Bilgi herkese açıktır; ancak ait olduğu alanda, belirli bir eğitim sürecini başarmış insanların elde edebileceği bir şeydir. Bu nedenle, Fuzûlî'nin dile getirdiği gibi, "İnsanlar arasındaki eşitsizliğin gerçek nedeni bilgidir." Kişiler, matematik gibi formel bir bilim dalına ait herhangi bir soruyu çözmek için uzmanlık isterken, hayatlarının anlamını devşirdikleri kutsal metinler için aynı duyarlılığı göstermemektedir. Nasıl ki bakkal hesabı bilmek, matematik bilmek demek değilse; ilmihal bilgisi de dinin kendisi değildir. Hasta olunca hastalığının uzmanı hekime giden, hekimin muayene sonucunda karar verdiği tedavi yöntemine güvenerek ilaç alan, istirahat eden ya da ameliyat olan bir kişi, nasılsa aynı davranışı dünyevî ve uhrevî anlamlılığını belirleyen dinî konularda göstermez; uzman aramaz, bulsa da güvenmez! İlginçtir ki, dinî konularda herkesin bir fikri vardır. Elbette ki bu, bir tespit; ve her tespit gibi, günlük hayatta karşılaştığımız onlarca olgu ve olayın deneyimine dayanıyor. Ancak tam bu noktada şu sorunun sorulması gerek: Neden insanlar pek çok konuda sağlamcı iken, dinî konularda –ve dahi değişik beşerî alanlarda– sallama yöntemini benimsiyorlar?
Ne bilim, ne din, ne felsefe, ne de sanat... Hiçbiri onları üreten ya da idrak eden düşünceye (:insana) takaddüm etmez, edemez. Düşüncenin yerine konulan herhangi bir ürün ötekiler aleyhine yadsıyıcı, hatta yıkıcı olur. Bili-min de, dinin de, felsefenin de, sanatın da ölçüsü ve sını-rı insandır; insanın tekilliğine ve türüne zarar veren bir ürün, ötekiler aracılığıyla sınırlandırılmalı, kontrol altında tutulmalıdır. İnsanı hem birey hem de tür olarak yok eden, sakatlayan herhangi bir şey, ne olursa olsun insan adına ve insan için savunulamaz.
Ne sarık, ne fes, ne şapka... Eşeklik baki kaldığı sürece semerin bir anlamı yok! Akıl-özürlü toplumlar, semerleri ne olursa olsun akıllı toplumların eşeği olmaya mahkûmdurlar.
Aristoteles'in dediği gibi "Tanım özdür; özü verir." Bir milletin tanımında tarihi yoksa özü de yoktur; çünkü tarih, özdür. Arazlarla yapılan tasvirler ise eğretidir ve her daim değişir. Sömürgecilerin benimsettiği eğreti tarihi kabul eden milletler, kendilerini tanımlayanların maskarası olur, şamar oğlanı hâline gelirler. Bu tür milletlerin bütün bir maddî ve manevî birikimi de yok edilir; yok edilmiştir de. Şimdiye kadar söylenenler göz önünde bulundurulduğunda sömür-geci kapitalizmi aşmanın yolunun tarih bilincini edinmek-ten geçtiği görülür. Çünkü kişiye neyi, niçin ve nasıl yapacağını tarihi gösterir. İnsanı kendine ve toplumuna yabancılaşmaktan alıkoyacak, içerisinde gömülü bulunduğu hâlden çıkartacak olan tarih bilincidir.
Kısaca dendikte edeb, iyi davranış (terbiye) ile doğru bilginin (talîm) terkibi olan güzeli eylemek işidir. Ancak her üç eylem de Türkçenin dile getirdiği üzere, ne tür olursa olsun bilgiye dayanır: İyi davran-a-bilmek, doğru bil-e-bilmek, güzeli eyle-y-bilmek. Kadîm kültürümüzde bilgi/ilim, aklın ibâdeti olarak kabul edilir. Nasıl ki ibâdetin sâlih olabilmesi için temizlik/tehâret zorunlu ise bilginin de sahîh olabilmesi için aklın temiz olması gerekir. Aklıntehâreti ise ahlâktır; dolayısıyla temiz/tâhir olmayan bir aklın ürettiği bilgi, hem tür olarak insana hem de çevreye zarar vermeye mahkûmdur. Bu nedenle, hem iyiyi hem de doğruyu beraberce kuşatan güzeli ancak ve ancak insan-ı selîm yani edebli, haddini bilen insan üretebilir. Çünkü kadîm kültürümüzde terbiyenin en üst amacı kalb-i selîm, talimin en üst amacı akl-ı selîm, edebin en üst amacı ise zevk-i selîmdir. Bu üç selîme sahip kişi, zarif kişidir; zarîf, zerâfet sahibi kişi ise âlim olduğu kadar âriftir; bildiği kadar tanır, tanıdığı kadar da güzeli eyler.