Tüm biçimsel kullukların, hem bireysel hem de türsel anlamda insan nefsini terbiye etmeye yönelik olduğunun en güzel örneklerinden biri hac ve kurbandır. Haccın, hayatı ve âhireti/kıyâmeti birlikte içeren ilahî bir senaryo olduğu söylenebilir. Bu senaryoda başrolleri bir erkek (Hz. İbrahim), bir kadın (Hz. Hacer) ve bir çocuk (Hz. İsmail), kısaca bir çekirdek aile üstlenir. Kadının, kendine ama daha çok çocuğuna ilişkin, daha genel anlamıyla yaşamaya ilişkin telaşı, kaygısı ve korkusu; Safa ile Merve arasındaki koşuşturması, yardım edecek ötekini araması, hayata tutunma arayışını temsil eder. İnsan türünün çoğalma ve sürekliliğini temsil eden çocuğun suyu bulması, yaşamın kaynağı olarak suyun merkezî yerine yalnızca bir işarettir. Kısaca denirse: çöl, hayat, bir telaş, bir kaygı, bir korku, bir koşuşturmadır; yaşamak için bir arayıştır; türü, çocuğu devam ettirmek için verilen bir uğraşıdır ve ancak ötekisiyle mümkündür. Erkeğin, babanın bu sahnedeki rolünün kısıtlı olması, hayatın, yaşamanın iç yapısının kadın tarafından yürütüldüğünün bir göstergesi olarak okunabilir. Kıran haccında, hayatı temsil eden bu sahnenin ihram ile yapıldığı, ihramın da "haram" sözcüğüyle aynı kökten geldiği dikkate alınırsa, sınır koymanın, sınırlı olmanın hayatın her anında geçerli olduğu rahatlıkla anlaşılır; o kadar ki Zilhicce'nin dokuzuncu günü, kıyamet sahnesine giderken bile tekrar ihram giyilmesi, sınır kavramının ne kadar belirleyici olduğunu gösterir. İnsan, kıyamette bile sınırını, insanlığını bilmelidir; zaten insana kıyamette sınırı, insanlığı hatırlatılacak; sahip olduğu iradeyi —ihtiyarı değil— kullanarak, sınırından, insanlığından ne kadar uzaklaştığı önüne konulacaktır.