Hannah Arendt

Hannah Arendt

Yazar
8.4/10
60 Kişi
·
191
Okunma
·
98
Beğeni
·
4.475
Gösterim
Adı:
Hannah Arendt
Unvan:
Alman Siyaset Bilimci, Yazar
Doğum:
Hannover, Almanya, 14 Ekim 1906
Ölüm:
New York, Amerika Birleşik Devletleri, 4 Aralık 1975
Hannah Arendt (14 Ekim 1906 - 4 Aralık 1975), Alman siyaset bilimcidir. Çoğu kişi tarafında felsefeci olarak da bilinmekle birlikte, kendisi felsefenin "bireyin kendisi"ne dair sorunlarla uğraştığını söyleyerek bu sıfatı reddetmiştir. Siyaset bilimci olarak tanımlanmayı istemesinin sebebi çalışmalarının "tekil olarak insana değil, dünyada yaşayan ve dünyayı kaplayan insanlığa" odaklanmış olmasıdır.

Biyografi

Arendt, o zamanlar bağımsız bir şehir olan Aşağı Saksonya'nın Linden şehrinde (şimdiki Hanover'in bir parçası), seküler bir Yahudi ailenin çocuğu olarak dünyaya geldi ve Königsberg (hayranı olduğu Immanuel Kant'ın şehri, bugünkü adı ile Kaliningrad) ile Berlin'de büyüdü.

Martin Heidegger ile birlikte Marburg Üniversitesinde felsefe çalışan Arendt'in onunla uzun, fırtınalı romantik bir ilişkisi oldu. Bu ilişki, Heidegger'in Nazisempatisi yüzünden zaman zaman eleştirilmiştir.

Heidegger'den ayrıldığı dönemlerden birinde Heidelberg'e taşındı ve orada varoluşçu felsefeci Karl Jaspers'in danışmanlığında Aziz Augustine'in düşüncesinde aşk kavramı üstüne bir tez yazmaya başladı.

Arendt'in tez çalışması 1929 yılında yayınlandı ancak 1933 yılında Yahudi olduğu gerekçesi ile gerekli hocalık niteliklerine sahip olmadığı belirtilerek Alman üniversitelerinde ders vermesi engellendi. Bunun üzerine Paris'e kaçan Arendt orada edebi eleştirmen ve Marxist gizemci Walter Benjamin ile tanışıp onunla dost oldu. Fransa'da kaldığı süre boyunca Yahudi göçmenlere yardım ve destek sağlamaya çalıştı.

Ancak Fransa'nın II. Dünya Savaşı sırasında savaş ilan etmesi ve Alman askeri kuvvetlerinin Fransa'nın bazı bölgelerini işgal etmesi sonucunda Yahudilerin toplama kamplarına gönderilmesinden ötürü Fransa'dan da kaçmak zorunda kaldı. 1940 yılında Alman şair ve felsefeci Heinrich Blücher ile evlendi.

1941 yılında kocası ve annesi ile birlikte, ona ve yaklaşık 2500 Yahudi göçmene yasadışı vize veren Amerikalı diplomat Hiram Bingham IV yardımı ileABD'ye kaçan Arendt New York'taki Alman-Yahudi topluluğun aktif bir üyesi oldu ve haftalık Aufbau için yazılar yazdı.

II. Dünya Savaşı bittikten sonra Heidegger ile ilişkisini sürdürdü ve Almanya'nın Nazilerden arındırılması etkinliklerinde onun lehinde tanıklık etti. 1950 yılında Amerika Birleşik Devletleri'nin doğal vatandaşı ve 1959'da da Princeton Üniversitesi'ndeki ilk tam kadrolu kadın profesör oldu.

1975 yılında, 69 yaşında hayata gözlerini yumduğunda Annandale-on-Hudson, New York'ta kocasının uzun süre ders vermiş olduğu Bard Koleji'nin mezarlığına gömüldü.

Eserleri

Arendt'in eserleri iktidar, politikanın özneleri, otorite ve totaliterlik ile ilgilidir. Çalışmalarının çoğunda eşitler arasındaki kolektif politik eylem ile eşanlamlı olan özgürlük kavramının doğrulanmasına odaklanmıştır

"Politikanın bittiği yerde özgürlük başlar" şeklindeki libertaryan var sayıma karşı çıkan Arendt, özgürlüğü kamusal ve birlikteliğe dair bir kavram olarak temellendirir, buna dair antik Yunan şehir devletleri, Amerikan kasabaları, Paris Komünü, 1960lı yıllardaki toplumsal özgürlük hareketleri ve başka alanlardan örnekler sunar.

En önemli eserlerinden biri İnsanlık Durumu (1958) olup, bu eserinde emek, iş ve eylem arasındaki farkları ve bu farkların yol açtığı önemli sonuçları kışkırtıcı şekilde ortaya koyar. Politik eylem teorisini bu eserinde iyice detaylandırır.

İlk büyük eseri olan Totaliterizmin Kökenleri isimli kitapta Komünizm ve Nazizmin kökenlerini ve bunlarla antisemitizm arasındaki bağlantıları incelemiştir. Bu kitabı epey tartışmaya yol açmıştır çünkü kimilerine göre bağdaştırılamayacak iki konuyu kıyaslamaya kalkışmıştır.

Daha sonra Eichmann in Jerusalem isimli kitaba dönüşecek Eichmann davasını The New Yorker dergisinde anlatırken kötülüğün temel ve kökten bir şey mi yoksa basitçe insanların banalitesinin -- sıradan insanların diğerlerinin emirlerine uyma ve eylemlerinin ya da eylemsizliklerinin sonuçlarını düşünmeksizin çoğunluk görüşüne itaat etmelerinin bir sonucu olup olmadığı sorusunu sormuştur.

Son kitabı The Life of the Mind öldüğünde yarım kalmıştır ancak günümüzde mevcut hali ile hala okunmaktadır.

Yaşamak ya da ölmek

2006 yılında Eugene McCarraher şunları yazmıştır:

"1962'nin güneşli Mart sabahlarından birinde Hannah Arendt'i taşıyan bir taksi Central Park'a doğru hızlanırken bir kamyonla çarpıştı. Gözlerini ambulansta açan Arendt kollarını ve bacaklarını hareket ettirdi, gözlerini yuvarladı, tarihleri, şiir mısralarını ve telefon numaralarını sayarak hafızasını test etti. Daha sonra yakın arkadaşı Mary McCarthy'ye olayı şöyle aktarmıştır: "kısa bir süreliğine yaşam ya da ölüm kararının bana bağlı olduğunu düşündüm." "Ölümün korkunç olmadığını düşünse de" aynı zamanda "hayatın epey güzel olduğunu ve sevdiğini" düşünmüştü.

Ödülleri

1975 Sonning Ödülü
Bir grubun “suçluluk duygusu ve mazoşizmi, toplumun diğer bir kesiminin adalet adına silaha sarılmasına izin veriyorsa”, bu yanlıştır.
Bayard Rustin
Dünün üzüntüleri ve yarının endişeleriyle donatılmış bir kalpten, bugün için bir şey bekleme...
Dostoyevski günlüklerinin bir yerinde, Sibirya'daki onlarca katil, tecavüzcü ve soyguncudan bir tanesinin bile hata yaptığını kabul ettiğini görmediğini söyler.
Eğer istemem kaçınılmaz bir zorunluluksa, neden iradeden bahsetmem gereksin ki?
Hannah Arendt
Sayfa 273 - İletişim yayınları
99 syf.
·3 günde·Beğendi·8/10
'Pentagon Belgeleri' adıyla anılan belgeler, 1971 yılında ABD'de bir gazetede yayımlanınca savaşla ilgili çoğu şeyin
halktan gizlendiği anlaşıldı. Bu kitapta, Amerika'nın Vietnam savaşı özelinden kamuoyunun nasıl yönlendirilebileceğini
anlatmaya çalışıyor.

Kamuoyuna aktarılan bilgiler ne kadar doğru? Ya da aktarılan bilgilerin doğru ve yanlış oranları ne kadar? Hükümetler yalan
söyler mi, söylerse niçin söyler? Ölen asker ve sivillerden hükümetler kazanç sağlar mı? gibi çeşitli sorular eşliğinde
'Siyasette Yalan' işleniyor. Ama yine belirtmekte fayda var ki, kitap 1970'lerin ortasında yazılmış ve Vietnam savaşı
merkezli bir yapıya sahip. Bir makale olarak çıkıp, daha sonra kitap haline getirilmiş.

Yalanlar çoğu zaman insanı doğrulardan daha fazla cezbeder. Her toplum kendi içinde yalanlar ve doğrular arasında kalabiliyor. Ve çoğu zaman egemen güç veya gücü elinde bulunduran kesimler 'yalanlar' ve 'doğrular' arasında kendi düşünceleri doğrultusunda toplumu yönlendirebiliyor ve istedikleri kararı çıkartma gücüne de sahip olabiliyorlar.

ABD, Türkiye veya dünyanın herhangi bir yerinde, alfabeler farklı olsa da yalanlar üzerinden insanlar kandırılmıyor mu?
Çünkü "yalancı toplumun tüketimine sunacağı hikayesini hazırlarken, hikayesinin inandırıcı olmasına özellikle dikkat etmiştir (s:15). diyor yazar.

Siyasette yalan özellikle savaş sürecinde iki boyutta olabiliyor. Birinci boyutu düşmanları hedef alması, yanlış bilgi aktarımı;
ikincisi ise iç siyasete yönelik, içerde kimsenin o savaş ve gerçekler hakkında bilgi sahibi olmasının engellenmesi, haberlerin yayılmasının yasaklanması ya da yine gücü elinde bulunduranlar tarafından verilen kadar haberlerle vatandaşların bilgilendirilmesi.

Hannah Arendt'in Siyasette Yalan adlı bu kitabında olaylar, ABD'nin Vietnam savaşı öncesi ve sonrasında iç kamuoyuna anlatılmayan bilgilerin daha sonra açığa çıkması
üzerinden kurgulanmıştır.

Vietnam savaşı ekseninde ABD'de yaşanan siyaset ve medyada yaşanan görüş, tartışma, bakış açılarını kendi zaman dilimi içinde anlatmaya çalışıyor. Konu bize uzak gözükebilir ama yaşanan olaylar hiçte yabancı değil. Ülkeler, isimler farklı da olsa bu coğrafyada da buna benzer şeyler yaşanmıyor mu?

Güney Vietnam ve Laos, Kuzey Vietnam olacak mı? Kuzeyin güdümüne yani komünizm etkisine girecek mi? Komünizm yayılır mı? ABD komünist olur mu?
Buradan Amerika çıkarları ne kadar etkilenir. Amerika'nın çıkarlarının bu coğrafaya da etkilenmemesi için ne yapabiliriz? Askeri müdahele sonuna kadar sürdürüldüğünde kazanma durumu nedir? Ya da ne kadar ölü ABD askeri geri dönüş için kırmızı çizgidir? ABD içinde Vietnam savaşını nasıl
anlatacağız veya neler anlatmamız gerekir gibi sorular kamuoyunu yönlendirmek ve yanıltmak için kullanıldığı ancak bu belgeler açıklandığında ortaya çıkıyor.

Bir de propagandanın yeni adı olan 'halkla ilişkiler'i devreye sokup, iç kamuoyundan bazı şeylerin gizlenmesi hem kamuoyu baskısını dindirmek hem de dış ülke nezdinde oluşabilecek olumsuz imaj açısından önemli bir konu.

Vietnam'ı coğrafi olarak, kültür olarak, halk olarak, 'fakir ve küçük bir ülke' olarak gören 'büyük güç', kendi oluşturduğu o büyük güç 'mit'i içinde kendi kazdığı kuyuya düşmesini okuyacağız.


Küçük ve kapsamlı kitabın son bölümünde ise 'medyanın gücü', 'basın özgürlüğü' gibi kavramlarla, hükümetlerin bazı belgeleri 'gizli' ya da 'saklı' yapsa bile içerden bu olaylara tepki verebilecek kişilerin 'sızdırması' sonucu olayın ortaya çıkmasını okuyacağız.

Kitap 65 sayfadır. Diğer kısım ise "Cathy Caruth" tarafından bu kitapla ilgili makaleyi içerir. Kitabın 1970'li yıllarda yazıldığını unutmadan okumak gerekiyor. O zamanlar dünya şartları bilerek okuyup, ona göre tahlil etmekte fayda var.

Siyasette Yalan, şu an da bile ülkemiz açısından hiçte yabancısı olmayan bir cümledir. Belki Batılı hakların garibine gidebilir ama ülkemizde bir günlük zamanın büyük çoğunluğu zaten 'yalan' üzerine geçiyor. Siyaset başlı başına 'yalanın merkezi' ve hatta 'yalan rüzgarı' olmuş. O yüzden ABD'nin Vietnam özelinde ya da daha yakın tarihli dersek 11 Eylül 2001 veya çok daha yakın tarihli Irak ve Suriye'ye saldırması yine o 'yalan siyasetin' bir sonucudur.

Peki, bu yalan siyasetin sebebi nedir dersek kendimize şöyle bir durumla karşı karşıya kalabiliyoruz: Sömürgecilik ve ben merkezli güç anlayışı diyebiliriz.

Kitabın 2.Bölümünde Cathy Caruth, 'Yalan ve Tarih' adlı makalesi ile 'Hannah Arendt' cümlelerini aydınlatmaya, derinlik katmaya çalışıyor. Bu kısımda Hannah Arendt'in diğer kitaplarına da atıf yaparak tüm kitaplarının toplamından genel bir yargı ile makalesini oluşturmuş. Elde ettiği bilgiler ile genelden özele bir durum tespiti ile 'yalan' ve 'siyaset' cümlesini tartışıyor.

İmaj yaratma ile hem kamuoyuna kendilerini anlatmak hem de kendi içlerinde kendilerinin buna inanmasını sağlamak için modern adı 'halkla ilişkiler' olan propaganda kullanılmaktadır diyor. Bir de 'sorun çözücüler' adı altında 'entellektüel ve oyun teorisi yoluyla' ülkenin imajı için yalan söylemekten, olayları çarpıtmaktan çekinmeyecek kişilerin varlığından bahsediyor.

Burada 'sorun çözücüler' kavramını irdeleyip, yani devletin siyaset teorisyenlerinin olayın 'ana omurgasını' oluşturduğunu çünkü bunların "ülkeleri için değil, ülkelerin 'imajı için'
yalan söylemektedirler" diyerek olayı farklı açıdan irdelemektedir.

Örneğin, bize çok tanıdık hatta Vietnam ismini çıkartıp herhangi bir ülke adı koyduğumuzda, Amerikan sorun çözücülerin hiçbir zaman değişmediğini görmekteyiz. Savaşın esas amacının 'Güney Vietnam halkının kendi geleceğini tayin etme hakkına kavuşmasını sağlamalı" Bu cümle zaten herşeyi açıklamıyor mu?


Irak'a ve en yakın zaman dilimi içinde Suriye'ye 'Arap baharı' adı altında esasında 'Büyük Ortadoğu Projesi'nin bir parçası olarak 'Suriye halkının kendi geleceğini tayin etme hakkına kavuşmasını sağlamak' amacıyla ülkede kan, zulüm, göç, insanlık dışı uygulamalar yapılmadı mı?

'Güney Vietnam'ı çıkarın yerine 'Suriye' yazdığınızda diğer cümle açısından değişen bir şey olmadığını göreceksiniz. Esasında olayın tepesinde 'imaj yapıcılar' ile 'sorun çözücüler'in kendi düşünce ve çıkarları doğrultusunda hükümetler üzerinde baskı kurarak bazı şeyleri gizleyip sonradan 'yalan' olduğu ortaya çıkan düşünceler üzerinden toplumu hizaya sokma amacı peşinde koşmaları anlatılıyor.

Ya da benim anladıklarım bunlar.

Ezcümle: Tavsiye ederim. Okuduğum kitap Sel Yayıncılık, Birinci Basım, Mart 2018 tarihli.
320 syf.
·23 günde·Beğendi·8/10
İnsanlığa karşı işlenen toplu kıyım ve katliamlara baktığımızda; bu filleri işleyenlerin büyük çoğunlukla bir siyasi organizasyonun teşviki ile gerçekleştirdiğini görmekteyiz. Bu fiillerin işlemesinde bir bilinç, realist bir fikir veya insani bir nüve bulmak neredeyse imkansız. Daha çok ideolojik, etnik ve inanç temeli kollektif bir suç makinasının işlediğini görmekteyiz. Ve genellikle o atmosferin toz dumanın her şeyin muğlaklaştırı.

Dünyadaki toplumlarının duyarsız olmaları veya bir anlamda bu durumlara rıza göstermeleri sonucu bu yıkımları geride bırakmışlardır.

Hannah Arendt, “Kütülüğün Sıradanlığı” kitabında bu konuları irdeliyor. Her ne kadar kitap, Alman Nazi katliamlardan sorumlu ve bu katliamların bilfiil uygulayan Adolf Eichmann’nın; İsrail devleti tarafında 1960 yılında Brezilya’da kaçırarak İsrail’de yargılamasını esas alsa da, suç, adalet, insan hakları, soykırım, totaliter devlet, siyaset kurumu vb konularda geniş bir sorgulamaya davet ediyor.
A. Eichmann davası yaklaşık iki yıl sürdü. Bu süre zarfında 6 milyon yahudi katliamında geriye kalan tanık, kanıt ve belgeler mahkemeye sunuldu. Bir rapor mahiyetini de taşımaktadır. Ve neticesinde mahkeme, Eichmann’nı ölümle cezalandırdı.
Mahkeme boyunca Eichmann hep kendini, emir ve yasalara göre hareket ettiğini savundu. Bu suçlamaları doğrudan bir muhatabı olmadığını, en büyük şansızlığını Alman Hitler rejimi için de bulunduğunu savundu. Halbuki nazi rejimin Avrupa genelinde yahudi sürgün ve ölüm kamplarında sorumluydu. Başta Avusturya, Çek cumhuriyeti, Macaristan, Sırbistan, Bulgaristan ve daha bir çok bölgede adeta yahudi ve çingeneleri başına gelen her olaylardan birinci derece sorumlusuydu. Buna rağmen bütün faşist diktatör uşakları gibi kendini insanlara yardım eden ve işleri kolaylaştıran olarak gösterme çabası içerinde olmayı ısrar etmişti.
Hannah Arendt, bu durumu “kötülüğün sıradanlığı” olarak kavramlaştırmıştır.
Kitabın en önemli özeliği, bütün yapılara karşı eşit mesafeli olmasıdır. Adeta bu yargılamaya bir hakem gözüyle bakmaktadır. Yeri geldiğin de İsrail devletinin eleştirmekte, yeri geldiğinde Alman devletini eleştirmekte, yeri geldiğinde mahkeme heyeti ve yargılama usulüne karşı görüşünü belirmekten de geri kalmamıştır.
Bu yüzde insanlığa karşı işlenen olay ve olgulara yaklaşım için adeta bir manifestodur. Aslında gelişebilecek toplum kıyım ve katliamlara karşı emsal teşkil eden bir metindir.
Kitapla birlikte;
-Nürnberg mahkemeleri filmi ile Generation war mini dizisini izlemenizi tavsiye ederim..
320 syf.
·18 günde·10/10
Hannah Arendt, Nazi Komutanı olan Otto Adolf Eichmann üzerinden, düşüncenin önemini açımlıyor. Bir toplumda düşüncesizliğin, toplumsal gelenek halini almasıyla o toplumun nerelere evrilebileceğine dair Hitler Almanyası, Arendt için bir örnek oluşturur. Buna göre "insanlar, kendi başlarına düşünmekten vazgeçerlerse, yapmaları istenen şeyleri sorgulamadan uygularlarsa nasıl bir "Hitler" yaratabilirler," işte bu eser bunu açımlıyor. Peki nasıl?
Dönemin Almanya'sında Hitler'in sözü harfiyen uygulanır hale gelmişti; artık yasa, Hitler'in söylediği şeydi. Örneğin, kendisine, "insanları öldür"me emri verildiğinde Eichmann, bunu hiç sorgulamadan kabul etmişti. Yargılandığı İsrail mahkemesindeki savunmasında ise kendisinin bir çarkın dişlisinden başka bir şey olmadığını, kendisinin özel olmadığını, bu görevi yerine getirmeseydi kolaylıkla başkalarının bu iş için ayarlanabileceğini söyledi. Bu tarz savunmalar, birçok Nazi komutanı tarafından öne sürülür. Oysa yetenekleri öyle özeldir ki, onların yerine bir başkasını bulmak imkansızdır. Ayrıca insanlar, direnişe de geçebilirler ve emre başkaldırabilirler. Oysa bu yolu hiç seçmemişlerdir. Bu duruma Arendt'in cevabı; #42233955
Siyaset ile ilgilenmeyenler için biraz sıkıcı olabilir ancak dönemi anlamak ve "düşüncesizliğin bedeli"ni görmek açısından okunmasının elzem olduğunu düşünüyorum.
104 syf.
·13 günde·Beğendi·8/10
H. Arendt kitabini Vietnam Savasinin oldugu bir donemde ve 68 kuşağı gençliğinin üniversitelerde bir seyleri degistirmek icin yaptiklari eylemleri baz alarak şiddeti konu edinmiş. Bu amacla iki tur siddet ayrimina girmis. Birincisi: " kosullarin değişebileceği yonunde bir suphe varsa ancak buna rağmen kosullar degismiyorsa" ortaya çıkan hiddetin eyleme dönüşmüş hali şiddet. Bunu şöyle aciklamis kendileri: kesin bazi durumlarda (argüman ya da konuşma olmaksızın ve sonuçlar hesaplamaksızın eylemenin) adaletin terazisini yeniden dengelemenin tek yolu oldugugudur.
İkincisi: temelleri sarsilan iktidarin başvurduğu şiddet.
H. Arendt siddetin aracsalligina vurgu yapmis ve amacinin
şiddetin dogasini sorgulatmak oldugunu kitap boyunca dile getirmistir.
Bu tarz kitap okumayi sevenler icin gercekten tatmin edici bir kitap oldugunu soyleyebilirim. iyi okumalar
320 syf.
·Beğendi·9/10
Özgün ve Çağdaş bir felsefeci,filozof olan Arendt, Yahudi olmasına rağmen insanlığın anlından hiçbir zaman silinmeyecek bir kara leke olan bu soykırımı en başından sonuçlanana kadar oldukça objektif bir bakış ile yazmış..
Eichmann Yahudi soykırımın mimarında sarsıcı bir yapıt...
dönemine ait bir gözle bakarak okumak da fayda var... ben pek objektif bulmadım
tavsiye üzerine alıp bir kenara bırakmıştım çok sonraları elime geçti parça parça okudum tavsiye eder miyim :) bilmiyorum
320 syf.
·Puan vermedi
Yahudi soykırımı, buna neden olan olaylar, soykırımı yapanın yargılanması. Oldukça sıkıcı bir kitap ama bitirmeyi başardım sonunda. Sürüklemese de gidiyor.
320 syf.
·182 günde·9/10
Hayatımda yaptığım en güzel şeylerden biri de bitirme ödevimi “Hannah Arendt ve Şiddet” üzerine yazmaktı.
Burada anlatarak büyüyü bozmak istemiyorum alın okuyun, okutun. 🤓
104 syf.
·166 günde·9/10
Şiddet nedir?
Şiddet yalnızca fiziksel midir?
Birine bağırmak da şiddete girer mi?
Peki ya birini aslında yapmak istemediği bir şeyi yapması için zorlamak? Ya da istemediği halde istediğine inandırmak, kandırmak?

İnsanın var oluşundan bu yana şiddet vardır ve tahmin edemeyebileceğimiz pek çok şey şiddet olarak tanımlanabilir.

Hannah Arendt’ın muhteşem kaleminden...
99 syf.
·1 günde·10/10
Siyasette "her şeye kadirlik imajı"nın sistematik yalanlar kullanarak yaratılması ve bu imaj için göze alınan "vahşet"i görmek için okuyunuz. Modern dünyanın temelinde ne var diye merak edenler bu kitabı okuyunca "kandırma"yı yani hakikati dışlayan işaretleri görebilirler. Muhteşem bir eser, bir başucu kitabı.

Yazarın biyografisi

Adı:
Hannah Arendt
Unvan:
Alman Siyaset Bilimci, Yazar
Doğum:
Hannover, Almanya, 14 Ekim 1906
Ölüm:
New York, Amerika Birleşik Devletleri, 4 Aralık 1975
Hannah Arendt (14 Ekim 1906 - 4 Aralık 1975), Alman siyaset bilimcidir. Çoğu kişi tarafında felsefeci olarak da bilinmekle birlikte, kendisi felsefenin "bireyin kendisi"ne dair sorunlarla uğraştığını söyleyerek bu sıfatı reddetmiştir. Siyaset bilimci olarak tanımlanmayı istemesinin sebebi çalışmalarının "tekil olarak insana değil, dünyada yaşayan ve dünyayı kaplayan insanlığa" odaklanmış olmasıdır.

Biyografi

Arendt, o zamanlar bağımsız bir şehir olan Aşağı Saksonya'nın Linden şehrinde (şimdiki Hanover'in bir parçası), seküler bir Yahudi ailenin çocuğu olarak dünyaya geldi ve Königsberg (hayranı olduğu Immanuel Kant'ın şehri, bugünkü adı ile Kaliningrad) ile Berlin'de büyüdü.

Martin Heidegger ile birlikte Marburg Üniversitesinde felsefe çalışan Arendt'in onunla uzun, fırtınalı romantik bir ilişkisi oldu. Bu ilişki, Heidegger'in Nazisempatisi yüzünden zaman zaman eleştirilmiştir.

Heidegger'den ayrıldığı dönemlerden birinde Heidelberg'e taşındı ve orada varoluşçu felsefeci Karl Jaspers'in danışmanlığında Aziz Augustine'in düşüncesinde aşk kavramı üstüne bir tez yazmaya başladı.

Arendt'in tez çalışması 1929 yılında yayınlandı ancak 1933 yılında Yahudi olduğu gerekçesi ile gerekli hocalık niteliklerine sahip olmadığı belirtilerek Alman üniversitelerinde ders vermesi engellendi. Bunun üzerine Paris'e kaçan Arendt orada edebi eleştirmen ve Marxist gizemci Walter Benjamin ile tanışıp onunla dost oldu. Fransa'da kaldığı süre boyunca Yahudi göçmenlere yardım ve destek sağlamaya çalıştı.

Ancak Fransa'nın II. Dünya Savaşı sırasında savaş ilan etmesi ve Alman askeri kuvvetlerinin Fransa'nın bazı bölgelerini işgal etmesi sonucunda Yahudilerin toplama kamplarına gönderilmesinden ötürü Fransa'dan da kaçmak zorunda kaldı. 1940 yılında Alman şair ve felsefeci Heinrich Blücher ile evlendi.

1941 yılında kocası ve annesi ile birlikte, ona ve yaklaşık 2500 Yahudi göçmene yasadışı vize veren Amerikalı diplomat Hiram Bingham IV yardımı ileABD'ye kaçan Arendt New York'taki Alman-Yahudi topluluğun aktif bir üyesi oldu ve haftalık Aufbau için yazılar yazdı.

II. Dünya Savaşı bittikten sonra Heidegger ile ilişkisini sürdürdü ve Almanya'nın Nazilerden arındırılması etkinliklerinde onun lehinde tanıklık etti. 1950 yılında Amerika Birleşik Devletleri'nin doğal vatandaşı ve 1959'da da Princeton Üniversitesi'ndeki ilk tam kadrolu kadın profesör oldu.

1975 yılında, 69 yaşında hayata gözlerini yumduğunda Annandale-on-Hudson, New York'ta kocasının uzun süre ders vermiş olduğu Bard Koleji'nin mezarlığına gömüldü.

Eserleri

Arendt'in eserleri iktidar, politikanın özneleri, otorite ve totaliterlik ile ilgilidir. Çalışmalarının çoğunda eşitler arasındaki kolektif politik eylem ile eşanlamlı olan özgürlük kavramının doğrulanmasına odaklanmıştır

"Politikanın bittiği yerde özgürlük başlar" şeklindeki libertaryan var sayıma karşı çıkan Arendt, özgürlüğü kamusal ve birlikteliğe dair bir kavram olarak temellendirir, buna dair antik Yunan şehir devletleri, Amerikan kasabaları, Paris Komünü, 1960lı yıllardaki toplumsal özgürlük hareketleri ve başka alanlardan örnekler sunar.

En önemli eserlerinden biri İnsanlık Durumu (1958) olup, bu eserinde emek, iş ve eylem arasındaki farkları ve bu farkların yol açtığı önemli sonuçları kışkırtıcı şekilde ortaya koyar. Politik eylem teorisini bu eserinde iyice detaylandırır.

İlk büyük eseri olan Totaliterizmin Kökenleri isimli kitapta Komünizm ve Nazizmin kökenlerini ve bunlarla antisemitizm arasındaki bağlantıları incelemiştir. Bu kitabı epey tartışmaya yol açmıştır çünkü kimilerine göre bağdaştırılamayacak iki konuyu kıyaslamaya kalkışmıştır.

Daha sonra Eichmann in Jerusalem isimli kitaba dönüşecek Eichmann davasını The New Yorker dergisinde anlatırken kötülüğün temel ve kökten bir şey mi yoksa basitçe insanların banalitesinin -- sıradan insanların diğerlerinin emirlerine uyma ve eylemlerinin ya da eylemsizliklerinin sonuçlarını düşünmeksizin çoğunluk görüşüne itaat etmelerinin bir sonucu olup olmadığı sorusunu sormuştur.

Son kitabı The Life of the Mind öldüğünde yarım kalmıştır ancak günümüzde mevcut hali ile hala okunmaktadır.

Yaşamak ya da ölmek

2006 yılında Eugene McCarraher şunları yazmıştır:

"1962'nin güneşli Mart sabahlarından birinde Hannah Arendt'i taşıyan bir taksi Central Park'a doğru hızlanırken bir kamyonla çarpıştı. Gözlerini ambulansta açan Arendt kollarını ve bacaklarını hareket ettirdi, gözlerini yuvarladı, tarihleri, şiir mısralarını ve telefon numaralarını sayarak hafızasını test etti. Daha sonra yakın arkadaşı Mary McCarthy'ye olayı şöyle aktarmıştır: "kısa bir süreliğine yaşam ya da ölüm kararının bana bağlı olduğunu düşündüm." "Ölümün korkunç olmadığını düşünse de" aynı zamanda "hayatın epey güzel olduğunu ve sevdiğini" düşünmüştü.

Ödülleri

1975 Sonning Ödülü

Yazar istatistikleri

  • 98 okur beğendi.
  • 191 okur okudu.
  • 23 okur okuyor.
  • 566 okur okuyacak.
  • 2 okur yarım bıraktı.

Yazarın sıralamaları