Atilla Dirim

Atilla Dirim

YazarÇevirmen
8.5/10
1.681 Kişi
·
4.482
Okunma
·
9
Beğeni
·
1.602
Gösterim
Adı:
Atilla Dirim
Unvan:
Yazar, Çevirmen
Doğum:
İzmir, Türkiye, 1967
1967 yılında İzmir'de doğdu ama yaşamının çok büyük kısmını Ankara'da geçirdi. Alman filolojisi mezunu ve hayatını çevirmenlikle kazanıyor. Çok sayıda kitap çevirisi var, ayrıca çeşitli yayın organlarında konusunu tarihten alan yazılar yazıyor.
... Üzerinde yılların kiri, tozu, toprağı vardı. Sivri, sert tırnaklı el ve ayakları, birer pençeyi andırıyordu...
Atilla Dirim
Sayfa 17 - YTY
320 syf.
·3 günde·Beğendi·9/10
Terapi, kitap sayfalarında gezinirken tesadüfen karşıma çıkan ve yorumları vasıtasıyla dikkatimi fazlasıyla çeken bir kitaptı. Oldukça ilginç bir konuya da sahip olan Terapi için yapılan yorumlarda olumsuz yorum neredeyse hiç yok. Kitabı okuyup bitirdikten sonra, okumaya karar vermekle ne kadar doğru bir tercih yaptığımı anladım. Terapi ilgi çekici bir konu ve kurguya sahip olmakla birlikte son derece akıcı, sürükleyici. Henüz ilk sayfasından okuru içine alıyor ve bir daha kolay kolay bırakmıyor, ta ki kitabın son sayfasını çevirene kadar. Terapi'nin konusu kısaca şu sekilde: Henüz on iki yaşında olan Josy teşhis edilemeyen bir hastalığa sahiptir ve gittikleri sayısız hastane, doktor sorunun ne olduğunu tam olarak anlayamamıştır. Baba Viktor Larenz kızını yeni bir doktora götürür ancak kızı bir anda ortadan kaybolur ve Josy'den bir daha haber alınamaz. Bu olayla oldukça zor başa çıkan baba Larenz, dört yıl sonra bir adada inzivaya çekilir. Bir gün kapısı çalınır ve şizofreni hastası bir kadın, psikolog Larenz'den yardım ister. Çocuk kitapları yazan bu kadının son kitabının konusu tanımlanamayan bir hastalığa sahip bir çocuğun ortadan kayboluş hikayesidir. Peki Josy'nin ortadan kaybolmasıyla, adaya gelen kadının yazdığı son kitap arasında nasıl bir bağlantı vardır?

Terapi'yi okurken çok keyif aldım. Kitaba başlıyor, yirmi-otuz sayfa okuyor ve daha en başından hemen kitabın sonunu merak ediyorsunuz. Akıcılık sayesinde sayfalar göz açıp kapayıncaya kadar geçiyor. Genel itibariyle psikolojik gerilim türündeki kitapları sever, ilgi çekici bulurum. Bu alanda özellikle Wulf Dorn aklıma gelen ilk yazardır. Bu türde yazan Sebastian Fitzek de bir gerilim kitabından bekleyeceğiniz tüm noktaları Terapi'de kullanmış. Karakterlerin duygu durumlarını okura gayet iyi aktarmış. Bu tarz yazarlar ve kitaplar bana göre daha çok okunma oranı ve övgüyü hak ediyor. Terapi'de tempo neredeyse hiç düşmüyor, bölümlerin kısa tutulması okumayı daha da kolaylaştırıyor. Kitabı okurken bir sayfasında bile sıkıldığımı hatırlamıyorum. Terapi'yi okurken bir taraftan gerildim, merak ettim, keyif aldım; bir taraftan da çeşitli psikolojik durumlarla ilgili bilgi sahibi oldum.

Sebastian Fitzek'in Terapi dışında ülkemizde yayınlanmış iki kitabı daha var: Kıymık ve Uyurgezer. İlerleyen zamanlarda Fitzek'in bu kitaplarını da okumayı düşünüyorum. Özellikle bu tür kitaplardan hoşlanan okurlar bence Terapi'yi kesinlikle okumalı. Terapi gönül rahatlığıyla tavsiye edebileceğim psikolojik gerilim kitapları arasında üst sıralarda yerini almış bulunuyor.
320 syf.
·4 günde·Beğendi·10/10
Çok sevdiğim bir yazar olan John Katzenbach'ın kitaptan ve yazarı Sebastian Fitzek'ten övgüyle söz etmesi kitaba ilgimi arttırdı. Doğrusu itiraf etmeliyim ki Katzenbach az bile övmüş.

Sebastian Fitzek' e ait okuduğum ilk kitap ve çok etkilendim. Yazar, tam da olayı çözdüm dediğiniz anda sizi ters köşe yapıyor ve şaşkınlık içinde kalıyorsunuz. Soluksuz okunacak bir kitap.

Psikolojik-gerilim severler için ısrarla önerilir...
İyi okumalar
512 syf.
·Beğendi·10/10
Hasan Sabbah'ın,Alamut Kalesi'nin,fedailerin ve cennet bahçelerinin hikayesi.Bir tarafta Hasan Sabbah'ın yeryüzü cennetiyle yeni tanışan güzel köleler,diğer tarafta onun en güvenilir savaşçıları olan fedailer.Sabbah'ın yarattığı cennetin içinde gözleri açıldığında hepsinin hayatı hiç umulmadık bir şekilde değişir.
488 syf.
·21 günde·9/10
Oldukça genç bir adam, deriden yapılma trampetini sert hamlelerle döverek Fırat Nehri'nin hemen doğusunda yer alan Uruk kentinin meydanına doğru ilerliyordu. Halk bu sesle adeta hipnotize olmuşcasına bu adamın peşi sıra İştar Tapınağı'nın önüne kadar geldiler. Baş rahibe ve İştar'ın yeryüzündeki en genç tezahürü İlluna, riyakar bir gülümseme ile genç adamı selamladı... Tanrılar, yeryüzünü izliyorlardı ve akıllarında tek bir düşünce vardı. Tarih, büyük bir adama şahitlik edecekti ve binlerce yıl geçse bile bu genç adamın ismi asla unutulmayacaktı. İşte o genç adam Uruk Aslanı; Gılgameş'den başkası değildi.

Gılgameş Destanı öylesine bir destan ki; doğa üstü varlıkların, tanrıların, yarı tanrıların, hayaletlerin, tufanların, entrikaların, sadakatin, aşkın ve büyük bir adamın hikayesidir. Harald Braem'in, Sümerler tarafından 56 kil tablete Akad çivi yazısı ile kaydedilen ve tarihin en eski yazılı destanından esinlenerek oluşturduğu bu eserin en dikkat çeken yanı, şaşırtıcı bir güncellik çerçevesinde anlatılmış olmasıdır. Kitabın gerçekliğini perçinleyen ise tabletlerde yer alan oyma resim tasvirlerinin de yer yer sayfalarda resmedilmiş olması ve hikaye her ne kadar kurgu da olsa bu resimlerin ve bilgilerin doğrultusunda ilerlemiş olmasıdır.

Harald Braem'in betimlemeleri oldukça güçlü. Kitabı okurken bir an duraklayıp gözlerinizi kapadığınız anda; çorak bir araziye yerleşmiş bir medeniyetin tablosu beliriveriyor zihninizde. Tapınaklar (Anu ve İştar), İştar tapınağının güzel kızları, Anu Tapınağı'nın rahipleri, Uruk'un etrafını saran yüce duvarları, askerleri, insanları ve 4000 yıl öncesinin arkaik yapıları...

Romanın mitolojik bir hüviyette olmasından dolayı olayları, bu çerçevede gözlemlemek çok daha yararlı olacaktır diye düşünüyorum. Hal böyleyken; Gılgameş, kendi yaşadığı dönem itibariyle gelmiş geçmiş tüm krallardan çok farklıdır: Tabuları yıkan, korkusuz, geleneklere ve göreneklere aykırı davranan bir adam. Bunu yıllar boyunca, diğer yılanlardan farklı olmamasına rağmen toplumun batıl bir anlam yüklediği bu yılanın yaşadığı yere giderek onu "korku yuvasından"(Toplum nezdinde) çıkartmasından, Sedir Ağaçlarını koruyan Humbaba'nın ormanına gitmesinden ve ölümsüzlük adasına yaptığı tehlikeli yolculuklardan rahatlıkla çıkartabiliriz. İşin en ironik yanına ise; bu kadar korkusuz bir adamın sonrasında ölümsüzlüğü araması! Büyük Tufanla ilişkili olan bu ölümsüzlük yolculuğu ve nedenleri de kitabın veremeyeceğim spoilerları olsun.

Harald Braem'in ya da Gılgameş Detanı'nın bize anlatmaya çalıştığı veya bu bağlamda insanlığı uyarmaya çalıştığı en önemli konu ise doğadır. Doğanın en önemli hammedesi olan ağaçlar bir başka deyimle insanlığında hammaddesi niteliğindedir. Bana göre ağaçsız bir yeryüzü hayal bile edilemez. Ağaçlar sadece insanlara değil doğada yaşayan tüm canlılara da barınaktır. Bu sebeple ağaçların ve doğanın kıymetini bilmek zannediyorum ki dünyanın ve insanlığın geleceği için büyük bir önem teşkil ediyor. Unutulmalıdır ki doğa kendinden alınanı elbet bir gün geri alacaktır!

4000 yıl öncesine keyifli bir yolculuk yapmak isteyen herkese öneririm. İyi okumalar dilerim ve son olarak kitabı hediye eden kitap kardeşim Berfin Demir'e teşekkür ederim. :)
320 syf.
·3 günde·10/10
Soluksuz okuduğum ender kitaplardan bir tanesi...

Olay kurgusu okurken şüpheye düşürse de sonunun nasıl biteceğini tahmin etmek oldukça güç. Yazarın okuduğum ilk eseri fakat diğer kitaplarını listeme ekledim bile :)

Psikiyatrist Viktor Larenz, on iki yaşında ki kızı Josy'nin teşhis konulamayan hastalığının araştırmasını yaparken, kızının ortalıktan kaybolması ile beraber hayatının alt üst olduğu bir döngünün içine düşer. Yapılan araştırmalar ve arama çalışmaları sonuç vermez...

Viktor bu acı kayıpla başa çıkamaz ve Kuzey Denizi yakınlarında bulunan Parkum adasında inzivaya çekilir. Alkol sorunu vardır ve bağımlılığı ile mücadele etmeye başlar...

Tam her şeyin üzerinden geldiğini düşündüğü sırada ziyaretine gelen Anna Spiegel adlı bir şizofreni hastası onu tekrar geçmişinin karanlık sularına doğru sürüklemeye başlar. Viktor Lorenz ne kadar dirense de Anna'nın yazdığı hikayelerde kendisine ve kıza ait tesadüflerin olduğunu keşfeder. Terapi yapmak istememesine rağmen Anna'nın hayali karakterlerinin nasıl bir son ile buluşacağını merak ederek yapmaması gerekenleri yapar...

Viktor'un Anna'nın davranışlarından tedirgin olup, onu gözlemlemesi, kitabın gidişatına derin ipuçları veriyor...

Viktor, kızının akıbetini öğrenmek ve onun sağ ya da ölü, başına ne geldiğini öğrenmesi açısından, Anna ile iletişiminin tehlikeli de olsa kendisi için ne kadar önemli olduğunun bilinci ile terapilere devam ediyor...

Acaba her şey gördüğü kadar gerçek mi? Karşısındaki kadının şizofreni hastası olduğunu unutmamaya çalışan Viktor, onda görmekte olduğu gerçeklerle kendisinin nasıl bir bağı vardır?

Terapi seansları devam ederken, insan beyninin sadece gördüklerini algılaması ve görmediklerini sadece zihninde kurgulaması, her şeyin gördüğümüz veya yaşadığımız şekilde olmamasının korkunç gerçeklerin zihnimizin mahzenlerinde en ufak bir anı ile ortaya çıkabileceğinin, olay içinde farklı olguların olduğunu güzel bir kurgu ile önümüze seren eserin sonunda şaşırmadım desem yalan olur...

Psikolojik gerilim tarzında okuduğum en iyi roman. Gerçek ve sanrıların içi içe bu kadar iyi kurgulanması inanılmaz derece de etkiliydi...

Bu tarz kitapları seven okurlara kesinlikle tavsiye ederim...

İnsanı sevgi öldürür mü? Okuyun ve öğrenin...
238 syf.
Hiç de tarzım olmayan bir kitapdı şöyleki dinler tarihi ,din üzerinden yapılan siyasetleri ve özellikle de arapların yaptıkları yobazlıklarla ilgili kitapları okuyamıyorum..kitabın yazarı Wolfgang Günter Lerch (Frankfurt Allgemeine gazetesinin Ortadoğu editörüymüş kitabı yazdığında ama şimdilerde Avrupa konseyinin genişlemeden sorumlu bakan üyesi) aslında tamamen yüz kızartıcı böyle bir dini yobazlık olmaz olsun denilebilecek Hallac ı mansur isimli bir adamın ve tek suçu da tanrıyla olan maneviyatının gereği hislerini halka açıklamaya cüret etmek olup,devrin mollaları tarafından devlet düşmanı ilan edilmesi ve bunu izleyen süreçte 922 yılında Bağdat'da fetva ile çarmıha gerilip işkencelerle idam edilmesini anlatıyor.Başlarda güzel akıcı ilerledi ama ortaları çok sıkıcıydı..Ta ki Hallac-ı mansur un ölmeden önce idam sehbasında onu izlemeye gelen halka söylediği son sözlerini okudaktan sonra fikrim tamen değişti çünkü şu anda da geçirliliğini sürdüren cümleler en az 2-3 kere okunmalık cinsden ...son olarak bu katliamın üzerinden binlerce yıl geçmiş ama insanlar yobazlık yapmaya devam etmiş ve kimbilir kitaplara yazılan ,yazılmayan daha kaç hallacı mansurl
320 syf.
·1 günde·Beğendi·10/10
MUHTEŞEM. Kitaba başladım ve bitirene kadar elimden bırakamadım. Psikolojik gerilim böyle olur işte. Kurgu çok başarılı, hep bir şeyleri anladım, çözdüm diyorsunuz ama eksik kalan bir şeyler oluyor. Mutlaka okunması gereken bir kitap, mutlaka tanınması gereken bir yazar. Fitzek uzun zamandır okumak istediğim bir yazardı. Maalesef çok ertelemişim, siz ertelemeyin.
238 syf.
·7 günde·9/10
Kitap İran'da söylediği sözler sonucu yanlış anlaşılma ve biraz da halkın otoriteye karşı çıkaracağı isyandan korkulması sonucu işkence ile hayatına son verilen Hallac ile ilgili bazı bilgiler sunuyor. Kitap içerisinde Hallac'ın söylediği bu sözlere yer verilmiş. Bu sözler ki islam felsefesi yönünden incelendiğinde birkaç cilt kitap yazılacak türden bu sebeple bu kitap kaynak kitap olarak görülmemeli fikrimce. Kurgu hoşuma gitti,Hallac'ın hikayesi kitapta yer alan Prof. ve arkadaşlarının zamanda yolculuk yaparak 1000 öncesine gitmeleri ile aktarılıyor. Yalnız sonu çok havada kalmış, yazar daha fazla uzatmak istemediğinden kitabı bitirmek istemiş gibi duruyor. Okumak hoşuma gitti,Hallac'ın neden idam edildiğini öğrenmek isteyenler için okunabilir bir kitap.
320 syf.
...Kral Sebastian...

Psikolojik Gerilimin Kralı...

Kralımıza saygılar olsun... Evet Sebastian Fitzek'ten okuduğum 2.kitap Terapi oldu. Çok beğendim, bir kitap hiç mi sıkmaz Cevabı bu kitap işte. Kitabı okurken fark ettiğim çok hızlı okunuyor, akıyor sayfalar...

Kitaptan kısaca bahsedeyim. Victor kızını kaybettikten sonra bunu kabullenemiyor, hiç inanmak istemiyor. Victor psikolojik tedavi de görüyor bir yandan. Sonradan daha iyi düşünmek için adadaki evlerine geçiyor karısı Isabell ise yurt dışında iş görüşmeleri yapmakta. Victor tek başına bu işin üstesinden gelebilecek mi?

Tek kalmayı da kendi istiyordu ama bir anda karşısına Anna çıkıyor. Ama ne çıkma adamın aklını aldı kadın...
Olaylar başladı Anna geldi ya tamam işte. Anna alacak sizleri Victor ile gerile gerile nerelere götürecek...
Anna da şizofreni hastası anlattıkları Victor'un hayatına o kadar benziyor ki ve hep doğru çıkıyor.

Acaba dedim Anna'da Victor'un hayali karakteri mi? Yoksa gerçek mi? Zaten kitabı okurken ister istemez bunu düşünmemizi sağlamak için yazar çok güzel ince sıkmayan ayrıntılar ile yazmış. (Sebastian Kralsın...)

Anna, Victor'a iyi mi geliyor yoksa tam bir baş belası mı? Yoksa hiç tekin biri değil mi? Hepsi kitapta sizleri bekliyor...
Yine ters köşe oldum finalde. Ben ne hesapladım neler cıktı.

Sebastian'ın kitaplarına devam, umarım daha fazla kitap çıkarır bizler de okuruz.

Bu işte en iyilerden olduğu ortada. Çok zeki bir yazar anlatımı çok kuvvetli, kurgusu harika...

Sizler de Kral ile tanışmadıysanız bence geciktirmeyin...
320 syf.
·5 günde·Beğendi·9/10
Umut insanın ayağına batan kırık bir cam kırığı gibidir. Ayağında bulunduğu müddetçe, attığın her adımda canını yakar. Çıkarılıp atıldığında ise bir müddet kanar, iyileşmesi biraz zaman alır fakat sonunda yürümeye devam edersin.

Yazarın biyografisi

Adı:
Atilla Dirim
Unvan:
Yazar, Çevirmen
Doğum:
İzmir, Türkiye, 1967
1967 yılında İzmir'de doğdu ama yaşamının çok büyük kısmını Ankara'da geçirdi. Alman filolojisi mezunu ve hayatını çevirmenlikle kazanıyor. Çok sayıda kitap çevirisi var, ayrıca çeşitli yayın organlarında konusunu tarihten alan yazılar yazıyor.

Yazar istatistikleri

  • 9 okur beğendi.
  • 4.482 okur okudu.
  • 104 okur okuyor.
  • 2.001 okur okuyacak.
  • 70 okur yarım bıraktı.

Yazarın sıralamaları