Giriş Yap

Laurent Seksik

Yazar
8.4
68 Kişi
Unvan
Doktor-yazar
Doğum
Nice, 1962
Yaşamı
1962 doğumlu Laurent Seksik doktor-yazar. Onun tıp öğrenimini sonra Hastane Stajyer oldu. Radyoloji, ihtisas bir parçası olarak, Pariste Fakültesinde Asistan olarak atandı. O Paris Hastaneleri Broussais-Hotel Dieu bir Yardımcısı olarak çalıştı. 1999 yılında ilk romanı prestijli Alman yayınevi Rowolt dahil olmak üzere bir düzine dile çevrilmiş Kötü Düşünceler (JC Lattes, Pockett), yayınladı. 2004 yılında ikinci romanı yayımlanan La Folle Histoire (JC Lattes), Fiyat Littre . . Onun clinicat bitirdikten sonra, parantez içinde tıp uygulamaları koyar. O gittikçe oldu editörü ile öğrenci Figaro Lamartiniere editörü, tekne-Kitap editörü tarafından yayınlanan,. Edebiyat eleştirmeni işaret onun edebi programı, 3 yıldır çalışan I-TV , Sonsöz . 2006dan beri Lawrence Seksik tıp ve edebiyat arasında bölünür. 2006 yılında, o üçüncü romanı 2008 yılında Danışma (JC Lattes, Pockett), daha sonra, bir biyografisini yayınladı Albert Einstein (Gallimard Folio). 2010 yılında Lawrence Seksik yaşam son 6 ay anlatan bir roman yayımlar Stefan Zweig onun intihar önce. "Son Günleri Stefan Zweig , "50.000 kopya sattı ve yedi dile çevrildi. Yazar sahne uyarlaması yazdı. Bu mise-en-scene Gelas Gerard Eylül 2012, yılında, Montparnasse tiyatroya yükselecek. Seksik Lawrence Eylül 2011de Flammarion tarafından yayınlanan beşinci romanı, yayınlanan oğlu The Legend of . .

İncelemeler

Tümünü Gör
170 syf.
·
8 günde
·
Beğendi
·
8/10 puan
GÜNBATIMININ IŞIĞINDA BİR YOLCULUK: ‘’Stefan Zweig’ın Son Günleri’’
Bir Dipsiz Derinliğe Doğru Giden Son: Brezilya Günlükleri… Lotte’nin Eşi Zweig’a Nazi zulmünden kaçıp Brezilya’ya geldiklerinde söylediği cümle; “Galiba burası bize iyi gelecek. Muhteşem bir yer. Onca yolculuğun ardından kendinizi toparlayacağınıza, kendinizi yeniden yazmaya vereceğinize eminim… Yaşlılık günlerimizi geçireceğimiz yer burasıdır belki de…” 1941 yılının Eylül ayında kendi ülkesinden kilometrelerce uzaklıktaki bir ülkede, iki yıllık evli olduğu taze eşi Lotte, böyle umut aşılıyordu Zweig’a… Lotte’nin pembe düşler kurduğu bu cennet köşesi ülke Brezilya, bu ikilinin son durağı olacaktı… ‘’Bir İntiharın Anatomisi’’ni incelemeye başlayalım… Kitabın başlarında Brezilya’nın doğası öyle güzel tasvir edilmiş ki, Avrupa’daki Nazi cehenneminden kurtulup okyanusun öbür ucuna geçmeyi başaran Zweig ve eşi Lotte adeta yeşil vadiler ülkesi Brezilya’ya gelerek Dünya içindeki cennete ulaşmışlardır. Avrupa’daki dehşetin boyutları düşünüldüğünde okyanusun diğer ucundaki bu doğa harikası Brezilya, bir cennet köşesi olarak karşılarında durmaktadır. Distopikleşen Avrupa kıtasından bir Ütopyaya - Brezilyaya - gelmişlerdir. Ancak dışarıda her ne kadar cenneti yaşasalar da, içlerinde geride bıraktıkları Nazi cehennemin yarattığı derin psikolojik çöküntünün eşliğinde ‘’Günbatımının ışığında’’ bir yolculuğa doğru ilerlemektedirler. İntiharına öykündüğü Alman Şair Kleist’ın dizeleri intihar konusunda onun motivasyonunu maalesef hep yüksek tutmuştur; ‘’Dünyayı seyre dalmanın sevincini Artık hiçbir arzusu kalmayan tadabilir bir tek… Gözler hiç olmadığı kadar ışıltılı ve hür Günbatımının ışığında.’’ İntihara doğru giden bu yolda 60.yaş doğum günü kutlamasına bu dizeler damgasını vurmuştu. Doğum günü kutlaması yapan adam, doğum gününe sevineceği yerde intihar eden Alman Şairin ölüm temalı bu şiirini herkesin önünde okuyarak kendi intiharının ilk sinyalini vermektedir. * * * Bu kitapta her ne kadar Zweig’ın hayatının son dönemlerini anlatsa da esere Zweig kadar etki eden bir karakterden bahsetmemek, büyük bir eksiklik olur. ‘’Ebedi Saf Aşkın Sembolü Olan Kadın’’: Elizabeth Charlotte Altmann.. Nam-ı diğer ‘’LOTTE’’… ‘’Hastalıkta ve sağlıkta, iyi günde ve kötü günde, yoksullukta ve bollukta, sadece ölüm bizi ayırana kadar değil ÖLÜM BİZİ AYIRDIKTAN SONRA DA seni seveceğime yemin ederim…’’ ‘’Evlilik Yemini’’ diye geçen o meşhur metnin Lotte için uyarlaması olsa olsa sanırım böyle bir şey olurdu. Şimdi esere damgasını vuran ‘’Lotte’’ karakterine bir göz atalım; EBEDİ EŞ: Elizabeth Charlotte Altmann (Lotte) (1908-1942): Zweig’ın Londra’da tanışıp uğruna karısını terk ettiği 2.eşidir. İlk eşi Frederike ile beraberken asistanı olarak Zweig’ın yanında Londra’da kalmaya başlar ve zamanla bu ilişki, evlilikle sonuçlanır. Onlar gibi Lotte’de Nazi zulmünden kaçanlardan biridir. Kaderleri ortaktır. Kendisinden 25 yaş küçük olan Lotte, astım hastasıdır.Brezilya’nın doğası ona ilaç gibi gelmiştir. Kötü günlerin geride kalacağına dair bir umut aşılamıştır Ona Cennet Brezilya. Lotte, Zweig’ı tüm ruhuyla sahiplenir, varlığıyla yeniden aklını başına toplayacağına, kendisinin de o günü göreceğine dair ümidi olan bir kadındır. Lotte, Zweig’dan önceki hayatında etrafındaki insanların uzaktan seyreden, hayatı akışına müdahil olmadan hayatı uzaktan bakarak yaşayan mizactadır. Herhangi bir mekâna girdiğinde hiç dikkat çekmeyen sönük bir karakterdir. Ancak korkuyu bilir. Hem de her türlüsünü... Acıyı tatmışlığı, yaşanmışlığı vardır. Kocası Zweig’ın karanlık görüşlerine de hiç yabancı değildir. Zweig, Ona aşktan ziyade daha çok ‘’Acıma Duygusu’’ besliyordu. Ancak bu duygu, Onun için tehlikeli bir duyguydu. Sahiplendiği bir öz evladına benzer bir his vardı sanki içinde. Lakin evlendikleri gün Belediye binasının basamaklarından inerken, kızını evlendiren bir baba gibi hissetmişti kendini Zweig.’’ Zweig’ın derdi başkaydı. Kendi iç dünyasının karanlığıyla mücadele ediyordu; Lotte ise Onun hayatının her anının seyircisi olmayı arzulayan biridir. Kendini tamamen ona adayan ruhuyla seven bir karakterdir. Onunla yaşadığı her andan heyecan duymaktadır. İlk defa aşık olmuş bir genç kız gibi heyecanlıdır. Zweig konuştuğunda Onu büyük bir ciddiyetle dinler. Onun ağzının içine dalarcasına bakar, ağzında çıkan kelimeleri ile mest olan bir hali vardır. Lotte, Zweig ile beraber intihar edecek kişidir. Onunla her yere gitmeye hazırdır Lotte. Stefan Zweig kendisini zorlamasa bile, hatta “benimle gelmek zorunda değilsin” dese bile, ölüme de kocasıyla birlikte gidecek kadar ruhuyla sever bu adamı, Lotte. Verdiği sözü tutmuş ve onu hiç yalnız bırakmamıştır. Oysa yalnız olmamak böyle bir şey değildi, Stefan Zweig hep yalnızdı… Zweig, Alman Şair Kleist’ın, eşini ve kendisini silahla vurarak intihar etmesinden çok etkilenmiştir ve eşi lotte’nin bu benzerliği kendilerinde de görmek ister. Bir soda şişesinin içine “veronal” denilen zehri ilave eder ve bu şişeden 3 büyük yudum alır. Eşine şişeyi uzatırken “yanıma gelmek arzusundaysan eğer bunu istediğin zaman yapabilirsin…” der. Eşi lotte ona son olarak şu soruyu yöneltir: “beni seviyor musun? Zweig, ‘’Evet’’ cevabını veince Lotte, şişenin tamamını içip, çiçekli elbisesiyle eşinin yanına uzanır ve ölüme beraber yürürler. Bu yürüdükleri yol; ‘’Dipsiz Derinliğe Giden Karanlık Bir Yol’’ dur. (22 Şubat 1942) LOTTE: ‘’Bir Sabırsız Yürek’’ Lotte karakterinden geriye kalan şey, Zweig’ın ‘’Sabırsız Yürek’’ adlı eseridir. Bu eseri, eşi Lotte’nin ilhamıyla yazmıştır. Kitap, “Tehlikeli Merhamet” ve “Acımak” adlarıyla da basılmıştır. Konusu kısaca; Merhamet duygusu ağır basan, bu uğurda kendi arzularından feragat eden bir Teğmen ile merhamet gösterilen felçli bir kızın içinde bulunduğu durum sebebiyle karşındakilere eziyet etmesini konu alan ben merkezli yaşanılan olaylar örgüsünü içine alır. Stefan Zweig'ın tamamlayabildiği tek roman olarak kabul edilen ‘’ Sabırsız Yürek’’1938 yılında yayınlanır (Orijinal adı: Ungeduld des Herzens). Zweig, bu romanınn ana temasına merhamet duygusunu yerleştirir, merhamet gibi saf/temiz bir duygunun bir insanın yaşamını nasıl harap eden bir güç haline geldiğini anlatır. Hiçbir art niyet gütmeden tamamen safça masumca yapılan bir iyiliğin yol açtığı ölümcül sonuçlarına değinir. İyi niyetli yapılan bir eylemin dahi olumsuz sonuçlar doğurabileceğini gösteren çok yönlü bir roman, ‘’Sabırsız Yürek’’ Lotte karakteri, bir romana çok rahat ilham verebilecek yapıda bir karakter. * * * ZWEIG’IN İNTİHARI PSİKOLOJİSİNİN PSİKANALİZ ÇÖZÜMLEMESİ: SONU ŞANLI BİTEN FİNAL: ‘’İntihar’’ ‘’İntiharı Yüceltmek’’… Kafasında sürekli intiharı yücelten düşünceler gezinmektedir. Kendi hayatının romanını yazan Zweig, bu romanın baş kahramanı olarak kendi final sahnesini hazırlar gibidir. Onun bu intihar düşüncesini besleyen, taçlandıran ise Alman Şair Kleist’tır. Kleist’a öykünür. Adeta Kleist, kendine hayat arkadaşı olarak bellediği kadına kurşun sıkarak öldürür. Ardından aynı şekilde kendi yaşamına son verir. Almanya’nın en büyük şair olarak göklere sığdıramadığı Kleist’ın bu hazin sonunu, ‘’Sonların En Güzeli’’ olarak niteler. Zweig, kahramanlarının kaderini betimlerken kendi kaderini yazma yeteneğine mi sahipti? Ya da Zweig kendini Kleist mı zannediyordu? Bu kısmı muamma… Ancak Kleist’ın ölüm şekli, onun intihar konusundaki motivasyonunu oldukça arttırdığı kesindir. Ölümü ve ölüme götüren aracı eylemi – intiharı – yüceltir. Adeta intihar eylemine paye verir. İntiharı metheden, intihar eylemine bir aşkla tutunan ondan büyülenen bu tavırları bir dostunu çileden çıkarır. Artık dostu Feder’in Zweig’ı kendine getiren sert bir tokat atma zamanı gelmiştir; Tarih: 21 Şubat, sabah saatleri…(intihardan bir gün önce) Zweig kararını vermiştir, Tek yol, intihardır. Sabah postaneye gider, bir zarf gönderir Amerika’ya. Bu zarfın içinde öldükten sonra Aralık 1942’de yayınlanacak olan son novellası vardır: ‘’Satranç’’. O gece evde karısı dışında başka biri daha bulunmaktadır – çok yakın dostu Gazeteci Ernst Feder… Bu, beraber geçirecekleri hem son gece, hem de dostu Feder’in onu son gördüğü an olacaktır. Karşılıklı son bir satranç maçı yapar iki dost. Bu maçta kimin kazandığı bilinmese de Zweig’ın kafasında hayat ona Şah-Mat çekmiştir. Feder, oynadıkları satranç maçında gergindir. Zweig’ı çocuk gibi azarlar, gerçek dostu olmanın gereği olarak ona acı sözler söyler lakin onu omuzlarından tutup kendine gelmesi için silkelemesi gereklidir. Zweig, intiharından hemen önce dostu Feder’den sert bir tokat yemiştir; FEDER’İN TOKADI: ‘’Sende sevdiğim şey,’’ diyordu Feder, ‘’senin Freudcu tarafın. Evet, Freudcu. Sen bir hikâye anlatmıyorsun. Bir hikâye anlatmak için anlatıcı kullanıyorsun. Bir hikâye anlatıcı, itiraflarını dinleyen üçüncü bir kişiyle söyleşiyor. Sen hikâye içinde hikâye tekniğini en üst seviyesine taşıdın. ‘’Psikanalitik roman stili’’ni icat ettin. Freud’un ikizi, Schnitzler değil sensin. Bana göre, kitaplarının önemi, anlatıcı ile muhatabı arasındaki o ilişkinin sırrında yatıyor. Beni kahramandan çok, itirafları dinleyen o kişi büyülüyor, gölgede kalan ve asla yargılamayan o varlık. Yazarların çoğunun aksine, sen romanlarının kahramanı değilsin, senin birinci tekil şahsın dünyadaki bedbahtlıkların hikâyesine duygudan azade bir şekilde maruz kalan o varlığın içinde geziniyor… Senin öykülerinden kalacak olan şey, eski dünyanın, senin o yitip gitmiş sevgili dünyanın anlatısı değil, bir tahribatın günü gününe tarihe kayıt düşülmesi. Eski şahane günlerin büyük anlatıcısı, eskiye özlemin ozanı olarak kalmayı ümit ediyorsan, bu yanılgıdan kurtul. Kitaplarının kahramanları dünyanın parçalanışına tanıklık ediyorlar… Bir de, açıksözlülüğümü bağışla, kahramanlarının yaptığı şey senin kendi yaranı anlatmaktan, akıntıya kapılıp oradan oraya sürüklenişinin dökümünü çıkarmantan ibaret. Mücadele etmeye, dilekçelerimizi imzalamaya, sürgündekilerin oluşturdukları hareketlerde kavga vermeye yanaşmıyorsun, bir ara Chamberlain’e bile ümit bağladın, ne diyeyim yani! Ama senin mücadeleciliğin başka alanda, dünyanın yok edilmesi sürecine katılmış durumdasın. O Viyana dünyasını, o merhum Orta Avrupa kültürünü o kadar özümsedin ki Naziler onu ortadan kaldırmakla seni de mahvettiler. Senin bir çeşit önseziyle tasvir ettiğin, kahramanlarının deliliği aracılığıyla kitaplarının yansıttığı şey, kendi yok oluşunun anlatısı. Bu o kadar derin, o kadar açık seçik ki, sen ve eserin bir bütün oluşturuyorsunuz. Kişilerine hiç şans tanımıyorsun. Daha ilk kelimede, ilk bakışmada, onlar için yapılacak bir şey olmadığı belli. Senin ezelden beri yaşadığın yere sürüklüyorsun onları… yıkıntıların altında kalmış bir yere. Bu bir Tanrı vergisi mi, yoksa lanetlerin en kötüsü mü bilmiyorum. Naziler Kötülük’ün vücut bulmuş hali, sense yıkımı kişiselleştiriyorsun. Yıkımın yazarısın… Pekâlâ, nerede kalmıştım? Filini d6’ya sürdün, değil mi? Vezirim c7’ye ilerliyor ve …Şah mat!’’ (Feder’in konuşması, Sy 100) Tik tak tik tak tik tak…. Zaman ilerler… Arkadaşı Feder’i uğurladıktan bir süre sonra, 61 yaşındaki Zweig, henüz 33 yaşında olan karısıyla beraber yatağa geçerler. Veronal adlı uyku ilacını aşırı bir doz maden suyuna karıştırıp içer ve Lotte ile son konuşmalar yapılır; - ‘’Önce ben gideceğim,Sen arkamdan gelirsin…arzu edersen.’’ + ‘’Beni Seviyor musun?’’ - ‘’Evet.’’ Lotte, şişenin tamamını içer ve eşinin yanına uzanır. Son ve ebedi uykularına yatarlar… * * * ZWEIG’IN İNTİHARINDAN GERİYE KALANLAR: Zweig, son mektubunu 20 yıla yakın bir süre evli kaldığı eski eşi Frederike’ye yazar ve ilk eşine şunları söyler: “Hayata kendi dileğimizle başlamıyoruz, oysa ölümü seçmekte özgürüz. Bu kararı aldığımdan beri ne denli rahatladım, bilemezsin.” Geride bir mektup bırakır ve her ne kadar kendi intiharı seçmiş olsa da yine de mektubun son cümlelerinde bir umudun ışığı parlamaktadır: “Bütün dostlarımı selamlarım! Umarım, uzun gecenin ardından gelecek olan sabahın ışığını görebilirler! Ben, çok sabırsız olan ben, onların önünden gidiyorum.” Bir yanda intiharı seçmiş bir yazar, diğer yanda yazdığı hayata dair umut dolu mektubu… Karşıtlıkların içinde vuku bulan bir son… “Artık güneşin doğmasını bekleyecek gücüm kalmadı ama siz yeni doğacak güneşi mutlaka bekleyiniz." - - - Stefan Zweig - - - * * * SON * * * ALINTILAR: ‘’Salzburg’daki evin salonunun kokusunu yayıyorlardı. Bu koku yıllar içinde sayfalarına sinmişti: köknar, odun ateşi, sonbahar yaprakları, sağanak sonrası toprak kokusu, puro dumanı, elma, eskimiş deri, kadın parfümü ve Acem halılarının kokusunun karışımı.’’ (Seyahat sandığını açtığında ortaya yaydığı koku, sy.18) ‘’Kendi kitapları vardı, bakışlardan uzak ama onu gururlandıran kitapları, çünkü varoluşunun tek semeresi onlardı, hiç çocuğu olmayacak biri olarak onun biricik oğullarıydı bir anlamda.’’ (Zweig’ın Kütüphanesi, sy 21) ‘’Zweig metni yeniden ele alıyor, günler geceler boyu düzeltiyor, düzeltiyordu. Her versiyondan sonra, hala tatmin olmamış halde, bıkıp usanmadan metne baştan başlıyordu; yok diyordu, görüp yaşadığım şeye layık değil bu. Mesele aydınlığı ve karanlığı, savaşı ve barışı, yüceliği ve çöküşü anlatmaktı. Bu yüzden sağlığını kaybediyordu, biraz da aklını.’’ (Dünün Dünyasını Yazarken, sy58) ‘’ Geleceği tahmin etmekle ilgili Tanrı vergisi bir yeteneğe sahipti. Avusturya’dan ne zaman gitmek, İngiltere’den ne zaman ayrılmak gerektiğini bilmişti. Altıncı hissi vardı, dünyanın yöneldiği karanlık ufuklara aşinaydı. Dolayısıyla, nereye doğru yelken açmak gerektiğini tayin edebiliyordu.’’ (Zweig Önsezisi) ‘’Corcovado Dağı’ndaki Kurtarıcı İsa heykeli. Hiçbir şeyin ucu bucağı ve hiçbir şeyin gölgesi yoktu. Tren ilerledikçe, dünyanın sınırları genişliyordu. Toprağın her köşesini güzellik kuşatmıştı. İnsanoğlu, bu yerlerin ihtişamı karşısında ezilmek şöyle dursun, bu yükseliklerde o da büyüyordu.’’ (Brezilya Tasviri) ‘’ Yeni bir roman yazma fikri takılmıştı aklına; yüzyılın yarısını kapsayan, tüm bir devri kucaklayan, iki savaşı anlatan, otobiyografisine eşdeğer olan ama kurgusal nitelikte, iddialı bir şey. Birkaç hafta önce kaleme almaya girişmişti. Hikâye 1902’de başlıyordu. Anlatıcısı ve kahramanı bir kadındı. İlk bölümden hoşnut kalmıştı. Evet, 1902’den 1914’e, kitap kendi içinde tutarlıydı. Clarissa canlı, seven, acı çeken, ete kemiğe bürünmüş bir kadın olarak çıkmıştı ortaya. Roman genel bir şekil almaya başlıyordu. Yazmış olduğu yüz kadar sayfa bir şeylerin habercisiydi.’’ (Satranç eseri hakkında) ‘’ Ümitsizliği, onunla insanların dünyası arasında köprüleri yakmıştı. Yorgunluktan bitap düşmüştü, hiçbir şeye inancı yoktu, Jules Romains’in savaşma şevkini nasıl kıskanıyorsa, kendisini ağırlayan ev sahibinin bitmez tükenmez enerjisine de öyle imreniyordu. İnsanlığın onların ruh yapısına sahip insanlara ihtiyacı vardı. Ama kendisi gibiler? Ayak bağından öte bir şey değildi. Temsil ettiği, sevdiği her şeyin silinip süpürülmüş olması belki de haksız yere değildi. Ortadan kalkmaya mahkum bir semboldü ve yok olup gitmesi daha iyiydi. Zaferin bedeli buydu belki. Şu anki talandan doğacak olan yeni dünyada yeri yoktu. Ne yazmaktan zevk alıyordu artık ne de sohbet etmeye hevesi vardı. Sesini duyurmak ha? Artık hoşuna giden tek şey sessizlikti.’’ (Tükenmişlik Sendromu) ‘’….Ve ölüm korkusu, onlarda, çaresiz bir tevekkül ve itaat halini aldı.’’ (20 yaşındayken yazdığı bir metin) ‘’Kleist’ı Goethe’ye tercih ediyorsa, kudretlilerden ziyade lanetliler ona çekici geliyorsa ne yapabilirdi? Sonu trajik biten şairlere sınırsız bir hayranlık besliyordu…. Nietzsche ve Hölderlin’in ruhlarına musallat olmuş azapların benzerinin pençesinde hissediyordu kendini.’’ (Kleist, sonu intihar… Sy 139) ‘’Ruhum öylesine yaralı ki, hani neredeyse burnumu pencereden çıkarsam, yüzüme vuran gün ışığı bana acı verecek.’’ (Şair Kleist'ın Bir Dizesi) ‘’…Gölge karanlığın içine saklanıyor, koyu karanlığa dalıyor. Gün gece oluyor. Yeryüzü biçimsiz ve boş. Lotte, dipsiz derinlikte Zweig’a kavuşuyor. Ve açık pencereden, perdeleri dalgalandıran rüzgârın esintisi bu dipsiz derinliğin üzerinde dolaşıyor.’’ (İntihar anı- Dipsiz Derinlik) . . .
Stefan Zweig
Stefan Zweig'in Son Günleri
Reklam
170 syf.
·
Puan vermedi
İlk #santranç kitabıyla  Zweig okumalarım başladı ve ondan sonra severek okuduğum yazarlar listesine girdi. Bir iki kitabı hariç hepsini okudum. Kitaplarında ki karakterlerinin psikolojilerini, yaptığı tahlilleri çok sevdim. Peki  bunları yazarken kendi ruh hali nasıldı? Bunu merak etmemek elde değil. Bunun için #zweig hakkında yazılan kitaplarıda merak ettim. Bu kitaplardan biri de #stefanzweigınsongünleri . #laurentseksik Zweig'ın son altı ayını, Brezilya'ya  gidişini, inthara giden yolculukta ki ruh halini çok güzel kaleme almış. Aidiyet hissetmediği bir kimliğin bedelini ağır ödemiş, yaşadığı yerden ayrılıp, farklı ülkelere sığınsa da Yahudi kimliği onun peşini bırakmamıştı. Hüzün ve gel gitlerle dolu yaşamına bakınca en olgun döneminde neden yaşama veda ettiğini anlıyorsunuz. İşin ilginç yanı eşi Lotte'nin de bu hazin sona giderken ona eşlik etmesi. Yaşanılanların gerçek olması farklı duygulara sürüklüyor. Zweig severlerdenseniz  mutlaka okumalısınız.
170 syf.
·
Beğendi
Stefan Zweig hayatıma "Satranç" ile girdi.Ve bir daha da çıkmadı.Hangi kitabına ulaştıysam aldım ve okudum.Kitap alırken kitabı okuyanların yorumuna illaki bakarım.Çoğunluğin fikrine değer verir, şayet sevenleri çoksa okurum ama ilk defa bir yazar bu kuralımı yıktı geçti.Artık bir kitapta 'Stefan Zweig' yazısını görüyorsam tereddüt etmeden okuyorum.Isterlerse tüm dünya o kitabın berbat olduğunu söylesin umrumda olmaz.Hal böyleyken kitapları bitince bu gözümde mükemmel olan yazarın hayatını merak ettim.Araştırabildiğim kadar araştırdım, otobiyografik özelliği de olan "Dünün Dünyası" kitabını da okudum ama yetmedi.Bir gün bir dergiyi karıştırırken (Tuhaf) bir yazarla röportaj dikkatimi çekti.Derginin o ay ki konusu Stefan Zweig idi.Ve röportaj yapılan yazar Stefan Zweig'ın yaşamındaki son 6 ayı ele alan bir kitap yazmıştı.Bulmam kolay olmadı ama en nihayetinden buldum ve okudum.Size şunu gönül rahatlığıyla söyleyebilirim ki eğer kitabı okumak için buradaki yorumlara ya da incelemelere göz atıyorsanız kesinle bu kitap size göre.Film izler gibi.Hiçbir bölümü sıkmadan.Hem Stefan Zweig'ın gözünden hem de karısı Lotte'nin gözünden.O çaresizlik, kaçıp gitmenin verdiği o mahcupluk, arada gelen güzel haberlerle birlikte gelen o küçücük ümit ve kaçınılmaz son o kadar samimi anlatılmış ki insan soluksuz bir şekilde okuyor.Stefan Zweig'ın ülkemizde bu kadar sevilirken bu kitabın neredeyse duyulmamış olması üzdü beni.Yaşanilan olayların hemen hepsi gerçek.Kitabın sonunda "Bu roman, dönemin arşivlerinden, tanıklarından ve belgelerden alınmış tarihi ve gerçek olaylara dayanmaktadır." verilen kaynakçalar insana tamamiyle uydurulmuş bir kurmacayı değil gerçekten yaşanmış ve hissedilmiş olayları okuduğunu hissettiriyor.Gerçekten çok beğendim.Umarım siz de okurken beğenirsiniz.Iyi okumalar...
Reklam
2
4
50 öğeden 1 ile 10 arasındakiler gösteriliyor.
©2022 · 1000Kitap Web Uygulaması · 2.26.42