senin çok menekşe çok gül ağzın
geniş morkırmızı sokaklar gibi
yayılınca yüzüne
beni ışıktan bir hicret alır
içimin çöllerinde bir kervan
binlerce yıl ardından bulur yolunu
adımları fâilâtün gözkapakları akşam
yorgun ve umutlu
yepyeni bir susuzluğa açılır
ben ki bir alfabeydim
kırılmış ve yarım bırakılmış şeylerden
solgun çocuk yüzlerinden
kursaktaki heveslerden
ve unutulmaktan süresiz yontulan
uzak yollara çivilenmiş
dalgın ve dargın bir bakıştım
kalbim benim
uçurumlar yüklü bir uçurtmaydı
ey camdan müziği akıp giden suların
bir tel kopar gibi eski bir sazdan
senin de yüzün bulanır mıydı
ey sessiz îmânı çocukluk denen uykunun
yitirdim bir günlük ömrünü sonsuz yaşayan
o kelebek bilincini
umutsuzum
derisini yeniden giymeye çalışan
bir yılan gibi
Geçmişin yükü omuzlarından eksilmediğinde, aslında taşıdığın şeyin bir zamanlar yaşadığın bir anı değil, o anın sende bıraktığı yarım kalmışlık hissi olduğunu fark edersin.