Din'i, tarihi, hayatı ve olayları Modernite'nin değerlerini taklitten başka hususiyeti olmayan bir retorikle şablonlaştıranların, "ahkâmda taklid"i takbih etmeye çabalamadan önce çözmeleri gereken devâsâ bir "meşrûiyet" sorunu ile yüz yüze bulunduklarını fark etmeleri gerekir.
Çoğunluğu teşkil eden ulemâ, Hz. Peygamber (sav)'in, İsrâ ve Mi'râc'ı bir kere ve uyanık iken, ruhuyla ve bedeniyle yaşadığı görüşünü benimsemişlerdir.
Hiçbir medeniyet, kendisinden önceki birikim ve tecrübeyi görmezden gelerek ya da reddederek oluşmamıştır. Esasen böyle bir şey mümkün de değildir. Tıpkı kuruluş döneminde İslâm medeniyetinin, kendisinden önceki bilgi birikimine "Müslümanlar eliyle oluşmamıştır" gerekçesiyle sırtını dönmediği gibi, Batı medeniyeti de İslâm coğrafyasında vücuda getirilmiş olan tecrübeye bigâne kalmamıştır.
İlâhî vahyi ideal biçimde anlamanın garanti edilebilir tek yolu, Hz. Peygamber (sav)'in ontik varlığı ile doğrudan ilişki içinde bulunmaktan geçmektedir.
Şu hâlde klasik İslâmî anlama yöntemleri ve daha genelde temel İslâm bilimleri, Hz. Peygamber (sav)'in ''tarihsel kişiliği'' ile değil, ''ontik hakikat'' ile irtibat halinde bulundukları için geçerliliğin ve doğruluğun/meşrûluğun biricik adresidir.