Dünyanın İlk Günü (İmparatorluk 1)

·
Okunma
·
Beğeni
·
13,1bin
Gösterim
Adı:
Dünyanın İlk Günü
Alt başlık:
İmparatorluk 1
Baskı tarihi:
Aralık 2011
Sayfa sayısı:
624
Format:
Karton kapak
ISBN:
9789944821964
Kitabın türü:
Dil:
Türkçe
Ülke:
Türkiye
Yayınevi:
Epsilon Yayınları
Baskılar:
Dünyanın İlk Günü
Dünyanın İlk Günü 1453
Dünyanın İlk Günü
Dünyanın İlk Günü İmparatorluk - I
İmparatorluk, Dünyanın İlk Günü ile başlıyor...

Manisa'dan başlayıp İtalya'ya kadar uzanan Gütenberg'den Bellini'ye değin pek çok tarihi simayı bir araya getiren roman Hristiyan Müslüman ilişkilerine ve Doğu-Batı ikilemine dair pek çok şeyi yerinden sarsacak. Şövalyelerle yeniçeriler arasındaki çarpışmalar, nakkaşlarla Venedikli ressamlar arasındaki diyaloglar ve kültürlerle yürekler arasındaki gelgitlerle bezeli bu uzun soluklu aşk ve savaş romanı; çok uzun zamandır eksikliği hissedilen renkli ve görkemli bir imparatorluk panoraması sunuyor. Alexander'ın aşkını Albertini'nin hüznünü ve Mehmet'in azmini film izlercesine, bir solukta okuyacak, bir daha unutamayacaksınız.
(Tanıtım Bülteninden)
624 syf.
·Beğendi·7/10 puan
Selam arkadaşlar

Dünyanın İlk Günü Beyazıt Akman

Şımarık, hocalarını dinlemeyen, sizi babama diyeceğim tehditleri savuran Fatih'e, bir gün babası bir ders verir..
Fatih hocası ile dersteyken, babası Sultan Murat kapıyı çalmadan içeri girer. Hocası "bre densiz sınıfa böyle girilir mi?" diyerek Sultan Murat'a bir tokat atar. Sultan Murat özür dileyip dışarı çıkar. Bu olaya şahit olan Fatih hocaların, eğitimin, eğitimcinin değerini anlayıp, saygı duyar ve hocalarının verdiği dersleri can kulağıyla dinleyerek, 8 farklı dil bilen, gemileri karadan yürütecek boyutta fizik, ay ve yıldızları hesaplayıp savaş zamanlarını oluşturacak kadar astronomi, birçok farklı ilim bilen, Peygamberimizin müjdelediği İstanbul'u fethedip, Ayasofya'ya saygı duyup, İsa'nın resimlerini sildirmeyen, çok farklı etnik grupları hoşgörü içinde yaşatıp, her dine saygı duyan, sonsuz adalet duygusu ile imparatorluğu yöneten bir Sultan olur...

Bu romanda da Fatih'in çocukluğundan, İstanbul'u fethine kadar olan dönemde yaşayan Hristiyan ve Müslüman halkların, paşaların, mollaların hayatını şimdiki zamandan bir araştırmacının gözünden yalın, akıcı bir şekilde okuyacaksınız, aynı zamanda lise öğrencilerinin de çok rahat okuyacağı keyifli bir kitap..

Yazarın ilk romanı olduğundan mütevellit edebi yönü çok yüksek bir kitap değil. Ancak konu itibariyle keyifle okunacak bir kitap..

#edebiyat #okudumbitti #kitapyorumu #kitaptavsiyesi #kitapönerisi #flatlay #booklover #bookblogger #bookshelf #bookphotography #bookstgram #okumahalleri #okumaközgürlüktür #tarihiroman #fatihsultanmehmet
664 syf.
·9 günde·10/10 puan
“Latin külâhı görmektense Türk sarığını yeğleriz.”
Konstantinopol, 1453

“Zulüm 1453’te başladı.”
İstanbul, 2013
…..

Kızıl Elma simgesine adanan bir ömür. İnsan ruhlu şehirlerin yaşanmışlığı altında fark edilemeyen o manevi baskı, tüm kadim şehirlerin öz benliğinde hissedilir. Atina’dan, İskenderiye’ye, Semerkand'dan Eriha'ya, Şam’dan Roma’ya, Kudüs'ten İstanbul’a varıncaya kadar… Doğar, büyür, yaşlanır ve yaşamın hengamesini kaldıramayarak insanlar gibi yerini başkalarına devreder. Yeni yüzlerle ve genetik maneviyatın korunarak tüm sinerjinin tarih boyu devam ettiğine tanıklık ederiz.

Büyük Roma İmparatorluğu, Doğu Roma İmparatorluğu ve Osmanlı İmparatorluğu olarak üç büyük medeniyetin payitahtı olabilmiş tek kadim şehir: İstanbul. 566 yıl önce, insanlık tarihine damgasını vuran, fetih ile sadece bir şehri değil, ‘gönüller yapmayı’ ödev anlayışı bilen bir medeniyetin dönüm noktasıdır 1453. Diğer taraftan ise, 1000 yıllık değerler merkezinin devr-i teslimi, hiçbir gücün yıkamadığı kutsal surların düşüş tarihidir.


Doğu’nun ve Batı’nın hükümdarı olmak, insanı, savaşları ve felsefeyi temel alan ilimlerin efendisi olmakla mümkündü. Savaşın beşiğinde şiirler yazan, kitapları insanla eşdeğer gören ve her anı “ya öğrenen ya öğreten” kaidesiyle tefekkür halinde geçiren bir insan ve bir hükümdar...


Dünyanın İlk Günü 1453 Bu günlerde çıktı karşıma. Daha doğrusu tevafuk olabilmesi için uygun bir tarihe çekildi tarafımdan. En iyi tarihi roman olarak görülmesinin çok daha öte boyutunda olduğunu söylememem için bir neden yok, son derece titizlikle ve akademik bilgilerin ışığında olarak kronolojik sıralamanın ihmal edilmediği muntazam bir çalışma ürünü. Fetihle ilgili aslında bir şey bilmediğimi sadece bir roman -ve akabindeki diğer dönem kitapları- yeterince gösterebildi. Birçok kişinin -yakın tarih hariç- önemli tarihleri es geçmesi bu konudaki bilgisizliği veya daha doğru ifadeyle yuvarlak bilgiyi tüm şiddetiyle kamçılamakta. Böylesi bir sessizliğin doğurduğu yabancılaşma karşısında pastada payım olmasın düşüncesiyle ‘zulüm’ kelimesinin üstü çizildi ve ‘lüzum’ kelimesi bu kitaba başlamadan evvel daha uygun bulundu…


Roman 3 farklı bölüm üzerinden ele alınır. Fatih, hocaları ve efradının diyalogları anlatıcı üzerinden yanıt bulur. İkinci bölüm ise Mehmet’in Edirne’den itibaren yanında bulunan Seyyah Alberti Balbi’nin notlarından oluşur. Yeni bir kültürle kendisini iç içe bulan Balbi, yetiştiği kültür ile geldiği medeniyetin arasında bağ kurar; Batı’nın Türk algısının yanlışlığını, kendisine anlatılan gerçeklerle tasdik eder. Özellikle Mehmet’in hocalarından olan Molla Lütfi ile aralarındaki diyaloglar, üzerinden geçmeye değer niteliktedir. Bir diğer bölüm ise Bizans Alexender’i, nam-ı diğer yeniçeri İskender’in çocukluğundan itibaren yaşadığı sıkıntılarla, devşirme yolunda geçmişe duyduğu bir özlemin hikayesi anlatılır. Bölümleri birbiriyle karışık sırada okurken, ayrı hayatları birleştiren şeyin aşk ve özlemlerine tanık oluruz…


Ölüm gölgesinin düştüğü bir tablo. “Zaten o bir resim değil, ölümün pençesinde bir hükümdar.”
https://i.hizliresim.com/vazB5z.jpg


Son Akşam Yemeği’nde Havarilerden daha alçak resmedilen Yahuda, Doktor Jacobo’ya rol model olabilirdi. Osmanlı ve İstanbul’a ilgisi olan L. Da Vinci, bir köprü yapmak üzere II. Bayezid’e başvurduğunda gavur addedilerek reddedilmişti. Gentile Bellini’ye portresini çizdiren Fatih, 49 yaşında bir ihanete uğramasaydı, iki dehayı aynı tarih sahnesinde görebilecektik. Ayasofya ve karşısında Leonardo’nun köprüsü… Talihin böylesi de yıldızın parlamadığı anlar olsa gerek. Kitabı zikretmişken Zweig’ın şu sübjektif alıntısını es geçmeyelim: “Mehmet hem dindar ve acımasızdır, hem de hırslı ve sinsidir. O bir yandan oluk gibi kan akıtan, öte yandan Sezar’ı ve Romalıların yaşam öykülerini Latincesinden okuyabilen, eğitimli ve sanatsever biridir. Melankolik bakışlı, sivri burunlu bu adam aralıksız çalışan, atılgan bir asker ve acımasız bir diplomattır. Bütün bu tehlikeli özelliklerinin ardında tek bir amaç vardır: O, gerçekleştirdikleriyle yeni Türk ulusunun askeri üstünlüğünü Avrupa’ya kabul ettirmiş olan büyükbabası Bayezit’ten ve babası Murat’tan daha da başarılı olacaktır. Artık şunu herkes hissetmekte ve bilmektedir: İlk darbe, Konstantin’in ve Justinianus’un krallık tacını süsleyen en son mücevher olan Bizans’a inecektir.” #29042792


Rum Ortodoksları ile Roma Katolikleri arasında cebelleşen din savaşları Kutsal mabet Ayasofya’nın ruhaniyetine ve dolayısıyla bin yıldır yıkılamayan sur Konstantinopol’e büyük zararlar vermişti. Batılı bir yazarın perspektifinden -ki sadece perspektiftir bu- Türkler kısmına geldiğinizde kin ve nefret kokularını hissederseniz. Objektif olduğu iddia edilen en baba yazarlar bile, aba altından sopa gösterir ifadelere yer verirler. Oysa altı kazınacak ne katliamlar vardır ki sadece söz konusu olmayı bekler. Çağın Roması’nın ölüm arenaları bir savaşın dışındaki en büyük caniliklerden biri olsa gerektir. Yine Voyvoda Vlad’ın esir aldığı düşmanlarını kazıklara çıkararak işkenceyle öldürmesi, İşgal ettiği topraklarda köle ticareti yapan Sırp despot George Brankovic katliamları, Ortaçağ Avrupa’sında yakılarak öldürülen cadılar, Pompei kavmini andıran eşcinsel ilişkiler ve karanlık sayılabilecek birçok garabet Fatih’in 15. Yüzyılına tekabül etmişti. Yüzyılın karanlıklarını okurken aynı olayların benzer biçimlerine rastlıyorsunuz ve zihninizde hiçbir şeyin aslında değişmediğini, her vakanın farklı versiyonlarının yaşandığını düşünürken o tekerrür denilen kelimeye iyiden iyiye ikna olurken buluyorsunuz kendinizi… Yeni bir düzeninin ihya olduğu, dünya üzerindeki en yüksek kanun olan İslam’ın tüm küffara ilan edildiği bir devir.


Batılı yazarların gözüyle satırlara şahit olduğunuzda, zihninizdekine zıt bir tablo ile karşı karşıya kalmamanız içten bile değil. Dünden bugüne Türkler için söylenilen “barbar” kelimesi fethin vuku bulmasıyla doğrudan ilişkili. Zweig’ın Yıldızın Parladığı Anlar kitabında ve Montaigne’in Denemeler’inde geçen Konstantinopol’ün fethi, insanlık tarihi için, doğrudan söylenmese bile, bir leke olarak tanımlanır. 6 yıl önce duvarlara yazılan nefret cümlesi gibi. Hümanist olarak bilinen S. Runciman ve A. Toynbee gibi yazarların kin ve nefret kokan satırlarını da ayıklamak gerekir. Kitabının bir bölümünde fethe yer ayıran Zweig’ın düşünceleri, fetih ile ilgili malumatı olmayan bir insanı bile kitaptan uzaklaştırabilir. Kitabı ismiyle müsemma haline getirebilmek için koskoca İstanbul’un fethi, Bizanslılar tarafından açık unutulan bir kapının sonucu olduğuna bağlanılmıştı. Son Zweig okuyuşum olmalıydı.


Bu yönde olan kitap ve makalelerdeki benzer düşüncelere denk geldikçe dönemin Rum tarihçisi Kritovulos’un eseri İstanbul’un Fethi’ne yeniden göz atmayı düşündüm. Malum İstanbul ve fetih 3 sayfayla ders konusu yapıldığından bu konudaki cehaletimizle kalmıştık. Ama öte yandan 1-2 kişiyi her sene 35 kez andığımızda, hatta ayak bastığı yerleri bile ezbere bildiğimizden geriye bakmaya pek de lüzum duymuyorduk, duymadık da zaten. Ta ki böyle bir kitapla tanışıncaya dek… Dönemin tarihçisi Kritovulos’un Fatih’e methiye olarak atfettiği kitabın, birinci kaynak olarak kabul edilen kitaplar arasında olduğunu belirtelim. Mehmet’in emriyle 3 gün süreyle yapılan yağmanın boyutu tüm detaylarıyla anlatılır bu kitapta. Kritovulos Tarihi, fethi ayrıntılarıyla sunarken şehirde oluşan büyük tahribata, tarihi ve sanat eserlerinin yok oluşuna da ayrı bir parantez açar. Şehirdeki yıkımın Fatih’te doğurduğu hüznü de buradan öğreniyoruz. Padişaha armağan edilen bir kitapta, bin yıllık sanat eserlerinin tarihe karıştığına tanıklık eden satırlar, elbette doğruluğu konusunda su götürmez bir yeri icap eder. Fatih’in kudretli ancak hunhar kişiliğini destekleyen düşünceleri de yine Evliya Çelebi’nin seyahatnamesinde görürüz.


Her anını düşünceyle geçiren, dört bir yanı haritalarla, çizimlerle, hesaplamalarla çevrili olan, Bizans surlarının içindeki çatlakları bilecek derecede istihbaratı canlı tutan, Homeros’u, Firdevsi’yi ezbere bilen, zamanını alimlerle geçirmekten şevk duyan bir insanın düşmanlarına karşı olan acımasızlığı?.- ya da alimleri ölüme götürerek başlayan ve nice hadiselerle devam eden despotluk. Lequel?


Nitekim aradan geçen 5 asır 20. yüzyıl dünyasına- ve hatta 21. yüzyıla- bir ışık tutamadı. Bugün tavan ile taban arasındaki uçurum, gelinen nokta hakkında birkaç sayfa yazmayı gerektirir boyutta. 20.yüzyıl koloni ülkelerinin elde ettiği yer altı ve yerüstü kaynaklar, bugün gelinen noktadaki refah düzeyinin aslan payı olmasa bile ekonomik etkisi olarak yadsınamaz. Ortaçağ, İskeletlerden kartpostal yapan Fransa’dan, dünyanın %80’ini işgal eden İngiltere’nin koloniciliğinden çok farklı değildi. Yaşadığımız yüzyıl teknoloji devrinin getirisiyle küreselleşen bir yüzyıl. 70 yılı kapsayan bir geçmişte ülkeler arası anlaşmazlık yeni bir savaşı doğurabilmişken, bugün olası nükleer savaşların yıkımı, haritaların silinmesi demek olduğundan ekonomik çıkarlar daralana, kıvrılana ve en sonunda patlayacak duruma gelene dek savaşların salt ekonomik saldırılar üzerinden planlandığı zaman, işte bu zamanlar. Bir siyasinin açıklaması bile piyasayı yerinden oynatıyorken savaş kelimesinin yüksek sesle konuşulmaya başlanması dünyayı nasıl bir küreselleşme krizinin içerisine sokar siz düşünün. Velhasıl kelam, bu çağ, toprağı kana bulamaktan zevk alan topluluk ’kan’larının devam ettiği, en ufak bir cürümün dünyada yarattığı infial zararlarının hesabı yapılarak devekuşu misali başını toprağa sokan, fakat sıkışıldığında, patlayacak raddeye gelindiğinde asıl nefretin nasıl dışarı çıkacağını izleyeceğimiz yeni bir çağa sahne olacak gibi… İnsanların kendinden olmayanları sömürdüğü, ben ve diğerleri politikasının esas alındığı bugün ve dün dünyasının ‘ilk günü’ bir söz söylenmişti ancak yankısı hiçbir yere ulaşmadı.


*El eman*
“Canınıza ve malınıza hiçbir zarar gelmeyecektir. Şimdi evlerinize gidin ve işlerinizin başına geçin.”


Sultan Murat’ın tahtından feragat etmesiyle 2 yıl tahtta kalan Mehmet, yeniçeri ayaklanmasıyla tahtı tekrar babasına devreder. Küçük yaşta kısa bir stajerlikten geçmesi hem olgunlaşmasına, hem de ilim yolculuğunda geçireceği uzun saatlere zemin hazırlar. Manisa şehzadelik yıllarında Akşemsettin, Molla Gürani ve Molla Hüsrev gibi bilge insanlardan dersler alan Mehmet, tek hayalini ileride kendisini İki cihanın imparatoru yapacak olan planlara adar. Ancak incelikler her zaman çoktur, Şeyhinin dediği gibi, “Sana, seni öğreteceğim.” Cümlesinden yola çıkarak savaş sanatını ilmi merkezli birçok alanda süsleyerek taçlandırır. Çocukluğundan buyana alimlerle sohbet etmeyi alışkanlık haline getiren Mehmet’in kitaplarla da olan ilişkisi, dehasının parçalarından ibaret. Bir hükümdar ki, İbn Rüşt ve Gazali arasındaki tutarsızlık konusunu uzmanlarına tartıştırıyor, matematik ve astronomiye ilgi duyuyor ve sarayda bir kitap projesi başlatıyor. Neler yok ki. El Cezeri - Kitab-ı Hendesiye, İbn Haytam - Perspektif, El Hindi - Optik ve Göz Algısı, İbn Sina - El Kanun, Dede Korkut Hikayeleri, Homer, Mir Ali Şir, Ahmedi, El Razi, İbn Arabi, Füsus ve daha niceleri. Felsefe merakı, tasavvuf sevgisi, bitki merakı, Fatih'in zengin dünyasını gösteren değerlerin sadece bazıları.


“Zaferin sırrı Hz. Peygamber’in izini takip etmektir.” şiarı aydınlığı ve yükselişi açıklayan ana gaye olsa gerekti. İmparatorluğun hüküm sürdüğü toprakların asayiş ve adalet nizamı bunun en büyük göstergesiydi. Kasıtlı yaptığı yanlış imardan dolayı Fatih tarafından kolu kesilerek cezalandırılan bir Rum mühendisin, olayı kadıya şikayet ederek davaya taşıdığı ibretlik bir hadise vardır. Kadı, betonların yerine koyulacağı ancak kesilen bir uzvun geri gelmeyeceğini düşünerek kısas hükmünü verir. Böyle bir durum karşısında gerçek aydınlığı kavrayan mühendis davasından feragat eder. İhtiyaç sahibini ihtiyacına kavuşturan sadaka taşları, insanlar tarafından güvenle açık bırakılan kapılar gibi olağanlıkların o zamanlar için sıradan durumlar olduklarını öğreniyoruz. “Ne hal üzere iseniz öyle yönetilirsiniz” hadisi de toplumun adalet, huzur, ahlak ve refah nizamının bir ödülü olmalıydı. Asıl başarı Fatih’i Fatih yapan gönül sultanlarının dünyasıydı.


“Marifet, bir şehir kurmak kadar onda yaşayanların kalbini de imar etmektir.” Cümlesi, savaşların, kuşatmaların, ölümlerin ve fetihlerin ana gayesiydi. İslam’ın gösterdiği yol dünyaya barış getirmek, halkları zulümlerin pençesinden kurtarmak, adaleti zor kullanmadan göstermekti. Nitekim romanın yazılış gayelerinden birisinin de bu algıyı yıkmak olduğunu düşünüyorum. Azılı, agresif, holigan dönmelerin ismini duymaya bile tahammül edemediği ve duvarlara kazıdığı cümlenin en büyük yanıtı ise kitabın isminde saklı: Dünyanın İlk Günü.


Senyör Alberti’nin seyahatnamelerinde en dikkat çekici bilgilerden biri, farklı milletlerin Osmanlı çatısı altındaki kapsayıcılığının bahis konusu yapılmasıdır. Mehmet’in en önemli adamlarından Veziriazam Çandarlı Halil ve Başhekim Yakup Paşaların Yahudi dönmeleri olduğunu ayırt etmek gerekir. Yeniçeri ocaklarında uygulanan devşirme usulü ve şehirdeki birçok tüccarın ermeni-yahudi kimliğini taşıdığını söylersek, Batılıların yerleştirmeye çalıştığı “Türkler," "Türk İmparatorluğu” ibareleri de bir anlam ifade etmez. Dikkatimi çeken bu husus hakkında Mehmet Metiner’in şu yazısı https://www.yenisafak.com/...aliyye-anlayii-40102 okunmaya ve kitap öznelinde tartışılmaya değer nitelikte.


Hayatın ve ölümün kader inancı olduğuna sıkı sıkıya inanan bir toplum için o yolda şehit olmak, bir asır önceki İstiklal Harbi’nde olduğu gibi ölmeye gitmek demekti. Teslimiyetin ve kulluğun öncüleri zaferin ve zarafetin kapısını aralamışlardı. Fütüvvet ahlakına onlar malikti. Bugün aramızda olan Sabetaycılar, kripto Yahudiler, yarı inançlılar, holigan dönmeler değil…


Fatih, tüm sıfatlarından önce bir azim, bir kararlılık ve bir deha demektir…
"Yerli ve yabancı tarihçiler şu konuda hemfikirlerdir ki 49 yaşında ölen Mehmet on yıl daha yaşasaydı bütün dünya tarihi değişecek, Doğu ve Batı kavramları bugünkü anlamlarını yitirecekti!"


Osmanlılar, 56 gün sonra, Bin küsür yıldır ayakta duran Doğu Roma İmparatorluğu’nu tarih defterinden ebediyen silmişti. Kutlu olsun.
  • Son Sefarad
    8.7/10 (524 Oy)465 beğeni1.375 okunma821 alıntı6,4bin gösterim
  • Karun ve Anarşist
    8.3/10 (1.004 Oy)959 beğeni3.246 okunma3.384 alıntı13,7bin gösterim
  • Efsane
    8.4/10 (2.352 Oy)2.278 beğeni9,5bin okunma4.707 alıntı29,4bin gösterim
  • Mihmandar
    8.7/10 (1.884 Oy)1.993 beğeni7,3bin okunma4.666 alıntı25,4bin gösterim
  • Diriliş
    9.1/10 (1.017 Oy)1.005 beğeni3.668 okunma1.349 alıntı9,8bin gösterim
  • Abum Rabum
    8.6/10 (2.016 Oy)2.025 beğeni5,9bin okunma7,1bin alıntı36,3bin gösterim
  • Bülbülün Kırk Şarkısı
    9.4/10 (1.939 Oy)2.196 beğeni5,8bin okunma7,9bin alıntı39,7bin gösterim
  • Arı Kovanına Çomak Sokan Kız
    8.9/10 (983 Oy)943 beğeni3.870 okunma570 alıntı10,7bin gösterim
  • Şah ve Sultan
    8.5/10 (5bin Oy)5,1bin beğeni21,8bin okunma12,2bin alıntı70bin gösterim
  • Katre-i Matem
    8.4/10 (3.096 Oy)3.372 beğeni15,2bin okunma8,3bin alıntı52,8bin gösterim
624 syf.
·Beğendi·Puan vermedi
Yıllar önce okuduğum bir kitaptı. (yaklaşık 8 9 sene önce). O güne kadar hiç bu kadar akıcı ve merak uyandırıcı bir roman okumadım demiştim kendime. Belki bu çok fazla iddialı bir söylem gibi gelebilir. Ama o zaman için gerçekten öyleydi. Şuan da bu romanın üstüne çıkabilecek eserler bence sayılı.
Yazar 5 senelik araştırmanın, incelemenin ardından İstanbulun Fethini anlatan bu romanı kaleme almış. Yani 5 senede, demlene demlene yazılan bir eser bu. Hacim olarak başta kalın gibi gözükse de, yazarın kurduğu, oluşturduğu dünya o kadar gerçek ki kitap sizi içine çekiyor ve ne zaman bitirdiğinizi anlamıyorsunuz.Hiç tarihi romanlar, kitaplar okumayı sevmeyenlere özellikle bu eseri tavsiye ederim. Bu eserden sonra tarihi romanları seveceklerdir :)

Yazarın bundan sonra yazdığı Osman adlı kitaba da başlamıştım. Hatta 2 kitaptan oluşan serinin ilk kitabıydı Osman. Yarıda bıraktım. Yine aynı yazarın Son Sefarad isimli kitabını aldım, bu sefer bitirebildim :)Benim nezdimde Dünyanın İlk Gününde yazar çıtayı o kadar yükseltmişti ki yukarıda bahsettiğim iki kitabı benim beklentilerimi karşılayamadı. Son Sefarad da mevcut romanların arasında kesinlikle okunabilecek, sürükleyici ve akıcı bir roman ama bu eserin keyfini bana veremedi :)
Toparlamak gerekirse, Dünyanın İlk Günü ne bir şans tanıyın. Sevmezseniz bu incelemenin altına dilediğinizi yazabilirsiniz... :)
624 syf.
·8 günde·Beğendi·9/10 puan
Tarihi içerikli kitapları cok severek okudugum soylenemez, bir sayısalcı olarak tarihleri, savaşları ya da olayların geçtiği yerleri ezberimde tutamadığım için zorlanırım okurken. Beyazıt akman bu tabuyu kıran nadir yazarlardan benim için. Fatih sultan mehmedin Istanbulun fethine kadar olan süreci kronolojik olarak cok guzel bir dille sade herkesin anlayabileceği şekilde çok güzel anlatmış. Okurken sizi tarihi bir kitap dünyasından uzaklaştırıyor. Kitabın devamı var son seferad- imparatorluk 2, onu da aynı keyifle okuyacağımı düşünerek, sizlere de keyifli okumalar diliyorum:)
624 syf.
·Puan vermedi
Fatih’ in hayatına ilgi duyuyorsanız bu kitabı kesinlikle okumanız gerekiyor. İstanbul’un fethi çok güzel bir şekilde anlatılıyor. Ayrıca bir yeniçerinin hayatı da anlatılıyor.
664 syf.
·8 günde·Puan vermedi
Fetih dönemini;şartları, askerin, gayrı müslimin,mollanın ve düşmanın gözünden anlatan diğer tarihi romanlara benzemeyen bir kitap..
Bazı yerlerde biraz uzasa da keyifli bir kitap..Fatihin babası sultan Murat’ın istanbulu kuşatması sırasında küçük kardeşinin taht iddiası ile ayaklanmasına da yer verilmesini isterdim..
İstanbul un fethini son zamanlarda küçümsemeye çalışanlar çıksa da büyük ve zor bir zafer olduğunu bir kez daha gördük..
İkinici kitabı son seferadı bir kaç yıl önce okumuştum açıkçası o beni daha fazla büyülemişti. Belki de ispanyadan kurtarılan yahudi ve müslümanlarla ilgili çok fazla bilgimiz olmadığı içindir.Kesinlikle ilkini okuyanlar devam etsin devamı daha güzel
664 syf.
·6 günde·Beğendi·10/10 puan
Bir Sultanın, bir yeniçerinin ve bir seyyahın gözünden İstanbulun fethi...
Murad oğlu Fatih Sultan Mehmed Han’ın çocukluğundan istanbulun fethine kadar olan dönemin akıcı heyecanlı ve sürükleyici bir şekilde ele alındığı şahane bir eser. Romanla birlikte okursa o günlere gidip surlara saldırıyor gibiydi.
664 syf.
·8 günde·Beğendi·9/10 puan
Tarihi seven biri olarak ben muhteşem buldum.600küsür sayfalık kitap 5-6 günde su gibi akıverdi sanki.Beyazıt Akman bu kitabında da tarih ve sürükleyiciliği bir arada tutmuş.İstanbul’un fethini anlatan bu romanı okurken,kimi zaman kendinizi surların önünde savaşan bir yeniçeri,kimi zaman arka planda verilen aşıklardan bir tanesi,kimi zaman Fatih’in hocalarından,paşalarından biri olarak hayal edeceksiniz...
624 syf.
·4 günde·8/10 puan
2014 Temmuzuydu sanırım... Bir kitapçıda kitapları karıştırıyorum... Bir Kitap gördüm; DÜNYANIN İLK GÜNÜ... Kapaktaki iddialı söz dikkatimi çekti önce; " Osmanlıoğlunun öyküsü hiç böyle anlatılmadı" Sonra İç kapaktaki yazarın Özyaşamını okudum... Beyazıt Akman, 1981, Kastamonu'da doğmuş. Boğaziçi ve ODTÜ'de okumuş.ODTÜ ingiliz Dili ve Edebiyatını 2.likle bitirmiş. 2004’te Fulbright Bursiyeri olarak Amerika’ya gitmiş. 2006’da İngiliz edebiyatı master derecesini almış Sonra ve Illinois State Üniversitesi’nde doktorasını yapmış. Aynı üniversitede İngiliz edebiyatı ve İslam üzerine ders veriyormuş.
Böyle bir özgeçmiş ve hacimli (627 Sayfa) bir tarihi roman... Ne alaka? Dedim... Merakımı yenemedim ve kitabı aldım... İyi ki almışım...
İstanbul'un Fethini anlatan 4-5 roman okumuştum daha önce... Feridun Fazıl Tülbentçi 453 İstanbul'un Fethi , Nizamettin Nazif Tepedenlioğlu’nun Kara Davut, Okan Tiryakioğlu'nun Kuşatma 1453 ve Enver Behnan Şapolyo'nun Fatih İstanbul Kapılarında...
Hem tarihi gerçeklik, hem roman üslubu olarak sanırım en iyisi Beyazıt AKMAN'ın romanı...
Elime aldım ve 3-4 günde bitirdim...
Kitabı bitirdiğimde, dimağımda buruk bir tat vardı... Ve "Bu genç adam, tarihe tasavvufa, felsefeye ve de Avrupa tarihine nasıl oldu da bu kadar vakıf olabildi?" sorusu...
Ve hemen Beyazıt Akman'ın ikinci romanı Son Seferad'ı aldım...
Tarihi Roman'dan hoşlananara DÜNYANIN İLK GÜNÜ'nü öneriyorum...
624 syf.
·Puan vermedi
Kesinlikle okunulması gereken bir tarih kitabı ve bir solukta bitirilecek kitap sayfa sayısına aldanmamalı.İstanbul'un fethini iki taraflı anlatması da çok güzel olmuş.Yazarın alimlere de değinmesi ayrı bir güzel.Bu zamanda böyle tarih kitabı yazar az bulunur.O kadar köklü tarihimiz olmasına rağmen başka ülkelerin Osmanlı ile ilgili arşivlerine muhtaç olmamız acı verici ama.
624 syf.
·16 günde·Puan vermedi
Bir tarihi kitap ne kadar güzel olabilir dedim kitaba başlamadan önce,
övgüleri hak eden bir emekle yazılmış
Beyazıt AKMAN tarihi buram buram bütün detaylarıyla yansıtıyor Avrupa ve Osmanlı kültürlerinin çatışmasını incelemekte İstanbul'un fethi öncesi yapılan bütün hazırlıkları detaylı olarak görme şansınız oluyor kitaptaki her betimleme bunu fazlasıyla gözünüzde canlandırıyor. Osmanlı, savaş ve İstanbul'un fethinin yanı sıra bir aşk hikayesi tanıklık ediyorsunuz Alexander ve Meryem'in aşkı yeni çeri olan İskender'in aşkı...

Mehmet'in hocaları arasındaki diyalogları ki özellikle Mola lütfi ile olan diyaloğu Mehmet'in ne kadar zeki ve iyi bir sultan olduğunu gözler önüne seriyor bundandır ki '' hanlar hanı, Allah'ın insanlar arasındaki Gölgesi ve Ruhu, yerkürenin Hükümdarı, iki karanın ve iki denizin hakimi, doğunun ve batının imparatoru" gibi ünvanlar ile anılmıştır.

Ve şu çıkarımdan bulundum Ne kadar beklersen bekle sen ona gittiğinde o çoktan senden gitmiştir...( Alexander)


Tavsiye edebileceğim güzel eser
624 syf.
·Beğendi·10/10 puan
Bir fetih ancak bu kadar detaylı anlatılabilir. Muhasaradan fethe kadar geçen tüm sıkıntıları yaşıyorsunuz birebir ve fetih gerçekleştiğinde Fatih'in omzundan kalkan yükün sizin de üzerinizden kalktığını hissediyor, derin bir nefes alıyor ve Fatih siz oluyorsunuz.
"Savaş dendiğinde insanlar zafer ve ihtişamı düşünür. Halbuki savaş kandir, pisliktir. Savaş, soğuktan dondugu için kesilen ayaklar, sıcaktan çürüdügü için kokan cesetler, susuzluktan içilen çamurlu sulardir. Savaş ancak zaruri olduğunda haktır. Barbarlık ve gaddarliktan kaç, bilgi ve zekayı yüce bil."
Okuduğum tarih kitaplarından öğrendiğim bir şey varsa o da hiçbir gücün ebediyeti yakalayamadığı. Enaniyet ise sonu yaklaşanların en büyük habercisi...
"Eğer insan yaşadığı sıkıntıların boşuna olmadığına, sıkıntıları Yaratan'in çözümleri de yaratabileceğine inanırsa, kader hic beklenmedik bir şekilde, hiç beklenmedik bir zamanda çözümü insana sunar. Önemli olan çıkan çözümün hayrına inanmaktir; hayra inanan mutlu olur."
"Dünyadaki bütün ağaçlar kalem olsa ,okyanuslar da mürekkep , sonra onların yedi katı kadar daha olsa , Allah'ın sözleri tükenmez..."
“Dostu olan din adamına döndü,’Aynı fikirdeyim Skolaris, Konstantinapol’de papanın külahını görmektense, Sultanın sarığını görmeyi tercih ederim.”
“Bir güneş yüzlü melek gördüm ki alemin mehtabıdır.
O kara sümbülleri aşıklarının ahıdır.
Karalar giymiş mehtaba benzer servi nazı,
Sanki güzellikte Frenk ülkesinin şahıdır.”
Fatih Sultan Mehmet
“Her gün yeni bir gündür.Güneş,kul için doğar,yağmur senin için yağar,yapraklar insan için yeşerir,çiçekler bizim için kokar.Yeryüzü insanoğlunun emrindedir.”

Kitabın basım bilgileri

Adı:
Dünyanın İlk Günü
Alt başlık:
İmparatorluk 1
Baskı tarihi:
Aralık 2011
Sayfa sayısı:
624
Format:
Karton kapak
ISBN:
9789944821964
Kitabın türü:
Dil:
Türkçe
Ülke:
Türkiye
Yayınevi:
Epsilon Yayınları
Baskılar:
Dünyanın İlk Günü
Dünyanın İlk Günü 1453
Dünyanın İlk Günü
Dünyanın İlk Günü İmparatorluk - I
İmparatorluk, Dünyanın İlk Günü ile başlıyor...

Manisa'dan başlayıp İtalya'ya kadar uzanan Gütenberg'den Bellini'ye değin pek çok tarihi simayı bir araya getiren roman Hristiyan Müslüman ilişkilerine ve Doğu-Batı ikilemine dair pek çok şeyi yerinden sarsacak. Şövalyelerle yeniçeriler arasındaki çarpışmalar, nakkaşlarla Venedikli ressamlar arasındaki diyaloglar ve kültürlerle yürekler arasındaki gelgitlerle bezeli bu uzun soluklu aşk ve savaş romanı; çok uzun zamandır eksikliği hissedilen renkli ve görkemli bir imparatorluk panoraması sunuyor. Alexander'ın aşkını Albertini'nin hüznünü ve Mehmet'in azmini film izlercesine, bir solukta okuyacak, bir daha unutamayacaksınız.
(Tanıtım Bülteninden)

Kitabı okuyanlar 2.420 okur

  • Sait Yaşar
  • Ülkü Ateş
  • Ahmet Erdem Yılmaz
  • Emre emre
  • Elif Kübra OĞUZ
  • Bengü Yılmaz
  • 《Aslı》
  • Muhammed Orhun Güneş
  • büşra dalyan
  • Mehmet Hançerkıran

Yaş gruplarına göre okuyanlar

0-12 Yaş
%8.9
13-17 Yaş
%3.2
18-24 Yaş
%26
25-34 Yaş
%26.3
35-44 Yaş
%26.3
45-54 Yaş
%5.7
55-64 Yaş
%2.1
65+ Yaş
%1.4

Cinsiyetlerine göre okuyanlar

Kadın
%51.6
Erkek
%48.2

Kitap istatistikleri

Okur puanlamaları

10
%40 (352)
9
%24.8 (218)
8
%17.9 (157)
7
%5.6 (49)
6
%1.8 (16)
5
%1.3 (11)
4
%0.5 (4)
3
%0.1 (1)
2
%0
1
%0.6 (5)

Kitabın sıralamaları