Hikâyenin sonuna dek hiçbir zaman hâkim olunmayacak bir ataleti vardır. Benim gibi güvensiz, kararsız ve yola çıkmaya hazır birilerini ister. Masumları.
Tüm yaşantımı yolculukta geçirdim, kendi bedenimde, kendi bacağımda yolculuk yaptım. İnce ince bir harita oluşturdum. İlk etkenlere göre testler yürüttüm. Kasları, tendonları, sinirleri ve kan damarlarını saydım. Çıplak gözlerimi de kullandım ama mikroskobun keskin bakışından da yararlandım. En ufak bir parçayı bile atlamadım sanıyorum.
Bu gün kendime “ne aradım?” diye sorabilirim, artık.
Ölümü hep uzak mekânlara sürme ısrarının ardında, aslında onu zamanın dışına sürme isteği var. Zaman duygusunun, gelip geçiyor olma duygusunun önemsiz olduğu bir dünyada herkes her zaman çocuktur, öyle de kalmalıdır. Bu yüzden önümüzde akıp giden bütün ölüm görüntülerini, bütün bu aşırı malzemeyi, bir çocuk çizgi filmlerde patlayan bombaları, yıkılan evleri, delik deşik, eğri büğrü, yassılmış figürleri nasıl seyretsin istiyorsak öyle seyrederiz. Büyülenmeyle kayıtsızlık arasında gidip gelen bir tepkiyle, tekdüze hayatımızı renklendiren suçlu bir hazla, yabancının ölümünün hayatımızdan hiçbir şeyi çekip alamayacağından emin olmanın verdiği kayıtsızlıkla algılarız.