenmeliyiz. Belki o kitap, senin tam da ihtiyacın olan o cevabı içindedir, ama sen kapağına takılıp onu reddediyorsundur.
Önyargılarımızı bir kenara bırakıp, bir kitabın —ya da bir insanın— içine girmeden "sıkıcı", "kötü" veya "gereksiz" demek, aslında sadece bizim kendi görüş alanımızın darlığını gösterir. Bırakın, kitaplar bizi şaşırtsın. Bırakın, hiç sevmem dediğimiz sayfalar bize bambaşka dünyalar açsın. Çünkü okumak, bilmediğine tahammül etmek ve o bilmediğinin içinde kendine ait bir parça aramaktır.
Okumadan konuşmak kolaydır, ama anlamaya