Martin Eden bence dışarıdan bakınca klasik bir “kendini geliştirme ve yükselme” hikâyesi gibi duruyor ama aslında hiç öyle değil. Kitap daha çok insanın kendini geliştirirken nasıl yalnızlaştığını ve en sonunda da ulaştığı şeyin onu neden tatmin etmediğini anlatıyor.
Martin alt sınıftan gelen, eğitimsiz ama öğrenmeye gerçekten aç bir karakter. Ruth’a duyduğu aşk onu değişmeye, kendini geliştirmeye itiyor. Kitap boyunca adamın ne kadar ciddi bir şekilde çalıştığını, kendini nasıl inşa ettiğini görüyorsun. Ama bu süreçte sadece gelişmiyor, aynı zamanda insanların ne kadar çıkarcı ve ikiyüzlü olabildiğini de fark ediyor.
Bence kitabın en güçlü yanı şu: başarıyı asla abartmıyor. Hatta tam tersine, Martin başarıya ulaştığında iş işten geçmiş oluyor. Çünkü onu motive eden şeyin (aşkın) aslında sandığı kadar gerçek olmadığını görüyor. Aynı şekilde insanlar da onu başarılı olmadan önce ciddiye almazken, başarılı olduktan sonra aynı düşüncelerini övmeye başlıyor. Bu da ister istemez insana “demek ki mesele ben değilmişim” dedirtiyor.
Ruth konusu da benim için ayrı bir meseleydi. Martin aslında olduğu haliyle sevilmiyor. Daha çok, onun “olmasını istedikleri kişi” seviliyor. Bu da bana şunu düşündürdü: bazı ilişkiler gerçekten kişiye değil, kişinin potansiyeline kuruluyor.
Kitabın sonu ise bence her şeyi özetliyor:
İnsan sadece yükselmek için yaşarsa, vardığı yerde ne bulacağını bilemez. Ve bazen zirve dediğin şey, aslında içi boş bir yer olabilir.
Genel olarak ben bu kitabı bir “başarı hikâyesi” değil, anlam arayışı ve hayal kırıklığı hikâyesi olarak görüyorum.
"Sen de onlar gibiydin delikanlı," diye homurdandı Martin. "Ahlak ilkelerin ve bilgin tıpkı onlarınkiler gibiydi. Kendin için düşünüp hareket etmiyordun. giysilerin gibi fikirlerin de hazırdı. Tavırların, çevrenin onayıyla belirleniyordu. Çetenin horozuydun çünkü ötekiler seni bir şey sanıyorlardı."