Kitabı Farika

Kitabı Farika
@yasingivanc
İstanbul üniversitesi
İstanbul
102 okur puanı
Ocak 2022 tarihinde katıldı
Dün Buhara bu gün Gazze
Harzemşah hükümdarının gönderdiği heyet, Buhara halkı adına Cengiz Han’ın huzuruna çıkar. Amaç, yaklaşmakta olan Moğol istilasını durdurmak ve şehri teslim etmeden kurtarmaktır. Heyet üyeleri, Cengiz Han’ın yanında Müslüman Karluk Hükümdarı Arslan Han’ı, Almalık Hükümdarı Sugna Tekin’i, Cafer Hoca’yı ve İmam Hacip’i görünce umutlanır; çünkü bu kişilerin Müslüman olmalarına güvenip, Cengiz Han’ı yumuşatabileceklerini düşünürler. Cengiz Han, heyeti küçümsercesine dinler. Heyet, Buhara’nın sağlam surlara ve güçlü savunmaya sahip olduğunu söyleyerek şehri kolay kolay alamayacağını belirtir. Fakat Cengiz Han alaycı bir tavırla, kalelerin taş değil, inançla korunacağını ima eder. Orada bulunan Müslüman hükümdarlar ve alimler ise sessiz kalır, Cengiz Han’a karşı tek bir söz bile söyleyemez. Cengiz Han, halkın canına dokunmayacağına, cami ve kütüphaneleri yakmayacağına dair söz verir. Heyet bu vaatlere inanarak, onunla barış yapılabileceğini zanneder. Bunun üzerine Buhara halkı da şehrin kapılarını açar. Ertesi gün Cengiz Han ordusuyla şehre girer; ancak sözlerini tutmaz. Cami ve kütüphaneleri yıkar, ilim ve din merkezlerini yakar, halkı kılıçtan geçirir. En acısı, bu vahşet karşısında Müslüman hükümdarlar ve din adamları yine sessiz kalır. Cengiz Han onların bu sessizliğini fark eder ve “Kendi ikbalini dininden üstün tutan kişiye güvenilmez.” diyerek hem onları hem bütün İslam dünyasını utandıran bir gerçeği dile getirir. Böylece Buhara, sadece Moğol ordusunun gücüyle değil, Müslümanların içindeki korku, menfaat ve gaflet yüzünden yıkılır. İlim ve medeniyetin beşiği olan şehir, ihanete ve suskunluğa kurban gider.
Alıntı
Reklam
Ordular Haçova Meydanı’nda saf tutarlar. Savaş başlar başlamaz, zırhlı düşman süvarileri doğrudan Osmanlı’nın merkez kuvvetlerine saldırırlar. Amaç, Padişahı yakalamak suretiyle kolay bir zafer kazanmaktır. Sayılarına, zırhlarına, dinlenmişliklerine güvenirler. Çelikten dalgalar gibi saflarımıza yüklenirler. İlk dalga, bizimkileri ezer geçer. Padişah otağına girmelerine ramak kalır. Sultan III. Mehmed, Peygamber Efendimizin hırkasını giyer, kılıcını eline alır, yalın kılıç bekler düşmanı. Savaşarak ölecektir. Bu arada sağ cenahımızdan bozgun haberi gelir. Durum, sözün tam anlamıyla berbattır. Zaferden artık emin olan Haçlılar, Osmanlı ordugâhını yağmalamaya başlarlar. Padişah umutsuzdur. Yanından bir an bile ayırmadığı Hoca Sadeddin’e döner: “Bu ne hâldir hocam, bundan bir kurtuluş var mıdır?” Sesindeki kırgınlık, kızgınlık, hayal kırıklığı fark edilmeyecek gibi değildir. Fakat Hoca, her zamanki gibi sakin, her deminde olduğu gibi soğukkanlıdır. Gözleri uzaklara dalgın, öylece bakarken pürüzsüz, endişesiz bir sesle cevap verir: “Bu cenk hâlidir Hünkârım. Cenk hâlinde böyle şeyler daima yaşanır. Sultan Mehmed (Fatih) ceddinizin, Roma önünde kaç kez sizin şu şimdiki hâlinize düştüğünü, vazgeçmeye niyetlendiğini bilir misiniz?” Padişah, umut kırıntıları sezilen bir sesle sordu: “Essah mı söylersin?” “Essah,” dedi Hoca inançlı bir sesle. “Öyle demlerde Ak Hoca çıktı ortaya, ‘Gamkin olma (dertlenme) Mehmed’im,’ dedi. ‘Zafer ehl-i İslâm’ındır.’ Ben de size aynısını söylüyorum: Gamkin olma Sultanım diyorum, gönlünüzü hoş tutasınız. Âkıbet, zafer ehl-i İslâm’ındır!” Ancak savaş meydanındaki manzara, Hoca’yı doğrulamıyordu. Padişah bunu hatırlatınca: “Sabret,” dedi, “şartlara teslim olmayanlara, padişahlara Allah zafer yollarını açar.” Askerimizde panik başladığı
Alıntı
Başarısızlıklarımızı imkânsızlıklarla izah etmeye çalışırız. Ama imkânsızlıkları yenerek başaran öyle çok isim var ki, örnek alınmayı beklerler... Öncelikle peygamberler öyledir: Hazreti Âdem, ilk kez gördüğü vahşi dünyanın şartlarıyla boğuşarak Hazreti Havvâ’ya ulaşmıştır. Hazreti Nuh tufanla boğuşmaktan yılmamıştır. Hazreti İbrahim, Nemrut’un ateşine; Hazreti Yusuf, atıldığı kuyudaki olumsuzluklara ve umutsuzluklara; Hazreti Musa, Firavun’a; Hazreti İsa, dönemin inkârcılarına; Hazreti Alî-şan Efendimiz (a.s.m.) ise Ebu Cehil’in kontrol ettiği şartlara meydan okumuş, sonunda da başarmışlardır. Yaratıcı Kudret isteseydi, peygamberlerin kendilerini kabul ettirebilecekleri şartları, onları göndermeden önce bir güzel oluşturur; ondan sonra gönderir, böylece zahmet ve mihnet çekmelerini önlerdi. İstemedi. Çünkü her peygamber, bir başka yönüyle ümmete örnek olacaktı. En bariz vasıfları ise şartlara teslim olmamaları, hedefleri istikametinde çabalamalarıydı. Şartları hazır bulmadılar; umutla çalışıp çabalayarak, şartları da Yaradan’ın rahmetini hak etmeye çalıştılar. Bizim ıskaladığımız galiba şu: İlâhî tecelliyi hesaba katmadan, her sorunu kendi gücümüzle aşacağımızı zannediyoruz. Hâlbuki böyle bir gücümüz yok. Sorunları sadece aşmaya çalışabiliriz. Gösterdiğimiz çaba, İlâhî rahmetin tecellisine vesile olursa, ortada “sorun” diye bir şey kalmaz. Tüm engeller aşılır, başarıyla kucaklaşılır. Buradaki sihirli formül “elden geleni yapmaktır.” Dünya mimarlık tarihinin şükranla andığı Mimar Sinan, “elden geleni yapmaya” güzel bir örnek teşkil ediyor. Hedefini belirledikten sonra çabalayan insanın, olumsuz şartlara rağmen neler başarabileceğini gösteriyor.
Alıntı
Kanuni ve mühendis Nikola
Şimdi de rastlandığı gibi, zaman zaman hukuk dışına çıkan padişahlar da olmuştur; ancak bu çok nadirdir. Genel olarak Osmanlı padişahları hukuka bağlı kalmışlardır. Padişahların hukuka bağlılıklarını gösteren örneklerden Kanuni Sultan Süleyman devrine ait bir örnek üzerinde duracağım... Kâğıthane’deki mesire yerlerine su getirmek isteyen Kanuni, bu işe Nikola isimli mimarı tayin eder ve işi sıkı tutmasını ister. Fakat bir sene kadar sonra tekrar mesire yerine gidince, hiçbir faaliyet olmadığını görüp çok kızar. Sadrazam’a döner: “Bu ne menem iştir ki buyruğumuz yerine gelmemiştir? Tiz Nikola’yı bulup huzura getir!” Sadrazam gayet sakin bir tavırla cevap verir: “Nikola hapishanededir, Hünkârım.” Padişah, “Bu da ne demek oluyor?” gibisinden Sadrazam’ın yüzüne bakakalınca, Sadrazam olayı açıklar: “Buralarda izinsiz kazı yaptığını haber verdiklerinden yakalatıp hapse attırdım.” Padişahın şaşkınlığına bu kez kızgınlık da eklenmiştir: “Bu ne cüret! Buyruğumuz nasıl çiğnenir?” Sadrazam sakindir: “Hâşâ, velâkin Devlet-i Aliyye’nin sadrazamı biziz; icra bizden sorulur. Padişahların bu işlere karışması töre değildir! Bunu değiştirecekseniz, buyurun mührü alın!” (Osmanlı Devleti’ni yönetme sorumluluğu bana aittir. Yetkilerime karışacaksanız, sadrazamlıktan istifa ediyorum.) Ve Kanuni, muhtemelen çok kızmakla birlikte, hukuki geleneklere teslim olur; hiç sesini çıkarmaz.
Alıntı
Mısır Sefer-i Hümâyunu esnasında Tih Sahrası (Sina Çölü) geçiliyordu. Yavuz Padişah, Cengiz Han ve Büyük İskender gibi zorluklara meydan okumayı seven iki cihangirin göze alamadığı bir maceraya atılmış, Sina Çölü’nü tüm ağırlıklarıyla birlikte geçmeye karar vermişti. Geceleri dondurucu soğuk, gündüzleri yakıcı sıcaktı. Zor bir yolculuk başlamıştı. Zemin o kadar yumuşaktı ki, top arabaları kuma saplanıyor, etraf zehirli yılan ve akreplerle kaynıyordu. Yavuz Sultan Selim, zaman zaman atından inip yakıcı sıcak altında saatlerce yürüyordu. Padişahı yürürken görenler, bunu askeri yüreklendirmek için yaptığını düşünüyorlardı. Bir gün Yavuz Padişah’ın yaya yürüyüşü uzadıkça uzadı. Yaşlı başlı hocalar, kocaman vezirler, bıyığını balta kesmez yeniçeri paşaları fena hâlde yorgun düştüler. (Çünkü Padişah yürürken onlar atla gidemezlerdi.) Adım atacak hâlleri kalmamıştı. Padişah ata binse onlar da binecek, biraz olsun nefes alacaklardı. Ama Padişah’ta hiçbir yorgunluk emaresi yoktu. İbn-i Kemal’e gittiler: “–Hünkar sizi kırmaz, söyleyin de atına binsin, yoksa billahi bu çölde telef olup gideceğiz.” İbn-i Kemal, yaşlı hocalarla serdarların hâline acıdı. Yavuz Padişah’a gitti: “–Size maşallah, genç ve kuvvetlisiniz. Amma ki arkanızdan gelen tekmil kocamışların hâli haraptır Hünkarım. İnayet buyursanız da artık atınıza binseniz.” Yavuz Padişah, şaka edip etmediğini anlamak için hocasının yüzüne baktı. Hocasının yüzü ciddiydi. Hayretler içinde mırıldandı: “–Görmez misin, görmez misin?” Döndü, derinlemesine bir kere daha baktı hocasının göz bebeklerine; sonra parmağını ileri uzattı: “–Şu gideni görmez misin Efendi Hazretleri?” Hoca, tüm dikkatini gözlerinde toplayarak şanlı talebesinin gösterdiği istikamete baktı; ama sere serpe uzanmış çölden başka bir şey göremedi. Önlerinde
Reklam