“…Yani haritası ya da pusulası olmadan yabancı denizlere sürüklenmiş gemi gibiyim. Ama şimdi artık ben de yönümü bulmak istiyom. Belki siz beni doğru yola sokarsınız. Konuştuğunuz bütün bu şeyleri nerden öğrendiniz?”
Tanrı bilir bu işin sonu nereye varacaktı, ama yolculuğumun iki yüz altmış sekizinci gününde sol ayağımın topuğunda beni rahatsız eden bir şey hissettim; ayakkabımı çıkarıp salladım ve gözlerimden yaşlar akarak bir çakıl taşını -Dünya’ya ait bir taş parçacığını- çıkardım - hava alanında, roketin basamaklarını çıktığım sırada ayakkabıma girmiş olmalıydı. Kendi gezegenimin bu küçük, ama çok değerli parçacığını göğsüme bastırdım ve moralim düzelmiş bir şekilde hedefime uçtum; bu hatıra benim için özel bir değer taşır.
Daha önce bazı filozoflar krizlerin ilerleme göstergesi olduğu düşüncesini ortaya atmıştı; kriz yoksa da yaratılmalıydı, çünkü onlar yaratıcı içgüdüyü, savaşma arzusunu canlandırıyor, harekete geçiriyor, maddi ve manevi güçlere yön veriyordu. Kısacası, krizler olmayınca durgunluk, gerileme ve bozulma işaretleri ortaya çıkıyordu. Bu düşünceyi ortaya atanlar, “kötümiyimser” okulu -yani bugüne dair kötümser bir yaklaşımla geleceğe dair iyimser bir tablo çizen okul- filozoflarıydı.