Beyazıt Akman

Beyazıt Akman

Yazar
8.8/10
1.601 Kişi
·
4.236
Okunma
·
347
Beğeni
·
7118
Gösterim
Adı:
Beyazıt Akman
Unvan:
Yazar
Doğum:
Kastamonu, 1981
Beyazıt Akman, 1981, Kastamonu doğumlu. Amerika'da Illinois State Üniversitesi'nde Batı edebiyatında İslam algısı ve Türkler üzerine doktorasına devam ediyor.

İngiliz Dili Eğitimi üzerine olan lisans eğitimini Boğaziçi Üniversitesi ve Orta Doğu Teknik Üniversitesi’nde bitirdi. Üniversite ikincisi olarak yüksek şerefle mezun oldu. 2004’te Fulbright Bursiyeri olarak Amerika’ya gitti. 2006’da İngiliz edebiyatı master derecesini aldı ve Illinois State Üniversitesi’nde doktoraya başladı. Aynı üniversitede halen İngiliz edebiyatı ve İslam üzerine ders veriyor. Shakespeare ve Daniel Defoe’da Türk imgesi ve Osmanlılar hakkında uluslararası akademik dergilerde makaleleri bulunan yazar Amerika’da pekçok konferansta bildiriler de sundu. Varlık, Kitap-lık, ve Adam Öykü gibi dergilerde öyküleri, Vatan, Radikal ve Sabah gazetelerinde yazıları yayınladı, 2003 Yaşar Nabi Yanır Gençlik Ödülleri’nde Dikkate Değer Öykücü olarak değerlendirildi.

Akman, İmparatorluk serisine Amerika’da; üniversite kütüphanelerindeki kaynaklarla birlikte yerli ve yabancı yüzü aşkın eseri inceleyerek, doktora çalışmalarıyla ilintili beş yıllık bir araştırmanın ardından başlamıştır. Dünyanın İlk Günü adlı 700 sayfalık eser yazarın ilk romanıdır.

Yazar, 2010 yılında Washington'daki dünyaca ünlü, kütüphaneler ve müzeler kompleksi olan Smithsonian Enstitüsü'ne "Batı'daki Türk ve İslam algısı" adlı araştırmasıyla özel araştırmacı olarak kabul edildi.
"... En güçlü pehlivan kimdir biliyor musun ?"
Çocuğun üzerine tekrar yürüdü.
"Öfkelendiği zaman yerinde oturabilendir. Dünyaya hükmetmek kendine hükmetmekle başlar."
Mehmet bu olamazdı...
Kiliselerde yüzyıllarca Üç Boynuzlu Şeytan, Hristiyanlığın yok edicisi ya da Deccal olarak anılan bu solgun yüzlü kişi miydi??
“Eğer düşmanının sırrını bilmesini istemiyorsan, dostuna da sırrını söyleme.”
Beyazıt Akman
Sayfa 402 - Kopernik Kitap, 1.Basım: Mart 2019
Fatih'e ve Türklere "Barbar" diyen Batı, kendi tarihine baktığında Fatih'in tırnağı dahi olamayacağını rahatlıkla görebilir.
"Allah' a hamdeden, başkasına boyun eğer mi? Rahmeti de, cezayı da O'ndan bilen, başkasına el açar mı? Yeryüzünün en dik, en aklıselim sahibi, en yıkılmaz insanları Allah'ın önünde en çok eğilenlerdir.
664 syf.
·9 günde·Beğendi·10/10
“Latin külâhı görmektense Türk sarığını yeğleriz.”
Konstantinopol, 1453
“Zulüm 1453’te başladı.”
İstanbul, 2013
…..

Kızıl Elma imgesine adanan bir ömür. İnsan ruhlu şehirlerin yaşanmışlığı altında fark edilemeyen o manevi baskının salgını tüm kadim şehirlerin öz benliğinde hissedilir. Atina’dan, İskenderiye’ye, Kudüs’ten Şam’a, Roma’dan İstanbul’a varıncaya kadar… Doğar, büyür, yaşlanır ve yaşamın hengamesini kaldıramayarak insanlar gibi yerini başkalarına devreder. Yeni yüzüyle lakin genetik maneviyatından soyutlanmayarak tüm sinerjinin tarih boyu muhafaza edildiğine şahit oluruz.


Büyük Roma İmparatorluğu, Doğu Roma İmparatorluğu ve Osmanlı İmparatorluğu olarak üç büyük medeniyetin payitahtı olabilmiş tek kadim şehir: İstanbul. 566 yıl önce, insanlık tarihine damgasını vuran, fetih ile sadece bir şehri değil, ‘gönüller yapmayı’ ödev anlayışı bilen bir medeniyetin dönüm noktasıdır 1453. Diğer taraftan ise, 1000 yıllık değerler merkezinin devr-i teslimi, hiçbir gücün yıkamadığı kutsal surların düşüş tarihidir.


Doğu’nun ve Batı’nın hükümdarı olmak, insanı, savaşları ve felsefeyi temel alan ilimlerin efendisi olmakla mümkündü. Savaşın beşiğinde şiirler yazan, kitapları insanla eşdeğer gören ve her anı “ya öğrenen ya öğreten” kaidesiyle tefekkür halinde geçiren bir insan ve bir hükümdar...


Dünyanın İlk Günü 1453 Bu günlerde çıktı karşıma. Daha doğrusu tevafuk olabilmesi için uygun bir tarihe çekildi tarafımdan. En iyi tarihi roman olarak görülmesinin çok daha öte boyutunda olduğunu söylememem için bir neden yok, son derece titizlikle ve akademik bilgilerin ışığında olarak kronolojik sıralamanın ihmal edilmediği muntazam bir çalışma ürünü. Fetihle ilgili aslında bir şey bilmediğimi sadece bir roman -ve akabindeki diğer dönem kitapları- yeterince gösterebildi. Birçok kişinin -yakın tarih hariç- önemli tarihleri es geçmesi bu konudaki bilgisizliği veya daha doğru ifadeyle yuvarlak bilgiyi tüm şiddetiyle kamçılamakta. Böylesi bir sessizliğin doğurduğu yabancılaşma karşısında pastada payım olmasın düşüncesiyle ‘zulüm’ kelimesinin üstü çizildi ve ‘lüzum’ kelimesi bu kitaba başlamadan evvel daha uygun bulundu…


Roman 3 farklı bölüm üzerinden ele alınır. Fatih, hocaları ve efradının diyalogları anlatıcı üzerinden yanıt bulur. İkinci bölüm ise Mehmet’in Edirne’den itibaren yanında bulunan Seyyah Alberti Balbi’nin notlarından oluşur. Yeni bir kültürle kendisini iç içe bulan Balbi, yetiştiği kültür ile geldiği medeniyetin arasında bağ kurar; Batı’nın Türk algısının yanlışlığını, kendisine anlatılan gerçeklerle tasdik eder. Özellikle Mehmet’in hocalarından olan Molla Lütfi ile aralarındaki diyaloglar, üzerinden geçmeye değer niteliktedir. Bir diğer bölüm ise Bizans Alexender’i, nam-ı diğer yeniçeri İskender’in çocukluğundan itibaren yaşadığı sıkıntılarla, devşirme yolunda geçmişe duyduğu bir özlemin hikayesi anlatılır. Bölümleri birbiriyle karışık sırada okurken, ayrı hayatları birleştiren şeyin aşk ve özlemlerine tanık oluruz…


Ölüm gölgesinin düştüğü bir tablo. “Zaten o bir resim değil, ölümün pençesinde bir hükümdar.”
https://i.hizliresim.com/vazB5z.jpg


Son Akşam Yemeği’nde Havarilerden daha alçak resmedilen Yahuda, Doktor Jacobo’ya rol model olabilirdi. Osmanlı ve İstanbul’a ilgisi olan L. Da Vinci, bir köprü yapmak üzere II. Bayezid’e başvurduğunda gavur addedilerek reddedilmişti. Gentile Bellini’ye portresini çizdiren Fatih, 49 yaşında bir ihanete uğramasaydı, iki dehayı aynı tarih sahnesinde görebilecektik. Ayasofya ve karşısında Leonardo’nun köprüsü… Talihin böylesi de yıldızın parlamadığı anlar olsa gerek. Kitabı zikretmişken Zweig’ın şu sübjektif alıntısını es geçmeyelim: “Mehmet hem dindar ve acımasızdır, hem de hırslı ve sinsidir. O bir yandan oluk gibi kan akıtan, öte yandan Sezar’ı ve Romalıların yaşam öykülerini Latincesinden okuyabilen, eğitimli ve sanatsever biridir. Melankolik bakışlı, sivri burunlu bu adam aralıksız çalışan, atılgan bir asker ve acımasız bir diplomattır. Bütün bu tehlikeli özelliklerinin ardında tek bir amaç vardır: O, gerçekleştirdikleriyle yeni Türk ulusunun askeri üstünlüğünü Avrupa’ya kabul ettirmiş olan büyükbabası Bayezit’ten ve babası Murat’tan daha da başarılı olacaktır. Artık şunu herkes hissetmekte ve bilmektedir: İlk darbe, Konstantin’in ve Justinianus’un krallık tacını süsleyen en son mücevher olan Bizans’a inecektir.” #29042792


Rum Ortodoksları ile Roma Katolikleri arasında cebelleşen din savaşları Kutsal mabet Ayasofya’nın ruhaniyetine ve dolayısıyla bin yıldır yıkılamayan sur Konstantinopol’e büyük zararlar vermişti. Batılı bir yazarın perspektifinden -ki sadece perspektiftir bu- Türkler kısmına geldiğinizde kin ve nefret kokularını hissederseniz. Objektif olduğu iddia edilen en baba yazarlar bile, aba altından sopa gösterir ifadelere yer verirler. Oysa altı kazınacak ne katliamlar vardır ki sadece söz konusu olmayı bekler. Çağın Roması’nın ölüm arenaları bir savaşın dışındaki en büyük caniliklerden biri olsa gerektir. Yine Voyvoda Vlad’ın esir aldığı düşmanlarını kazıklara çıkararak işkenceyle öldürmesi, İşgal ettiği topraklarda köle ticareti yapan Sırp despot George Brankovic katliamları, Ortaçağ Avrupa’sında yakılarak öldürülen cadılar, Pompei kavmini andıran eşcinsel ilişkiler ve karanlık sayılabilecek birçok garabet Fatih’in 15. Yüzyılına tekabül etmişti. Yüzyılın karanlıklarını okurken aynı olayların benzer biçimlerine rastlıyorsunuz ve zihninizde hiçbir şeyin aslında değişmediğini, her vakanın farklı versiyonlarının yaşandığını düşünürken o tekerrür denilen kelimeye iyiden iyiye ikna olurken buluyorsunuz kendinizi… Yeni bir düzeninin ihya olduğu, dünya üzerindeki en yüksek kanun olan İslam’ın tüm küffara ilan edildiği bir devir.


Batılı yazarların gözüyle satırlara şahit olduğunuzda, zihninizdekine zıt bir tablo ile karşı karşıya kalmamanız içten bile değil. Dünden bugüne Türkler için söylenilen “barbar” kelimesi fethin vuku bulmasıyla doğrudan ilişkili. Zweig’ın Yıldızın Parladığı Anlar kitabında ve Montaigne’in Denemeler’inde geçen Konstantinopol’ün fethi, insanlık tarihi için, doğrudan söylenmese bile, bir leke olarak tanımlanır. 6 yıl önce duvarlara yazılan nefret cümlesi gibi. Hümanist olarak bilinen S. Runciman ve A. Toynbee gibi yazarların kin ve nefret kokan satırlarını da ayıklamak gerekir. Kitabının bir bölümünde fethe yer ayıran Zweig’ın düşünceleri, fetih ile ilgili malumatı olmayan bir insanı bile kitaptan uzaklaştırabilir. Kitabı ismiyle müsemma haline getirebilmek için koskoca İstanbul’un fethi, Bizanslılar tarafından açık unutulan bir kapının sonucu olduğuna bağlanılmıştı. Son Zweig okuyuşum olmalıydı.


Bu yönde olan kitap ve makalelerdeki benzer düşüncelere denk geldikçe dönemin Rum tarihçisi Kritovulos’un eseri İstanbul’un Fethi’ne yeniden göz atmayı düşündüm. Malum İstanbul ve fetih 3 sayfayla ders konusu yapıldığından bu konudaki cehaletimizle kalmıştık. Ama öte yandan 1-2 kişiyi her sene 35 kez andığımızda, hatta ayak bastığı yerleri bile ezbere bildiğimizden geriye bakmaya pek de lüzum duymuyorduk, duymadık da zaten. Ta ki böyle bir kitapla tanışıncaya dek… Dönemin tarihçisi Kritovulos’un Fatih’e methiye olarak atfettiği kitabın, birinci kaynak olarak kabul edilen kitaplar arasında olduğunu belirtelim. Mehmet’in emriyle 3 gün süreyle yapılan yağmanın boyutu tüm detaylarıyla anlatılır bu kitapta. Kritovulos Tarihi, fethi ayrıntılarıyla sunarken şehirde oluşan büyük tahribata, tarihi ve sanat eserlerinin yok oluşuna da ayrı bir parantez açar. Şehirdeki yıkımın Fatih’te doğurduğu hüznü de buradan öğreniyoruz. Padişaha armağan edilen bir kitapta, bin yıllık sanat eserlerinin tarihe karıştığına tanıklık eden satırlar, elbette doğruluğu konusunda su götürmez bir yeri icap eder. Fatih’in kudretli ancak hunhar kişiliğini destekleyen düşünceleri de yine Evliya Çelebi’nin seyahatnamesinde görürüz.


Her anını düşünceyle geçiren, dört bir yanı haritalarla, çizimlerle, hesaplamalarla çevrili olan, Bizans surlarının içindeki çatlakları bilecek derecede istihbaratı canlı tutan, Homeros’u, Firdevsi’yi ezbere bilen, zamanını alimlerle geçirmekten şevk duyan bir insanın düşmanlarına karşı olan acımasızlığı?.- ya da alimleri ölüme götürerek başlayan ve nice hadiselerle devam eden despotluk. Lequel?


Nitekim aradan geçen 5 asır 20. yüzyıl dünyasına- ve hatta 21. yüzyıla- bir ışık tutamadı. Bugün tavan ile taban arasındaki uçurum, gelinen nokta hakkında birkaç sayfa yazmayı gerektirir boyutta. 20.yüzyıl koloni ülkelerinin elde ettiği yer altı ve yerüstü kaynaklar, bugün gelinen noktadaki refah düzeyinin aslan payı olmasa bile ekonomik etkisi olarak yadsınamaz. Ortaçağ, İskeletlerden kartpostal yapan Fransa’dan, dünyanın %80’ini işgal eden İngiltere’nin koloniciliğinden çok farklı değildi. Yaşadığımız yüzyıl teknoloji devrinin getirisiyle küreselleşen bir yüzyıl. 70 yılı kapsayan bir geçmişte ülkeler arası anlaşmazlık yeni bir savaşı doğurabilmişken, bugün olası nükleer savaşların yıkımı, haritaların silinmesi demek olduğundan ekonomik çıkarlar daralana, kıvrılana ve en sonunda patlayacak duruma gelene dek savaşların salt ekonomik saldırılar üzerinden planlandığı zaman, işte bu zamanlar. Bir siyasinin açıklaması bile piyasayı yerinden oynatıyorken savaş kelimesinin yüksek sesle konuşulmaya başlanması dünyayı nasıl bir küreselleşme krizinin içerisine sokar siz düşünün. Velhasıl kelam, bu çağ, toprağı kana bulamaktan zevk alan topluluk ’kan’larının devam ettiği, en ufak bir cürümün dünyada yarattığı infial zararlarının hesabı yapılarak devekuşu misali başını toprağa sokan, fakat sıkışıldığında, patlayacak raddeye gelindiğinde asıl nefretin nasıl dışarı çıkacağını izleyeceğimiz yeni bir çağa sahne olacak gibi… İnsanların kendinden olmayanları sömürdüğü, ben ve diğerleri politikasının esas alındığı bugün ve dün dünyasının ‘ilk günü’ bir söz söylenmişti ancak yankısı hiçbir yere ulaşmadı.


*El eman*
“Canınıza ve malınıza hiçbir zarar gelmeyecektir. Şimdi evlerinize gidin ve işlerinizin başına geçin.”



Sultan Murat’ın tahtından feragat etmesiyle 2 yıl tahtta kalan Mehmet, yeniçeri ayaklanmasıyla tahtı tekrar babasına devreder. Küçük yaşta kısa bir stajerlikten geçmesi hem olgunlaşmasına, hem de ilim yolculuğunda geçireceği uzun saatlere zemin hazırlar. Manisa şehzadelik yıllarında Akşemsettin, Molla Gürani ve Molla Hüsrev gibi bilge insanlardan dersler alan Mehmet, tek hayalini ileride kendisini İki cihanın imparatoru yapacak olan planlara adar. Ancak incelikler her zaman çoktur, Şeyhinin dediği gibi, “Sana, seni öğreteceğim.” Cümlesinden yola çıkarak savaş sanatını ilmi merkezli birçok alanda süsleyerek taçlandırır. Çocukluğundan buyana alimlerle sohbet etmeyi alışkanlık haline getiren Mehmet’in kitaplarla da olan ilişkisi, dehasının parçalarından ibaret. Bir hükümdar ki, İbn Rüşt ve Gazali arasındaki tutarsızlık konusunu uzmanlarına tartıştırıyor, matematik ve astronomiye ilgi duyuyor ve sarayda bir kitap projesi başlatıyor. Neler yok ki. El Cezeri - Kitab-ı Hendesiye, İbn Haytam - Perspektif, El Hindi - Optik ve Göz Algısı, İbn Sina - El Kanun, Dede Korkut Hikayeleri, Homer, Mir Ali Şir, Ahmedi, El Razi, İbn Arabi, Füsus ve daha niceleri. Felsefe merakı, tasavvuf sevgisi, bitki merakı, Fatih'in zengin dünyasını gösteren değerlerin sadece bazıları.


“Zaferin sırrı Hz. Peygamber’in izini takip etmektir.” şiarı aydınlığı ve yükselişi açıklayan ana gaye olsa gerekti. İmparatorluğun hüküm sürdüğü toprakların asayiş ve adalet nizamı bunun en büyük göstergesiydi. Kasıtlı yaptığı yanlış imardan dolayı Fatih tarafından kolu kesilerek cezalandırılan bir Rum mühendisin, olayı kadıya şikayet ederek davaya taşıdığı ibretlik bir hadise vardır. Kadı, betonların yerine koyulacağı ancak kesilen bir uzvun geri gelmeyeceğini düşünerek kısas hükmünü verir. Böyle bir durum karşısında gerçek aydınlığı kavrayan mühendis davasından feragat eder. İhtiyaç sahibini ihtiyacına kavuşturan sadaka taşları, insanlar tarafından güvenle açık bırakılan kapılar gibi olağanlıkların o zamanlar için sıradan durumlar olduklarını öğreniyoruz. “Ne hal üzere iseniz öyle yönetilirsiniz” hadisi de toplumun adalet, huzur, ahlak ve refah nizamının bir ödülü olmalıydı. Asıl başarı Fatih’i Fatih yapan gönül sultanlarının dünyasıydı.


“Marifet, bir şehir kurmak kadar onda yaşayanların kalbini de imar etmektir.” Cümlesi, savaşların, kuşatmaların, ölümlerin ve fetihlerin ana gayesiydi. İslam’ın gösterdiği yol dünyaya barış getirmek, halkları zulümlerin pençesinden kurtarmak, adaleti zor kullanmadan göstermekti. Nitekim romanın yazılış gayelerinden birisinin de bu algıyı yıkmak olduğunu düşünüyorum. Azılı, agresif, holigan dönmelerin ismini duymaya bile tahammül edemediği ve duvarlara kazıdığı cümlenin en büyük yanıtı ise kitabın isminde saklı: Dünyanın İlk Günü.


Senyör Alberti’nin seyahatnamelerinde en dikkat çekici bilgilerden biri, farklı milletlerin Osmanlı çatısı altındaki kapsayıcılığının bahis konusu yapılmasıdır. Mehmet’in en önemli adamlarından Veziriazam Çandarlı Halil ve Başhekim Yakup Paşaların Yahudi dönmeleri olduğunu ayırt etmek gerekir. Yeniçeri ocaklarında uygulanan devşirme usulü ve şehirdeki birçok tüccarın ermeni-yahudi kimliğini taşıdığını söylersek, Batılıların yerleştirmeye çalıştığı “Türkler," "Türk İmparatorluğu” ibareleri de bir anlam ifade etmez. Dikkatimi çeken bu husus hakkında Mehmet Metiner’in şu yazısı https://www.yenisafak.com/...aliyye-anlayii-40102 okunmaya ve kitap öznelinde tartışılmaya değer nitelikte.


Hayatın ve ölümün kader inancı olduğuna sıkı sıkıya inanan bir toplum için o yolda şehit olmak, bir asır önceki İstiklal Harbi’nde olduğu gibi ölmeye gitmek demekti. Teslimiyetin ve kulluğun öncüleri zaferin ve zarafetin kapısını aralamışlardı. Fütüvvet ahlakına onlar malikti. Bugün aramızda olan Sabetaycılar, kripto Yahudiler, yarı inançlılar, holigan dönmeler değil…


Fatih, tüm sıfatlarından önce bir azim, bir kararlılık ve bir deha demektir…
"Yerli ve yabancı tarihçiler şu konuda hemfikirlerdir ki 49 yaşında ölen Mehmet on yıl daha yaşasaydı bütün dünya tarihi değişecek, Doğu ve Batı kavramları bugünkü anlamlarını yitirecekti!"


Osmanlılar, 56 gün sonra, Bin küsür yıldır ayakta duran Doğu Roma İmparatorluğu’nu tarih defterinden ebediyen silmişti. Kutlu olsun.


Fatih'in gözbebeği bugün nasıl ahlaki istilâya maruz kalıyorsa, toplum nasıl sekülerleşme çukuruna düşüyorsa, nasıl değerlerimizden ve İslam'dan giderek uzaklaş-tırılı-ıyor olsak da... Şuna her zaman, tüm kalbimizle inanıyoruz:


Şüphesiz ki Allah vaadini tamamlayacaktır."
624 syf.
·6 günde·Beğendi·10/10
İstanbulun fethini çocukluğumdan beri üstün asker ve silah gücüyle kısa sürede alındığını zannederdim. Yazar çekilen sıkıntıları anlaşılır bir dille anlatmayı başarmış. Öyle ki kitabı okurken İstanbulu, Sultan Mehmet değilde başka biri mi fethedecek diye heyecanla  meraklanacaksınız.
288 syf.
·11 günde·6/10
Beyazıt Akman'ın "Dünyanın İlk Günü" ve "Son Sefarad" kitaplarını büyük bir hayranlık ve beğeniyle okudum. Bu kitabı için de aynı şekilde hissederim diye düşündüm. Fakat biraz hayal kırıklığına uğradım.
Adından da anlaşılacağı gibi Doğu ve Batı tarihsel olarak kıyaslanıyor. Bazı yerlerde yazara katılmakla birlikte bazı yerlerde katılmıyorum. Örneğin matbaacılığın Osmanlı'da bu kadar geç kullanılma sebebi. Yazarımıza göre bizim dinimiz için yazı yazmak kutsaldır. Matbaacılık bu nedenle hemen kullanılmak istenmemiştir. Ben bu yoruma katılmıyorum. Hem matbaa kullanılabilir hem de yazı sanatına devam edilebilirdi. Bence bu neden, tamamen bahane olmuş. Matbaa sayesinde Avrupa'nın atağı ortada.
Yine yazara göre doğu ve batı sentezinde doğu batıdan daha ilerde.
Evet eskiden doğuda gerçekten değerli bilim adamları yetişmiştir. Ama gelin görün ki bu kaynakları kullanan yine Avrupalılar. Bu anlamda bana göre hem yapmak hem de kullanmak önem arz ediyor.
Yazarın üslubu da pek hoşuma gitmedi açıkçası. Bir durumdan bahsettikten sonra ardından "yerse" kelimesini sık sık kullanması beni oldukça rahatsız etti.
Daha yazacak çok şey var aslında ama herşeyden bahsetmeyelim.
656 syf.
İspanya kral ve kraliçesi tarafından sınır dışı edilen Endülüs Yahudilerinin, Osmanlı Devletine kaçışı anlatılmaktadır. Ayrıca döneme ait önemli karakterlere de, yan öyküler ile pekiştirilerek değinilmiştir. Üç kadim dinin oluşturduğu ortak denge: Müslüman ve Yahudilerin asimile edilerek yaşanılan trajedi neticesinde bozulan dengelere, Avrupa'nın kaybettiği kültürel mirasta eklenince insanlık alemi için ne gibi sorunlar teşkil ettiğini Beyazıt Akman müthiş anlatımı ile çarpıcı bir şekilde gözler önüne sermiştir. Maalesef 'Son Sefarad' tarihin şahit olduğu; gerçek, insanlık dışı vahşi yüzünü anlatmakta.
624 syf.
·8 günde·Beğendi·9/10
Tarihi içerikli kitapları cok severek okudugum soylenemez, bir sayısalcı olarak tarihleri, savaşları ya da olayların geçtiği yerleri ezberimde tutamadığım için zorlanırım okurken. Beyazıt akman bu tabuyu kıran nadir yazarlardan benim için. Fatih sultan mehmedin Istanbulun fethine kadar olan süreci kronolojik olarak cok guzel bir dille sade herkesin anlayabileceği şekilde çok güzel anlatmış. Okurken sizi tarihi bir kitap dünyasından uzaklaştırıyor. Kitabın devamı var son seferad- imparatorluk 2, onu da aynı keyifle okuyacağımı düşünerek, sizlere de keyifli okumalar diliyorum:)
624 syf.
·50 günde·Beğendi·8/10
Günaydın herkese Sevgili Beyazıt Akman’ın çok uzun zamandır kütüphanemde okunmayı bekleyen DÜNYANIN İLK GÜNÜ bitti. Aslında yazacak çok şey vardı ama şu an toparlamakta zorlanıyorum. Çok şey öğrendim, öğrendiğim bilgiler içimi ısıttı. Rahmetli Fatih Sultan Mehmet, o gerçek bir Fatih ve şehit olan binlerce asker….. Ruhunuz Şad Olsun… Yeni bir çağa uyanan, dünyanın ilk günü 29 Mayıs 1453 okuyun , okutun naçizane tavsiyemdir. Akşam rahat rahat yatağımda, İstanbul’un göbeğindeki evimde, bu ilin fethedilişindeki zorluk ve acıları huzursuzca okuyarak, huzursuzca uyudum. Kıymet bilmediğimiz ne çok şey var.
656 syf.
·Puan vermedi
Kristof Kolombus için hiç bir şey bilmiyor bize bir şey katmaz diyen Kemal reis'in bilgileriyle ünlü bir kaşif olmasına hayran kaldım ve daha nice olaylar . Beyazıt Akman'ın kalemine Allah zeval vermesin .
656 syf.
Okuduğum kitapların tarihini düzenlerken bu kitabı çok beğenip, bir çırpıda okuyup bitirmemek için bir ay ara verdiğimi hatırladım..

Beyazıt Akman’ın o kadar güzel ve akıcı bir üslübu var ki, kitabı okurken zamanın nasıl geçtiğinin farkına varmadan sayfalar arasında hızla ilerliyorsunuz.. II. Bayezid döneminde İspanya’dan Osmanlı ülkesine getirilen Yahudilerin serüvenini çok güzel bir kurgu ile anlattığı başarılı (tarihi) bir roman olmuş..
656 syf.
·5 günde·Beğendi·8/10
Dünyanın İlk Günün'den sonraki 2.kitap İmparatorluk serisinde bu sefer II. Bayezid var devletin başında. Kitap yan karakterlerle muhteşem bir ahenk harikası benim için.

Öncelikle Sayın Akman yine kitabı yazmadan önce çok iyi araştırmalar yaptığını belirtmiş ki bu benim için çok önemli çünkü iyi bir kitap hele ki tarih romanı sağlam bir araştırma yapmadan yazılamaz ve kitapdaki önemli karakterlerden birinin gerçek hayatta'ki torunuyla olan sohbeti beni çok etkiledi.

Öncelikle padişah'dan başlamak isterim 2.Beyazid babası Fatih'e göre hiç'de ciddi değil devlet yönetimi olsun ruhani ve fiziki yönden babasının çeyreği bile etmiyor ta ki hocası onu eğitmeye başlayıp onu yontarak bir kaleme çevirmesine kadar.

2.Beyazid yolladığı Ajanı davud ile Endülüs Yahudilerinin Kral ve Kraliçe tarafından katledilmeden önce onları kurtarmaya çalışıyor. Davud'un ise son isteği görevi yerine getirip Sevdiği kıza Elife kavuşmak. Karakterlerin adı çok manidar aslında Türk tarafında Davud ve Elif varken Yahudi tarafında ise David ve Esther.

Kitap da padişahın şehzadeyken olgunlaşma ve manevi yönünü geliştirme süreci beni çok etkiledi. Şeyh Hamdullah gibi bir hocam olsun isterdim kıskandım doğrusu..

Önceki kitap'da Yeniçeri ocağını anlatırken burada ise Osmanlı donanmasını anlatmış yani daha çok üstünde durulmuş Burak Reis özellikle Ruhları şad olsun..

Ama tarihi açıdan bakarsak Son Sefarad tarihin şahit olduğu; gerçek, insanlık dışı vahşi yüzünü anlatmakta. Hristiyanlar tarafından sürülen Yahudilerin gördüğü zorluklar ve çektiği işkenceler insanın için darmadağın ediyor..

Osmanlı devleti aslında bir Türk devleti değil bütün inanışlara sahip olan ve farklı milletlerden insanların ait olduğu bir cihan devletiydi. Her insanın rahatça yaşayabileceği belki şuana kadar ki tek devlet sistemi Osmanlıydı..


“Bizim davamız kuru kavga ve cihangirlik davası değildir. Allah'ın dinini yüceltmekdir ! " Osman Gazi

Yazarın biyografisi

Adı:
Beyazıt Akman
Unvan:
Yazar
Doğum:
Kastamonu, 1981
Beyazıt Akman, 1981, Kastamonu doğumlu. Amerika'da Illinois State Üniversitesi'nde Batı edebiyatında İslam algısı ve Türkler üzerine doktorasına devam ediyor.

İngiliz Dili Eğitimi üzerine olan lisans eğitimini Boğaziçi Üniversitesi ve Orta Doğu Teknik Üniversitesi’nde bitirdi. Üniversite ikincisi olarak yüksek şerefle mezun oldu. 2004’te Fulbright Bursiyeri olarak Amerika’ya gitti. 2006’da İngiliz edebiyatı master derecesini aldı ve Illinois State Üniversitesi’nde doktoraya başladı. Aynı üniversitede halen İngiliz edebiyatı ve İslam üzerine ders veriyor. Shakespeare ve Daniel Defoe’da Türk imgesi ve Osmanlılar hakkında uluslararası akademik dergilerde makaleleri bulunan yazar Amerika’da pekçok konferansta bildiriler de sundu. Varlık, Kitap-lık, ve Adam Öykü gibi dergilerde öyküleri, Vatan, Radikal ve Sabah gazetelerinde yazıları yayınladı, 2003 Yaşar Nabi Yanır Gençlik Ödülleri’nde Dikkate Değer Öykücü olarak değerlendirildi.

Akman, İmparatorluk serisine Amerika’da; üniversite kütüphanelerindeki kaynaklarla birlikte yerli ve yabancı yüzü aşkın eseri inceleyerek, doktora çalışmalarıyla ilintili beş yıllık bir araştırmanın ardından başlamıştır. Dünyanın İlk Günü adlı 700 sayfalık eser yazarın ilk romanıdır.

Yazar, 2010 yılında Washington'daki dünyaca ünlü, kütüphaneler ve müzeler kompleksi olan Smithsonian Enstitüsü'ne "Batı'daki Türk ve İslam algısı" adlı araştırmasıyla özel araştırmacı olarak kabul edildi.

Yazar istatistikleri

  • 347 okur beğendi.
  • 4.236 okur okudu.
  • 109 okur okuyor.
  • 1.472 okur okuyacak.
  • 49 okur yarım bıraktı.

Yazarın sıralamaları