Kitabı Farika

Kitabı Farika
@yasingivanc
İstanbul üniversitesi
İstanbul
102 okur puanı
Ocak 2022 tarihinde katıldı
Buradaki temel sorun, dilin fakirleşmesiyle zihin dünyamızın da fakirleşiyor olmasıdır. Dildeki fakirleşme, evvelemirde zihin dünyamızın daralmasının bir sonucudur. Sadeleştirme ve basitleştirme adına dilimize yapılan her müdahale, düşünce dünyamızdan bir kavramı, kelimeyi, fikri, imgeyi ve meseli tard etmektedir. Kurak bir düşünce ikliminde varlıkların anlamını ve varoluş sebebimizi kavramamız ise elbette mümkün değildir. Mesele basit bir dilbilim meselesi değildir. Mesele, “düşünen canlı” (hayvan-ı nâtık) olan insanın kendini bilme ve bulma meselesidir. Bu canlının elindeki linguistik araç seti ne kadar zenginse, hakikatin farklı veçhelerine ve mertebelerine ulaşması da o kadar mümkün hâle gelir. Fakir bir dille zengin bir düşünce dünyası kuramayız. Dil ve düşünce dünyamız eş zamanlı olarak fakirleştiğinde başkalarının kavram ve tasavvur dünyasının esiri oluruz. Düşünmek, bu esaretten kurtulmaktır.
Alıntı
Etimoloji Defteri
Mücellit Nedir ?
İslam düşünce geleneğinde tefekkür, zikir, tezekkür, teemmül, itikâf, inzivaya çekilmek gibi uygulamalar, basit birer meditasyon tekniği değil, yolun ve yolda olmanın gerek şartlarıdır. Zira düşünmek demek, varlığın anlamını kavrayarak kendimizi bulmak için bir yolculuğa çıkmaktır. “Kendini bil!” sözü, insanın büyük varlık dairesi içindeki yerini işaret eden bir çağrıdır. Bu çağrıya kulak veren Müslüman düşünürler, kadim Yunan bilgelerinin çağrısına bir cümle daha eklemiş ve “Kendini bilen Rabbini bilir.” demişlerdir. Zira ben-bilgisi, insanı kendisinin ötesindeki bilgiye ulaştırdığı oranda anlamlı ve değerli bir bilgidir. Bu ise ancak düşünmenin ve tefekkür etmenin farklı boyutlarını kavramakla başlar.
Alıntı
Tefekkür, varlığı ve kendimizi bilerek bulmayı amaçlar ve araçsal ve faydacı varsayımların ötesinde bir çabayı gerektirir. Hızlı okuma yöntemlerinin bilgi ve hikmet sahibi olmaya katkısı ne kadarsa, düşünce teknikleri piyasasının insanı iyiye, doğruya ve güzele ulaştırma imkânı da o kadardır. Tefekkür, bir yolculuğa çıkmaktır. Kolay ve zor taraflarıyla; yamaçları, uçurumları ve vadileriyle zorlu ama sahih bir yolun eri olmaktır.
Alıntı
Popüler yayınlarda sıkça karşımıza çıkan düşünme teknikleri, kişisel gelişim, meditasyon gibi konular, tefekkürün gerçek mahiyetinden ne kadar uzaklaştığımızın örnekleri arasında yer alıyor. Tefekkürü, varlığın sırlarını keşfetme süreci olmaktan çıkarıp araçsallaştıran yaklaşımlar, gerçekliğin sığ ve sınırlı bir tasvirini sunmanın ötesine geçemezler. Elindeki otuz santimlik cetvelin tek ölçme aleti olduğuna inanan ve bunun dışındaki varlıkları görmeyen birinin, elli yahut beş yüz santimlik cisimleri algılaması elbette mümkün değildir. Varlığı, elimizdeki ölçüm aletlerine indirgemek ve ötesini inkâr etmek, hakikate ve kendimize yapabileceğimiz en büyük haksızlıktır. Tefekkür, gerçekten fikir ve değer üreten bir eylem hâline gelecekse, öncelikle varlığın hakikatinin bizim zihnî melekelerimizi aşan bir mahiyeti olduğunu kabul etmemiz gerekir. Amacımız kıvrak zekâya sahip olup “işimizi halletmek” değil, işimizin ne olduğuna dair hakikate dayalı sahih bir tasavvura sahip olmaktır.
Alıntı
Bilimciliğe benzer bir şekilde mühendisçilik ideolojisi de meseleleri ontolojik manada basitleştirmez ama basite indirger. Her şey, mühendislik hesaplarıyla çözümlenebilir hâle gelir. “Hap kültürü”, her soruna çözüm üretir. Din, tarih, kültür, siyaset, sanat, felsefe birer “hap” hâlinde sunulabilir şekle sokulur. “Yarım saatte Hegel”, “on beş dakikada Budizm”, “on dakikada İslam” gibi ürünler takdim edilir. Bunun zamandan tasarruf etme meselesi olmadığı aşikâr olsa gerektir. Modern bilimlerin ve ilaç endüstrisinin bedensel ve ruhî her şeye bir hap üretebildiği varsayımı, zihin ve kültür hayatımıza o kadar derinden nüfuz etmiş durumda ki varlığa ve hayata ilişkin en temel meseleleri dahi bir hap gibi alıp çözebileceğimizi sanıyoruz. Oysa her şeyden önce bu hapçılık hastalığını reddetmemiz gerekiyor. Kavramsal tahlilleri bir kenara koyup bir an için “şifa bulmak” ile “hap almak” arasındaki varoluşsal, kavramsal ve duygusal irtifa kaybını düşünün. Şifayı hapa indirgediğimizde, derdimizin devasını zaten kaybetmişiz demektir.
Alıntı