Dünyevi şartları (gerekli okulları bitirmek, çeşitli yetenekler kazanmak, dil öğrenmek, çevre edinmek vs.) tamamlayarak, istihdam hakkının esas sahibinden vazife beklemek... "Rabbim, ben hazırım. Al beni kullan. Razı olacağın yerde istihdam et. Ben sana aitim." duası, ancak bu şekilde anlam kazanacaktır. Kulluğun en özel ve en ince taraflarından biri budur. Sünnetullah gereği dünya hayatının bizi mecbur kıldığı şartları tamamladıktan sonra, manevi dünyamızı zenginleştirmek suretiyle Allah'la kuracağımız sağlam bir bağ, gideceğimiz doğru istikamet konusunda bize yol gösterecektir.
Sakinliğimizin acizlik olmadığını insanların anlayabilmeleri için, nefsimiz gerekirse bedel ödemeye hazır olmalıdır. Ne zaman ki nefsimiz sağlam duruşumuzu yakinen bilir, diğerleri de o zaman anlar bizi.
İnsan huzuru dışarıda aradığında, onu elde edebilmek için kendini büyük ölçüde feda etmeye başlar. Oysa huzurun dışarıyla değil, tamamen kendisiyle alakalı olduğunu keşfettiğinde öyle kaygısız, cedelsiz bir ses yakalar ki içerden ve dışardan gelen saldırganlar bu kararlı "yeter"i işittiklerinde mıhlanmış gibi çakılırlar oldukları yere.
Eline bir kitap alıp bırakıyorsun. Esniyorsun, bir yere yığılıyorsun ve uzaklara dalıyorsun. Bir odadan diğerine geçip bir şeylere bakınıyorsun ama hiçbir şey dikkatini çekmiyor. Can sıkıntısı, duyguların en çelişkilisi. Sıkışmışlık, eylemsizlik ve ilgilisizliğin bir karışımı: Bir şeylerin değişmesini istiyorsun ama ne olduğunu tam olarak söyleyemiyorsun.
Öngörülebilirlik geçici olarak bizi yatıştırsa da ikilemler ve şüpheler hayatımızın mimarisinin bir parçası. Bir noktada hepimiz geleceğimizin belirsiz olduğu gerçeğiyle mücadele edeceğiz. En ileri seviyede kuramsal fizikçiler bile bize yanıtları veremiyor. Heisenberg'in belirsizlik ilkesine göre, bir parçacığın hem büyüklüğünü hem de kütlesini bilmek mümkün değil çünkü birini her ölçmeye çalıştığınızda diğeri değişiyor.