Bebekler ve çocuklar anlaşıldıklarını hissettikleri de sınırlara çok daha kolay adapte olurlar. Ruhsal doğumun gerçekleşmesi için sınırlara da ihtiyacımız vardır. Çünkü sınır kavramı çocuklukta öğrenilmediği takdirde narsısizm tehlikesi doğar. Nasıl bir narsisizm? “Ben her şeyi biliyorum, her şeyi yapacak guce sahibim, tanrıyım, her şeye muktedirim. İstersem bardagı kırarım, istersem camdan atlarım, istersem gider birine tokat atavım. Canım isterse yerim, istemezse yemem...” Sınırlar bebekteki bu tanrısallığın aşamalı bir şekilde kırılmasına yarar: “Sen tanrı değilsin, bir insansın, evet bardağı atmak sana coşku veriyor, bunu anlıyorum, hissediyorum ve bu coşkuyu seninle paylaşıyorum ama bardak kırılmaz, çünkü canın acır.” Ya da “insanlara istediğin gibi vuramazsın, kimseye zarar veremezsin.” Ruhsal doğum işte tam-da budur; insan olma serüveni. Doğduğunda bebek insan değildir, tanrıdır; ağlar meme ağzına götürülür, altını kirletir bezi değiştirilir, gazını bile ebeveynleri çıkarır. Bebek sadece yatar ve ağlar. İstek ve ihtiyaçlarının hepsi bu yolla karşılanır. “Her şey benimle var. Ben ağladığım için geliyor meme, ağlıyorum ve herkes etrafıma toplanıyor. Süt veriyorlar, kucaklarına alıp bana bakıyorlar, bunun sebebi benim. Benim varlığım buna yol açıyor, ben tanrıyım.” Bu inanç, ömür boyu sürerse patoloji oluşturacak bir şeydir fakat aynı zamanda doğduğu andan ayrışma dönemi gelene kadar tanrısallığı hissetmesi bebek için nefes almak gibi bir ihtiyaçtır.