Kitabı Farika

Kitabı Farika
@yasingivanc
İstanbul üniversitesi
İstanbul
102 okur puanı
Ocak 2022 tarihinde katıldı
Bedevî, bir gün çölde seyahat ederken uzaktan çaresizlik içinde kendisine el sallayan bir adam görmüş ve hemen devesini ona doğru sürmüş. Zavallı adam, uzun günler aç ve susuz kalmanın sonucu bitap düşmüş bir hâlde, gelen bedevîye seslenmiş: “Lütfen biraz su!” Bedevî, devesinden inip suyu hazırlarken, adam kendisinden beklenmeyen bir çeviklikle bedevînin devesine atlamış ve hızla uzaklaşmış. Bedevî, durumu fark eder etmez dönmüş ve tüm gücüyle arkasından koşmaya başlamış. Sesini duyurabileceği bir mesafeye erişince yüksek sesle bağırmış: “Tamam! Devemi aldın, beni bu çölde bir başıma bıraktın. Varsın olsun! Ama senden rica ediyorum; bu olayı yaşadığın müddetçe kimseye anlatma!” Devesini, hatta canını değil de olayın başkalarına anlatılıp anlatılmamasını önemseyen bedevînin bu sözlerini duyan adam birden durmuş, geri dönmüş ve: “Niçin bu olayın başkalarına anlatılmamasını bu kadar şiddetle istiyorsun; hikmeti nedir?” diye sormuş. Bedevî: “İnsanlar bu olayı duyarlarsa, bir daha çölde aç ve susuz kalmış hiçbir insana yardım eli uzatmazlar da ondan!” diye cevap vermiş.
Alıntı
“Yeterince kitabın var” diyenlere cevabımız hazır.
Çin siyaset felsefesine göre devlet, ordu çökünce,toplum -kendini bir arada tutan- kavram-örgüsü çözülünce yıkılır.
Alıntı
Unutulmamalıdır ki, nasıl ki bilinenin tersine asıl oruç iftar saatiyle; asıl Ramazan da bayramdan sonra başlarsa ki Ramazan, oruç, nefsin terbiyesine ilişkin bir eğitimdir asıl hac da bizâtihi hacdan sonra başlar. Kişi, nefsini/şeytanını hafife almamalı; sınırında durmalıdır; çünkü maddi ihrâm eğitimi, insanın nefsine manevî bir ihrâm giydirmek, yani sınır koymak; insanı insanlığı içinde tutmak içindir. Heidegger'in dediği gibi, "Sınır/İnsanlık bir kere çiğnendi mi çiğnenecek başka bir sınır kalmaz!"
Alıntı
Hacda şeytan taşlama olarak bilinen ritüel, nefis terbiyesinde zirve noktayı temsil eder. Küçük, orta ve büyük cemrenin anlamlarına dikkat edildiğinde ilk göze çarpan, cemrenin "kor (köz) hâlindeki ateş" olmasıdır ki, bu, nefse ateşin temsilî bir hatırlatılmasıdır. Küçük cemre, nefsin bitkisel; orta cemre, hayvanî; büyük cemre ise insanî tarafını temsil eder. Bu nedenle, aslında herkes kendi şeytanını/şeytanlarını taşlar. Öte yandan kurbanın birinci gününde yalnızca büyüğün taşlanması; ikinci, üçüncü ve dördüncü günler her üçünün taşlanması, insanî nefisteki iradenin, aklî ihtiyara dönüştürülmesi sürecinin, öteki nefsî güçlerin terbiyesinden daha zor olduğunu gösterir. Daha da ilginç olanı, ulemânın taşlama esnasındaki uyarısıdır: İnsan taşları/közleri 'öfke' ile atmamalıdır; çünkü öfke, iradenin bir dışavurumudur, ihtiyarın değil. Tüm bu süreci kurban keserek, yakınlaşarak bitirmek; hayata ilişkin hareketin ilahî olana teslim olması ve sükûnete kavuşmasıdır. Bir çocuk olarak, türün bekasını, süreklilik arzusunu, hâkimiyet duygusunu; kısaca çokluğun kendini temsil eden Hz. İsmail’in yerini alan kurban, aslında insanın nefsidir. Ve mecazî anlamda kesilerek, yaşamına son verilerek, aklî olanın maddî-bitkisel ve hayvanî olana galebe çalmasını imler. Ulemâya göre, hacda ev sahibi Tanrı olduğu için O’na takdim edilecek en değerli şey bizatihi insanın kendisi, yani nefsidir. İnsan da bu takdimi, nefsini temsil eden bir kurbanla gerçekleştirir. Bu nedenle kurban, mecazî anlamıyla nefsin ilahî terbiyesi, yani sınırını bilmesinin bir itirafıdır.
Alıntı
Tüm biçimsel kullukların, hem bireysel hem de türsel anlamda insan nefsini terbiye etmeye yönelik olduğunun en güzel örneklerinden biri hac ve kurbandır. Haccın, hayatı ve âhireti/kıyâmeti birlikte içeren ilahî bir senaryo olduğu söylenebilir. Bu senaryoda başrolleri bir erkek (Hz. İbrahim), bir kadın (Hz. Hacer) ve bir çocuk (Hz. İsmail), kısaca bir çekirdek aile üstlenir. Kadının, kendine ama daha çok çocuğuna ilişkin, daha genel anlamıyla yaşamaya ilişkin telaşı, kaygısı ve korkusu; Safa ile Merve arasındaki koşuşturması, yardım edecek ötekini araması, hayata tutunma arayışını temsil eder. İnsan türünün çoğalma ve sürekliliğini temsil eden çocuğun suyu bulması, yaşamın kaynağı olarak suyun merkezî yerine yalnızca bir işarettir. Kısaca denirse: çöl, hayat, bir telaş, bir kaygı, bir korku, bir koşuşturmadır; yaşamak için bir arayıştır; türü, çocuğu devam ettirmek için verilen bir uğraşıdır ve ancak ötekisiyle mümkündür. Erkeğin, babanın bu sahnedeki rolünün kısıtlı olması, hayatın, yaşamanın iç yapısının kadın tarafından yürütüldüğünün bir göstergesi olarak okunabilir. Kıran haccında, hayatı temsil eden bu sahnenin ihram ile yapıldığı, ihramın da "haram" sözcüğüyle aynı kökten geldiği dikkate alınırsa, sınır koymanın, sınırlı olmanın hayatın her anında geçerli olduğu rahatlıkla anlaşılır; o kadar ki Zilhicce'nin dokuzuncu günü, kıyamet sahnesine giderken bile tekrar ihram giyilmesi, sınır kavramının ne kadar belirleyici olduğunu gösterir. İnsan, kıyamette bile sınırını, insanlığını bilmelidir; zaten insana kıyamette sınırı, insanlığı hatırlatılacak; sahip olduğu iradeyi —ihtiyarı değil— kullanarak, sınırından, insanlığından ne kadar uzaklaştığı önüne konulacaktır.
Alıntı