Ölenin ardından onun kişisel eşyalarının kaderini tayin edecek yegane kişi olmak, onun yaşamındaki noksanlığıyla baş etmek maratonunda koşması en zor kilometreymiş. Orhan'ın artık elini sürmeyeceği gözlüğüyle, masasının üzerindeki yarım kalmış romanla, ayağının izi çıkmış ev terlikleriyle, lavabonun kenarındaki tıraş takımıyla, portmantoda asılı, cebinde hala mendili duran hırkasıyla baş başa kalmak gidişinin en sert tokatlarından biri oldu bana. Hayatın yıllarca bir evin içinde biriktirip durduğu bu tortuyla ne yapacaktım? İçlerinden birini çeksem hepsi üstüme devrilecek koca bir hayatın istifiydi baş etmem gereken.
Maria, “Keşke sürecek atlarımız olsaydı” dedi. “Bu mutlulukla güzel bir atın sırtında olmak isterdim. Hemen yanı başımda senle hızla, daha da hızla, dörtnala sürmek isterdim atımı; ama o bile mutluluğumdan öteye geçemezdi.”
Robert Jordan dalgın dalgın, “Mutluluğunu uçağa bindirebilirdik” dedi.
“Güneşte parlayan küçük avcı uçakları gibi gökyüzünde oradan oraya uçardık” dedi kız. “Daireler çizer, pike yapardık. Qué bueno!” diyerek güldü. “Ama mutluluğum bunun bile farkına varmazdı.”
Adam kızın dediklerini yarım kulak dinleyerek, mutluluğunun midesi sağlammış, dedi.