Ordular Haçova Meydanı’nda saf tutarlar.
Savaş başlar başlamaz, zırhlı düşman süvarileri doğrudan Osmanlı’nın merkez kuvvetlerine saldırırlar. Amaç, Padişahı yakalamak suretiyle kolay bir zafer kazanmaktır. Sayılarına, zırhlarına, dinlenmişliklerine güvenirler.
Çelikten dalgalar gibi saflarımıza yüklenirler. İlk dalga, bizimkileri ezer geçer. Padişah otağına girmelerine ramak kalır.
Sultan III. Mehmed, Peygamber Efendimizin hırkasını giyer, kılıcını eline alır, yalın kılıç bekler düşmanı.
Savaşarak ölecektir.
Bu arada sağ cenahımızdan bozgun haberi gelir. Durum, sözün tam anlamıyla berbattır. Zaferden artık emin olan Haçlılar, Osmanlı ordugâhını yağmalamaya başlarlar.
Padişah umutsuzdur. Yanından bir an bile ayırmadığı Hoca Sadeddin’e döner:
“Bu ne hâldir hocam, bundan bir kurtuluş var mıdır?”
Sesindeki kırgınlık, kızgınlık, hayal kırıklığı fark edilmeyecek gibi değildir.
Fakat Hoca, her zamanki gibi sakin, her deminde olduğu gibi soğukkanlıdır. Gözleri uzaklara dalgın, öylece bakarken pürüzsüz, endişesiz bir sesle cevap verir:
“Bu cenk hâlidir Hünkârım. Cenk hâlinde böyle şeyler daima yaşanır. Sultan Mehmed (Fatih) ceddinizin, Roma önünde kaç kez sizin şu şimdiki hâlinize düştüğünü, vazgeçmeye niyetlendiğini bilir misiniz?”
Padişah, umut kırıntıları sezilen bir sesle sordu:
“Essah mı söylersin?”
“Essah,” dedi Hoca inançlı bir sesle. “Öyle demlerde Ak Hoca çıktı ortaya, ‘Gamkin olma (dertlenme) Mehmed’im,’ dedi. ‘Zafer ehl-i İslâm’ındır.’ Ben de size aynısını söylüyorum: Gamkin olma Sultanım diyorum, gönlünüzü hoş tutasınız. Âkıbet, zafer ehl-i İslâm’ındır!”
Ancak savaş meydanındaki manzara, Hoca’yı doğrulamıyordu.
Padişah bunu hatırlatınca:
“Sabret,” dedi, “şartlara teslim olmayanlara, padişahlara Allah zafer yollarını açar.”
Askerimizde panik başladığı