Osman Balcıgil

Osman Balcıgil

Yazar
8.7/10
2.691 Kişi
·
7,3bin
Okunma
·
408
Beğeni
·
8,5bin
Gösterim
Adı:
Osman Balcıgil
Unvan:
Türk Gazeteci, Yazar
Doğum:
İstanbul, Türkiye, 10 Temmuz 1955
Ulusal gazete, dergi ve televizyonların haber bölümlerinde muhabir, editör ve yönetici olarak uzun yıllar çalıştı (1977-2000). Bu dönemde yaptığı araştırma, yazdığı yazı ve televizyon programlarıyla pek çok ödüle layık görüldü. Latin Amerika’da yaptığı çalışması 1988 yılında Gazeteciler Cemiyeti tarafından yılın röportajı olarak seçilmesini sağladı. Haberciliğini, siyasal ve sosyal konularda yazdığı araştırma türünde kitaplarına da yansıtan Balcıgil, Sürekli Basın Kartı sahibi.

2000 yılında gazetecilik yaşamını noktalayan Osman Balcıgil’in roman formundaki son çalışması Zerdüşt’ün Sırrı Destek Yayınevi tarafından 2012 Temmuz’unda yayınlandı. 2011’de aynı yayınevinden yayınlanan Bilginin Efendisi, üç hafta gibi kısa bir süre içinde ikinci baskısını yaparak önemli bir başarıya imza atmıştı.
Diktatörlerden arınmış, kimsenin kimseye üstünlük taslamadığı, eşit çalışmanın karşılığında eşit gelir elde edilen bir dünyada nefes almaktı genç yazarın hayali.
Osman Balcıgil
Sayfa 224 - Destek Yayınları - 1. Baskı - 2016
"Bu sefer kapitalizmin eleştirisini yapmayacağım. Kapitalizm nedeniyle çöken ahlaki değerler üzerinde çalışacağım."
Osman Balcıgil
Sayfa 213 - Destek Yayınları - 2019
Bütün dünyayı, kocaman bir ülke olarak görmek istiyordu Sabahattin.
Din, dil, ırk, cinsiyet ayrımı yapılmayan, kavgasız gürültüsüz, barış ve huzur içinde yaşanan bir dünyanın vatandaşı olmak istiyordu.
Osman Balcıgil
Sayfa 224 - Destek Yayınları - 1. Baskı - 2016
"Güzel günler göreceğiz çocuklar
güneşli günler
göre-
-ceğiz
Motorları maviliklere süreceğiz çocuklar
ışıklı maviliklere
süre-
-ceğiz"
Nazım Hikmet
Osman Balcıgil
Sayfa 144 - Destek Yayınları - 2019
"Bakıyorum gece gelen telgrafa.
O mükemmel bir kafa
mükemmel bir yürek
yumruklarıyla erkek
gözleriyle çocuktu.
Hudutsuz ve Allahsız bir baştı o.
Yoldaştı o..."
Osman Balcıgil
Sayfa 258 - Destek Yayınları - 2019
Öğretmen, memur, makinist, marangoz, hapis cezası alanların hepsi, emekçi ve sınıflarının haklarını savunan aslan gibi mücadele insanlarıydı.
Osman Balcıgil
Sayfa 238 - Destek Yayınları - 2019
"Kapitalizm, çıkarlarına denk düşmediğinde, kendi veremli kızının kurtarılmasına bile izin vermeyecek kadar aşağılık bir düzen..."
Osman Balcıgil
Sayfa 211 - Destek Yayınları - 2019
408 syf.
“Sabahattin Ali kanaatimce son neslin hikâyecilerinin en kuvvetlisidir.”
Reşat Nuri Güntekin

UYARI: Burdan itibaren okuyacaklarınız Sabahattin Ali’yle ilgili çokça bilgi içermektedir. Şayet spoiler yemek istemiyorsanız ( hoş biyografinin neresi spoiler olabilir zaten her şey her yerde yazıyor neyse)

.................. Gidip şu işaretten sonrasını okuyabilirsiniz.
Yazı biraz uzun görünebilir ki görünmüyor baya uzun :) Yine de bir solukta bitireceğinizin garantisini verebilirim. Keyifli okumalar dilemeyecem çünkü okuduklarınız pek keyif vermeyecek bu yüzden iyi okumalar dilerim. Gelen giden yerini aldıysa buyrun başlayalım.


Yıl 1928, aylardan Kasım Sirkeci Garı’nda Almanya’ya gitmek üzere; özenle taranmış saçları, takım elbisesi, fötr şapkası ve yuvarlak çerçeveli gözlüğüyle Sabahattin Ali ve onu yolcu etmeye gelen iki arkadaşı beklemektedir. Bunlardan biri Pertev Naili Boratav diğeri de Hüseyin Nihal Atsız’dır.

Maarif Vekâleti’nin yabancı dil öğretmeni yetiştirmek için Avrupa’ya öğrenci göndereceğini öğrenen Sabahattin sınava girmiş ve eğitim için Almanya’ya gitmeye hak kazanmıştır. Şimdi veda zamanıdır Ali son kez elini dostlarının omzuna koyar “Hoşça kalın” der ve trene biner. İşte asıl hikâye bundan sonra başlar.

Almanya’ya giden Ali 1930’da Nazi sempatizanı bir Almanla kavga ettiği için haklı olduğu halde okuldan atılır. Türkiye’ye döner ve iş aramaya başlar. Birçok gazete, dergide yazdıktan sonra yolu çok önemli birine çıkar. Hayatına Ustam dediği Nazım Hikmet girer.
Nazım bir mektubunda şöyle der Sabahattin’e.
“Sana her zaman o kadar güvendim ve o kadar güveniyorum ki, zorlukları, yüklendiğin ağır yükün altından kalkarak yeneceğine inanıyorum. “

Sabahattin de bu mektuba şöyle cevap verir.
“ Şu an inan ki, senin dostun olmakla değil, sadece seninle aynı devirde yaşamış olmakla övünüyorum. “

Bu sırada Nazım hapistedir 28 yıl ceza almıştır. Ali de bu zamana kadar Aydın, Konya ve Sinop’ta hapis yatmıştır. Şu sözleri söyler dostlarına.
"Hükümet, kendiyle rekabet edecek düşünce ve kalitede olanların dışarıya çıkmasını istemiyor. Adam öldürmüş, hırsızlık yapmış ya da benzeri bir suç işlemiş olanlar sevinebilirler. Ama mesela, benim gibi siyaseten içeride bulunanınız varsa, sevinmek için acele etmesin derim."

Almanya’ya giderken sımsıkı sarıldığı arkadaşı Nihal Atsız ile artık düşmanlardır. Fikirleri, yaşayışları, çevreleri taban tabana zıt düşmüştür.
Öyle ki Atsız dönemin Başbakanı Şükrü Saraçoğlu’na Orhun Dergisi üzerinden açık mektup yazmış ve hem Hasan Ali Yücel’in hem de Sabahattin Ali’nin öğretmenliklerinin feshedilmesine sebep olmuş, tabii dergisi de kapatılmıştır.

Bu olaylardan sonra Aziz Nesin ile tanışıp birlikte Markopaşa adlı mizah dergisi çıkarırlar. Ama dergi dağıtıcısı sözünden cayar ve dergiler ortada kalır.
Ama Aziz Nesin’in heybesinde ‘Yılmak’ sözcüğü yoktur. İki bin tane dergiyi alıp sokağa fırlar bütün bayilere dergiyi bırakır. Eminönü’ne vardığında elinde kalan dergilerle “Markopaşa” diye bağırır ve süratle derginin satılmasını sağlar iki güne dergiler tükenmiştir bile.

Ali’nin dilinin kemiği yoktur. Yeri gelir dönemin Başbakan’ına bile lafını esirgemez.
#35672675

Taraf tutmadığı için bertaraf olanlar arasındadır Ali. O sadece herkes için eşit bir dünya ister. Her zaman her şeyi sorgular. Arkadaşı Pertev’e şunu sorar bir gün.
#35181415

Hapis yatmaktan , Aliye’si ve Filiz’inden ayrı kalmaktan , sürekli takip edilmekten, kitapları, dergileri toplatılmasından yıpransa, yorulsa, bıksa bile asla sözünü esirgemez herkese karşı dimdik durur sebebini de şöyle açıklar. #35787502

Tabii sonucunu da hapiste yatarak öder. Keşke ödediği bedel sadece hapis olarak kalsaydı.
Parasızlıktan, işsizlikten bıkan Ali kamyon nakliyeciliği işine girişir. Amacı biraz da olsa artık bu işlerden uzak durmaktır. Yine de durmaz, her gördüğü haksızlığa, adaletsizliğe, ırkçılığa karşı çıkar. Karşılığında da sadece sefalet görür.
O sıralarda karşılaştığı dostlarına “ Hayatımda hiç bu günlerdeki kadar sıkılmamış ve imkansızlıklar içinde çırpınmamıştım. “ diyordu.

Şöyle diyor Balcıgil Ali için.
#35461314

Hapiste yattığı sırada istihbarat ajanı olan, ilerde katili olacağını bilmediği Ali Ertekin ile tanışır. Bulgaristan’a götüreceğini söyler cani, halbuki onu Bulgaristan sınırında katledecektir. Olayın detaylarını yazmak istemiyorum.

Sabahattin Ali’nin cenazesi otopsi yapılacak bahanesiyle alınmış ve esrarengiz (!) bir şekilde ortadan kaldırılmıştır.

Ali Ertekin 4 yıl ceza almış ama cezasını çekmeden çıkan afla birlikte kurtulmuştur.

Filiz Ali babasının öldürüldüğü yere mezar taşı koyup üzerine şu dizelerini yazar:
“BAŞIM DAĞ,
SAÇLARIM KARDIR
BENİM MESKENİM DAĞLARDIR.”

Osman Balcıgil’in dediği gibi; #35789526

..............................................................................

Kitap 1930 -1950 yıllarının sosyo-politik, kültürel ve ekonomik yapısı hakkında da bilgi veriyor. Türkiye’de ve dünyada neler olup bittiğini öğreniyorsunuz. İkinci Dünya Savaşı’ndan tutun da Hiroşima’ya, Atatürk’ün vefatından, Nazi faşizmine kadar birçok konuda bilgi sahibi oluyorsunuz. Ve içinizi asıl acıtan da 80-90 yıl geçmesine rağmen ülkemizde en ufak bir sistemin, uygulamanın, mekanizmanın, en önemlisi düşünce yapısının değişmemiş olması. Konuşanı susturma, düşünmeyi engelleme, tektipleşme, hapse attırma vs. gibi olayların artarak devam etmesi.

Kitapta eleştirdiğim üç nokta vardı.
Birincisi; Hint filmlerinde aniden araya giren dans ve müzik gibi, Balcıgil’in de en duygusal anlarda Sabahattin’in çapkınlıklarını araya koymasıydı. Tam duygusal bir konuşma yapılacak pat ‘Neyse ki Melahat vardı. İyi ki Sabahat vardı. ‘ tarzı yazılarıydı.
İkincisi; Aliye Ali’ye çok çok az yer vermesiydi halbuki Ali kadar Aliye de çekmiştir.
Üçüncü de; fotoğraf gibi materyaller kullanmamasıydı.

Dili gayet sade, söyleşi tarzında hemen okunacak bir kitaptı. Her açıdan bilgi sahibi olmak için okuyun derim.

Bu koca yazıyı Kürk Mantolu Madonna ile ilgili kısa bi videoyla bitirmek istiyorum. İzlemenizi tavsiye ederim. Okuyup buraya kadar geldiyseniz şayet çok teşekkür ederim.
https://youtu.be/L1mu-x_4FaM
408 syf.
·10 günde·Beğendi
"Başın öne eğilmesin
Aldırma gönül aldırma
Ağladığın duyulmasın
Aldırma gönül aldırma."
- Sabahattin Ali-

"Yeşil Mürekkep" Sabahattin Ali'nin hayatını anlatan 408 sayfalık biyografik bir roman.

Kitap, Sabahattin Ali'nin Milli Eğitim Bakanlığınca Almanya'ya dil öğrenmesi için gönderilmesiyle başlıyor ve Kırklareli'nde öldürülmesiyle son buluyor. Öldürüldüğünde 41 yaşında S. Ali. Ardında bir eş, bir kız çocuğu, sayısız şiir, hikaye, "Kuyucaklı Yusuf" "İçimizdeki Şeytan" ve "Kürk Mantolu Madonna" olmak üzere üç tane de roman bırakıyor.

S. Ali'nin üç romanını okumuş ve hayat hikayesini az çok bilen birisi olarak okudum kitabı. Aklımda S. Ali ile ilgili birçok soru da vardı. Kitapta bu soruların cevabını buldum ve yazarı ne kadar az tanıdığımı anladım.

S. Ali, dilinin kemiği olmayan bir yazar. Tıpkı 'ustam' dediği Nazım ve arkadaşı olan Aziz Nesin gibi lafını esirgemeyen, gözünü budaktan sakınmayan dönemin aydınlarından. Tabi bu kadar sivri dilli olmasının cezasını da hapislerde yatarak, parasızlık, yoksulluk ve sefalet çekerek ödemiş yazar. Yetmemiş canıyla ödemiş.

Kitabı okurken Sabahattin Ali'nin çoğunluğu hapislerde geçmiş hayatının yanında genç Türkiye Cumhuriyeti'in 30'lu 40'lı yıllarına da göz atmış oluyoruz. Ayrıca Atatürk'ün ülkeyi muasır medeniyetler düzeyine yükseltmek için yaptığı girişimleri de görmüş oluyoruz.

Osman Balcıgil, Sabahattin Ali ile ilgili söylenen birçok iddiaya da kitapta yer vermiş. Örneğin S. Ali'ye kurulan kumpasları (Atatürk'e hakaret ettiği söylenen şiir) kimin hangi gerekçeyle yaptığına kadar birçok sorunun cevabını kitapta bulabilirsiniz.

Kitap ile ilgili getirebileceğim tek eleştiri ise Balcıgil'in S.Ali'nin aşklarıyla ilgili olan kısmı için olurdu. Özellikle ilk yüz sayfada bu durumdan bahsetmesi hem beni sıktı hem de rahatsız etti. Ayrıca yazar için kullandığı "Düğüne gitse zurnaya, hamama gitse kurnaya aşık olurdu." tabirini de hiç hoş karşılamadım. Böyle bir yazarın aşkları üzerinden, daha doğrusu şıpsevdiliğinden sayfalarca bahsedilmesi bence kitabın değerini düşürmüş. Ama yine de anlatılan S. Ali olunca kitap büyük bir merakla okunuyor.

Kısacası dönem ve çok sevdiğim yazar olan S. Ali ile ilgili birçok bilgiye ulaştım diyebilirim. Daha önce okumuş olduğum üç romanını da bu bilgiler ışığında tekrar okumayı düşünüyorum.

S. Ali'nin bestelenen birçok şiiri de vardır. Bazıları:
-Eşkiya Dünyaya Hükümdar Olmaz
-Aldırma Gönül
-Leylim Ley
-Ben Gene Sana Vurgunum
-Göklerde Kartal Gibiydim

Sabahattin Ali seveniyseniz ya da yazarı merak ediyorsanız bu kitabı kesinlikle öneririm. İncelemeye, bana göre yazarın bir nevi otobiyografisi olan şiiriyle son veriyorum. Keyifli okumalar...

"Ekmeğim bahtımdan katı,
Bahtım düşmanımdan kötü.
Böyle kepaze hayatı,
Sürüklemekten yoruldum."
408 syf.
·7 günde·Beğendi·10/10
Sabahattin Ali'nin bitmek bilmeyen sorunları ve hapishane maceraları yüzünden Bulgaristan'a kaçma kararını ve bu kararı alana kadar ki dönemi, yaşadıklarını gayet akıcı bir dilde anlatan kitaptır.
Yer yer gülümseten ama çoğu zaman hüzünlendiren içeriğe sahip. Böylesine mükemmel kalemi olan bir yazarın bu kadar kötü bir şekilde ölmesi (hatta öldürülmesi) beni derinden etkiledi. Kitap bittikten sonra uzun bir sürede etkisinde kaldığımı söyleyebilirim. Aynı zamanda Sabahhattin Ali'nin bazı kitaplarının yazılma hikayelerini de anlatması açısından ilgi çekici. Bir de bitmek bilmeyen sevdaları var tabi...
Nihayetinde kavuşup hayatını birleştirdiği Aliye'si ve biricik kızı Filiz ile olan hayatı ve hatta belki bir çok yazısı, hikayesi yarım kalmıştı Sabahhattin'in...
Kitaptaki her bir bölüm, olay insanda farklı bir iz bırakıyor. Kızıyla olan iletişimi beni çok etkilemişti mesela. Kızına yazdığı mektupları karşısında küçük bir kız çocuğu değil de yetişkin bir insan varmış gibi kaleme almıştı. Yazar bir babaya sahip olmak da böyle bir şey sanırım. (:
Her ne kadar bir çok sıkıntı ile dolu ve kötü bir şekilde sonlanan hayatı olsa da kızıyla olan iletişimine imrendiğimi de söylemeden geçemeyeceğim. (:
Daha önce Sabahattin Ali okumayan birisi için yazarın hayatını anlatan bu kitaptan başlaması çok doğru bir karar olacak, onu anlama ve hikayelerini hissetme açısından.
Çok sevdiğim ve zaman zaman tekrar okuyacağım kitaplar listeme bir tanesini daha eklemiş oldum böylece.

Sevgi ile kalın ^_^
416 syf.
""Artık demir almak günü gelmişse zamandan,
Meçhule giden bir gemi kalkar bu limandan.
Hiç yolcusu yokmuş gibi sessizce alır yol;...." Dizelerini Yahya Kemal'e yazdıran Celile.. Yaşadığı dönemine göre aldığı eğitimi, ressamlığı bunların yanı sıra güzelliği ile gündemden düşmeyen paşa kızı Celile. Oğlu Nazım'ın her durumunda yanından hiç ayrılmayan anne Celile. Bir solukta okuyacağınız bir kitap. Keyifli okumalar.
408 syf.
·Beğendi·8/10
Kitabı okuyup, kapattığım da gayri ihtiyari "Eeee! ne olacak şimdi " dedim. Çünkü, Sabahattin Ali nin bir çok kitabını okudum. Ama bu kitap bana, okuduğum kitapların yüzeyde kaldığını söyledi. Bu kitap bana, Sabahattin Ali nin kitaplarını derinlemesine okumam için yediden okumamı sağlık verdi. Galiba da öyle olacak.
Osman Balcıgil'in okuduğum ikinci kitabı. daha önce "CELİLE" yi okumuştum.
Balcıgil'in kitaplarını okuduktan sonra ülkemizde bu gün olduğu gibi, dün de ileri ışık tutan aydınlarımızın, değerlerimizin nasıl çakıl taşları gibi sağa sola savrulduklarını, ne den hala karanlıktan aydınlığa kavuşamadığımıza bir kere daha şahit oluyorsunuz.
Bu kitapta Sabahattin Ali nin aşk yaşantısını özetleyen, maymun iştahlılığı, şıp sevdiliğini ifade eden bir söz çok hoşuma gitti, "Düğüne gider zurnaya, hamama gider kurnaya aşık olur."
Ama kitap, asıl onun yurt severliğini, karşısında kim olursa olsun doğrularından taviz vermediğini, ülkesinin modern çağı yakalaması için yapılması gerekenleri, çektiği acılara rağmen söylenmesi gerenleri söylemekten kaçmadığını açıklaması yönünden de edebiyatımızda önemli bir yer alacak olduğu kanısındayım.
Balcıgil in kitaplarında olduğu gibi bunda da Sizi tarihimize mal olmuş edebi, siyasi, entellektüel, sanat dünyasında isim yapmış dünden, bu günden kişi ve çehrelerle tanıştırdığı gibi bazı "tarihsel olarak" niteleye bileceğimiz kıyı da köşede kalmış unutulmuş olayları vakıaları da sizlere taktim etmesi alkışa şayan olduğunu belirtmeliyim.
Açık ve net söyleyeyim... Ben "Fosforlu Cevriye" yi çocukluğum da seyrettiğim, bu gün dahi şarkısını severek dinlediğim bir "şey" olarak algılamaktaydım. Meğerse kazın ayağı öyle değilmiş efendim. Suat Derviş gibi bir bayan yazarımız varmış bir çok eserinden birisiymiş Fosforlu Cevriye... Şimdi vızır vızır onun kitaplarını arıyorum, Ankara ve İstanbul da büyük kitapcılar da bulamadım. Vaktim el verdiğin de sahafların elini öpeceğim...
Eeee! şimdi yeniden okuyalım bakalım, Sabahattin Ali yi.
Lütfen sizlerde okuyun olmaz mı?
296 syf.
·1 günde·Beğendi·9/10
Upuzun bir inceleme ile karşınızdayım dostlarım :) Ama sıkılmadan okuyacaksınız, biliyorum :)

Dante'nin yaşam yolunun ortasında 1300 yılında (yani otuz beş yaşında) başlayan ve bir hafta süren düşsel gezisi İlahi Komedya'yı duymayan okur sayısı oldukça azdır. Ancak hakkıyla okuyan kaç kişidir diye düşünmeden edemedim yıllar boyu. Sadece bir kitap olarak görüp okuyanların dışında kalanlar ne demek istediğimi zaten anlayacaktır. Her bölümü ilginç olsa da tabi ki tartışmasız en iyi kısım Cehennem'dir. Dokuz kattan oluşan Cehennem'de Dante ve Vergilius arasında geçen konuşmaların okuyucuya verdiği his bambaşkadır.

Dante'nin Cehennem tasviri ile kitaplarda, filmlerde oldukça sık karşılaştım ancak Osman Balcıgil'in eserini birkaç ay önce duydum nedense. Dante ve İlahi Komedya hakkında okunmayan kalmasın düşüncesiyle başladım kitaba. Çok fazla beklentiye girmedim başlarken, ama okudukça İlahi Komedya'dan yapılan alıntıların ne kadar yerli yerinde olduğunu gördüm.

İlahi Komedya'yı seyirciler ve bir jürinin karşısında oynayacak olan Duran, Cehennem'i daha önce defalarca okumuştur. Ancak hissederek, ne dendiğini anlayarak mı okumuştur? Tiyatronun yönetmeni Cebrail, iki kişinin de yardımıyla Duran'a bir ders verecektir. İstanbul'un en 'karanlık' yerlerini tıpkı Cehennem'in 'karanlık ormanı' gibi gezecek olan Duran gördükleri karşısında Dante'nin Cehennem'ini daha iyi anlayacaktır. Dante'ye bu yolculukta Vergilius eşlik ederken; Duran'a da Erdoğan Bey eşlik edecektir.

Çok zekice bir kurgu vardı eserde. Dante'nin gerçekte adının Durante olması ama bunu kısaltarak Dante'yi kullanması ve kitaptaki kahramanımızın adının da Durante olup kısaltarak Duran'ı kullanması bu kurgulardan sadece biri.

Bir de özellikle bahsetmek istediğim kısım şu; İlahi Komedya'yı okuyanlar siyasi ve dini yönünün de farkındadırlar kuşkusuz. Balcıgil de bunu kullanarak, Hz. Muhammed'in miracı ile Dante'nin gezisinin benzerliklerine değiniyor. Kısaca bilmeyenler için bahsedeyim; Hz. Muhammed derin uykudayken yolu kurt ve aslan tarafından kesilir, Dante'nin yolu ise bu hayvanlar ve bir de pars tarafından kesilir. Muhammed'e Cebrail yol gösterirken, Dante'ye Vergilius yardım eder. (Palacios'un Dante ve İslam adlı eserinde uzunca bahsediliyor bu konudan ve gerçekten harika bir eser)
Ardavirafname'ye de değinen Balcıgil bence harikalar yaratmış! Ben de Dante'yi araştırırken okumuştum Ardavirafname'yi. (Arda Viraf isimli bir bilgenin yedi gece yedi gün süren uykusunda Zerdüşti ulularının eşliği ile cennet ve cehennemde yaptığı yolculuk)

Ayrıca; Duran'ın Gizem'e olan hayranlığında Dante-Beatrice ilişkisini akıllara getirmişti Balcıgil, Lucifer'in ve satanizmin İstanbul Cehennemi'ndeki yerini de çok başarılı bir şekilde kurgulamıştı.
Okuyanlar neden beğendiğimi anlayacaktır.. Tavsiyemdir :)
408 syf.
Merhabalar efenim, yeni bir inceleme ile sizinle buluşmakdan dolayı heyecanlıyız. İncelemeye geçmeden daha önce bu kitabın adını bile duymadığım zamanlarda bana okumam için tavsiye ettiğinden dolayı teşekkürü bir borç bildiğim; Tuco Herrera ya sonsuz teşekkürlerimi sunuyorum. Tavsiye ettiği diğer kitaplar da radarımda tabii ki:) incelemeye geçecek olursak:

Kendimde son zamanlarda yeni bir şey fark ettim; biyografi okumayı (yazarların) çok seviyorum. Bana onlarla yaşıyormuşum hissi uyandırıyor. Daha önce https://1000kitap.com/yazar/dostoyevski biyografisi okudum. Şimdi de gözde yazarım Sabahattin Ali ye çevirdim radarımı. Kitapta neler öğrendim neler... Meraktan çatlatmadan başlıyorum dedikodulara:))

Size Sabahattin Ali'nin çapkın mı çapkın bir adam olduğunu söylesem ne derdiniz? Almanya'ya dil eğitimi için giderken trende karşılaşıp aşık olduğu (Trende görür görmez aşk da diyebiliriz:)) kızdan tutun da, öğretmenlik yaptığı yıllarda da 16 yaşındaki öğrencisini ailesinden istemesine kadar (tabii ki aile izin vermedi bu evliliğe:)) en az 5-6 kadından bahsediyor kitap. Ayrıca ne kadar açık sözlü olduğundan (bu açık sözlülük yüzünden Almanya'dan kovuldu yazarımız) ilk kitabından, kitaplarında neyden bahsettiğinden, kitaplarını ne amaçla yazdığından vs. bir sürü bilgi topluyoruz. Bitmedii bitmedii asıl bombalara gelmeye başlıyoruz:)

Size Nazım Hikmet Ran sayesinde Sabahattin Ali var desem ne derdiniz? Eveeet kesinlikle durum böyle. Sabahattin Ali daha yazılarını yeni yeni gün yüzüne çıkarmayı düşündüğü vakitlerde Nazım taa o zamanlarda zirveyi sallayan, ülke çapında çokca tanınan bir şairdi. Sabahattin ona hayran olup, yazılarını da onun yayımlamasını istemiş. Tabii elindeki şiirin nasıl bir şiir olduğunu tam kestirememiş (güzel bir şiir mi, kötü bir şiir mi) Nazım'ın eline verdiği gibi kaçıyor Sabahattin odadan:)) Nazım o gittikten sonra şiirini değerlendiriyor. Çok beğeniyor tabii. Ama bir sorun var. Nazım Sabahattin'in ha bire şiir yazmasını doğru bulmuyor. Sen düz yazıya yönel diyor Sabahattin'e ve Kuyucaklı Yusufla tanışıyoruz hemencicik. Bayaa ses getiriyor tabii kitabı. Çünkü adı siyasete karışıyor Sabahattin'in. Sonunu da siyaset getiriyor zaten.

Kitapta eşi ve çocuğundan, birazcık da ailesinden bahsediyor. Arkadaşlarıyla olan ilişkisinden, ne kadar şakacı olduğundan ve kesinkes sivri dilli olduğundan bahsediyor. En çok uğraştığı kişilerden biri de Fenerbahçenin eski başkanlarından (adını hatırlayamadım) biri:) Her gördüğü yerde iğneli laflar sokuştururmuş adama:))) Sabahattin'in bu sivri dili yüzünden dayak yiyeceğini düşünen arkadaşları da yok değil:)

Reşat Nuri, Aziz Nesin ve daha nice yazarlarla iletişimi oluyor yazarımızın. Mustafa Kemal Atatürk, Adolf Hitler gibi isimlerle aynı yıllarda yaşadığınızı düşünün. Kesinkes çok şanslı. Aynı zamanda da şanssız:( ölümü ile ilgili kısma değinmek istemiyorum. Çünkü sinirlerim bozuluyor. Onun gibi bir sanat adamı sırf doğruların peşinde diye nasıl öldürülür aklım almıyor...


Sabahattin Ali okumak ayrıcalıktır. Onun gibi düşunmek her yiğidin harcı değil maalesef. İncelemeyi yazarken hem hüzünlü hem de sinirli bir ruh halindeydim. Umarım çokca duygularımı katmamışımdır incelemeye. Çünkü Sabahattin Ali'nin hayatını incelerken nesnel davranmak gerek diye düşünüyorum. Nur içinde yat Sabahattin. Biz de kitaplarını okuyalım...
536 syf.
·3 günde·Beğendi·9/10
Nâzım... Bir devrimci, bir eylemci, şair, aşık, savaşçı Nâzım. Yazdıkları ile davasına bağlılığı ile düşünceleri ile "put yıkıcı" Nâzım! Ve yine O'nu en içten en güzel ve gerçekçi cümleleri ile anlatan Osman Balcıgil...

Her yazdığını okurum dediğim yazarlardan biri oldu Balcıgil. Her kitabında birçok şey öğrendim, boş yere yazmamış dedim satırları okurken. "Putlar Yıkılırken" de böyle oldu benim için. Tanıtımını gördüğüm an heyecanlandım yine. Çünkü bazı insanların hayatına dair okumak büyük mutluluk benim için. Hele ki o insan Nâzım ise bir başka heyecan duyuyorum.

Gelelim kısaca konuya. Yıl 1961, Nisan ayı ve Paris... Nâzım, imza günü için Paris'te. Kuyrukta bekleyenlerden biri de 32 yıllık arkadaşı Ömer ve kızı Ümit. Yıllarca birlikte olan iki arkadaş, iki yoldaş. Ve bir de şimdi aralarında olmayan ama her an varlığı hissedilen Leyla... Güzeller güzeli, akıllı, devrimci bir ruh Leyla. Ömer ile karşılaşan Nâzım için geçmişe yolculuk başlar. Eskiyi, tüm yaşananları konuşmaya başlar iki eski dost.

Balcıgil 1929 ile başlar kitaba. Yıllar içinde yaşananları, Nâzım'ı değiştiren ve tabiri caizse ünlendiren Resimli Ay dergisini, Nâzım'ın birçok yazarla arasındaki atışmaları, gizlice çıkarılan Kızıl İstanbul'u anlatır. Nâzım'ın, Abdülhak Hamid'e yazarak başlattığı "Putları Yıkıyoruz" yazı dizisinden gelir kitabın adı da. Bu yazı dizisinde; Yakup Kadri'ye, Hamdullah Suphi'ye de cevap niteliğinde atışmalar yazmıştır Nâzım.

Kitabın bir yerinde Sabahattin Ali de dahil olur hikayeye. Almanya'dan gelmiş ve Resimli Ay'a uğrayıp Nâzım'a "Bir Orman Hikayesi" adlı öyküsünü bırakmıştır Ali. Ah en sevdiğim, en heyecanlandığım an bu olabilir kitapta. Sevdiğim iki insanın yeniden karşılaşmasıydı okuduğum çünkü...

Bunların dışında; SSCB, İspanya'da yaşanan iç savaş, Hitler'in Polonya'ya saldırısı, Kızıl Ordu ve tarihe damga vuran birçok konu da geçiyor kitapta. Nâzım ve arkadaşları bu olaylar üzerine uzun uzun konuşuyor, birbirlerine fikirlerini beyan ediyor.

Her bölümü ayrı güzel kitabın. Birçok detayı okuyucuyu sıkmadan anlatıyor yazar. Küçük bilgiler de veriyor sayfa altlarında. Hele ki sonlara geldikçe tüyleri diken diken ediyor yazdıklarıyla Balcıgil...
Nâzım'ı seven, O'nu her yönüyle okumak isteyen herkese önerimdir bu güzel eser.
408 syf.
·Beğendi·10/10
ANADOLULU CALIMERO...(" Ama HAKSIZLIK bu,öyle değil mi?" )

uzunca bir süre sahaflarda olsun, sürekli gittiğim kitapçımda olsun denk gelip gözümün ucuyla baktığım , bakar körlüğümden ötürü bana hitaben, kapağında sadece sağa sola sıçramış yeşil yaratık kanı bulunan bir kitaptan ibaretti bu roman . gel zaman git zaman kapağın altında "Bir Sabahattin Ali romanıdır" ibaresini görünce : "yuh olsun sana be!" dedim ( vurun vurun daha ölmedi!) .. kaptım kitabı yaptım ödemeyi.. halihazırda okuduğum bir kitap daha vardı bitirir bitirmez aynı gün başladım okumaya..bir yandan da iyi mi yaptım kötü mü yaptım diye kendime soruyordum. (çünkü sabahattin ali romanlarının cok az bir kısmını okumuş bir insanımdım ve hayatını üç aşşağı beş yukarı bilmekle beraber tüm bu bilgilerimde çok yüzeyseldi - kitapta anlatılanlara kıyasla tabi -)

bu öyle bir kitap ki Sabahattin Ali' nin şıpsevdiliklerini okurken almanya 'da otel odasında mangal yakan ayran içmiş bıyıkları ile ibrahim tatlısesmişcesine hunharca mutlu ve mesut olup, kendisine yapılan haksızlıkları öğrendiğinizde canlı yayında kirişi kırıp kafasında bardak kıran caner kıvamında sinirleneceksiniz..tüm suçu sadece düşünmek ve düşündüklerini, Türk toplumundaki olumsuzlukları , yönetime dair kendince yanlış gördüklerini demokratik yollarla ifade etmeye calışan bir adamın, fransız çizgi film karakteri CALIMERO gibi dışlanıp yalnızlaştırılmasını, hapis yatırılıp en sonunda da üstünün kendi kullandığı yeşil mürekkepli dolma kalemiyle çizildiğini , eskiden dost bildiklerinin birer birer karşı cepheye geçip nasıl kendi düşmanı olduğununun uzun ama upuzun öyküsünü okuyacak ; buna mukabil kendiyle beraber savaşım veren dürüst ve mert insanların hayatllarına dair de minik minik kesitler bulacaksınız bu romanda.. anlatımlar , tasvirler ne denli "çok" kuvvetli olmasa da söz konusu kişi Sabahattin Ali olunca ,gece yarısı Ankara ayazının yaladığı bir kokoreç tezgahı ya da ekmeklikte unutulup aylar sonra farkedilen , prehistorik dönem kalıntılarına dönüşen kurumuş ekmek dilimine döndürecek kalbinizi yazılanlar...olayların gerçekliği her sayfada tokat olup inecek yüzünüze..bu arada kendisiyle ahbaplık etmiş pek çok ünlü yazarı da bu vesileyle farklı yönlerden tanıyacaksınız..( misal bir Falih Rıfkı Atay' ın Nazım Hikmet ile ve dolayısıyla Sabahattin Ali ile kavgalı olduğunu bana deselerdi de inanmazdım..ayrıca benim gibi bir Aziz Nesin hayranı içinde hoş bir sürpriz barındırıyordu kitap.. )

sonuç itibari ile Aziz Nesin , Nazım Hikmet ve pek cok edebiyatçımızla ilgili farklı şeyler öğrenebilmek adına da alınıp okunası bir roman..yaşanmışlık hissi bir an olsun temponun düşmesine izin vermiyor. beni dinlerseniz arşivinize mutlaka katın derim.. tüm bunlara ek, kitabın yazımı öncesinde çok uzun ve meşakatli bir araştırma yaptığı her halinden anlaşılan ve bu araştırmaları da ince eleyip sık dokuyarak bu muhteşem romana yansıtan Osman Balcıgil de kesinlikle radarıma girdi!

buraya kadar sıkılmaksızın okuyan tüm arkadaşlarım benden bir adet PEMBO sakız kazandılar.. (eskiler bilir ) =)

kimdir yahu bu calimero diyenler için

80'lerde çocuk olanlar.. az üzülmedik onun haline =)

https://www.likefigures.com/.../c/a/calimerisme.jpg

Yazarın biyografisi

Adı:
Osman Balcıgil
Unvan:
Türk Gazeteci, Yazar
Doğum:
İstanbul, Türkiye, 10 Temmuz 1955
Ulusal gazete, dergi ve televizyonların haber bölümlerinde muhabir, editör ve yönetici olarak uzun yıllar çalıştı (1977-2000). Bu dönemde yaptığı araştırma, yazdığı yazı ve televizyon programlarıyla pek çok ödüle layık görüldü. Latin Amerika’da yaptığı çalışması 1988 yılında Gazeteciler Cemiyeti tarafından yılın röportajı olarak seçilmesini sağladı. Haberciliğini, siyasal ve sosyal konularda yazdığı araştırma türünde kitaplarına da yansıtan Balcıgil, Sürekli Basın Kartı sahibi.

2000 yılında gazetecilik yaşamını noktalayan Osman Balcıgil’in roman formundaki son çalışması Zerdüşt’ün Sırrı Destek Yayınevi tarafından 2012 Temmuz’unda yayınlandı. 2011’de aynı yayınevinden yayınlanan Bilginin Efendisi, üç hafta gibi kısa bir süre içinde ikinci baskısını yaparak önemli bir başarıya imza atmıştı.

Yazar istatistikleri

  • 408 okur beğendi.
  • 7,3bin okur okudu.
  • 215 okur okuyor.
  • 3.056 okur okuyacak.
  • 99 okur yarım bıraktı.

Yazarın sıralamaları