Ayşe Nart

Ayşe Nart

9.1/10
7 Kişi
·
10
Okunma
·
4
Beğeni
·
867
Gösterim
Adı:
Ayşe Nart
Unvan:
Türk Yazar
Doğum:
Kayseri/Pınarbası, 23.05.1959
23.05.1959, Kayseri/Pınarbası’nda doğdu, Kafkas kökenli, Çerkez. Eğitimini Danimarka’da tamamladı. Yaklaşık 30 yıldır Kopenhag’da yaşıyor. Kopenhag’da pedagoji eğitimi aldı. Bir çocuğu var. Halihazırda pedagog olarak resmi bir kurumda çalışıyor. Aynı zamanda ressam. Sergiler açan, sanat aktivitelerinin içinde yer alan çok yönlü bir sanatçı.
Çeşitli basın yayın organlarına yazılar yazan sanatçı, tüm bu faaliyetlerini Danca yürütmüş. Danimarka-PEN üyeliğine de kabul edilen yazar, ilk romanından itibaren yazın hayatına daha çok ağırlık vereceğini söylüyor. Edebi eserlerini Türkçe dilinde yazıyor.
Şu ana kadar Türkçe dilinde yazılmış iki romanı bulunuyor. 4.Boyut, 2016, Ötekiler, 2016
Kendime baktığımda, geçmişimi görüyorum. Bir geleceğim yok gibi. Korkuyorum. Korkuyorum hala.
Parmaklarının ucunda tuttuğun savunmasız bir mayıs böceği gibiydim; bıraksan uçup ölecek, tutsan yine ölecektim anne. Sen bıraktın beni. Bıraksaydın da parmaklarının sıcaklığı ile biraz daha yaşasaydım.
Anneannem hiçkimse, hiçbir şey için zorlanmaz,diyordu.Sevgiyle öğretilir.Allah, sevgi vermeyeni sevmez, zulüm edeni cezalandırır.Masumları korur,derdi,hep.Ahmed'in dini farklı mıydı anneannemin diniden? İkisi de Müslüman'dılar ama.Ahmed şiddetle, anneannem ise sevgiyle yaklaşıyordu.Ahmed"çocukla dövülür" diyordu, anneannem "çocuklar korunur, şefkatle beslenir" diyordu.Ben anneannemin söylediklerine inanıyordum.
Öğretmenim bir şeylerden şüpheleniyordu, karanlığın içinden sızan ışığı arar gibiydi, ama sen çok rahattın anne.
Annem farkında mıydı beni unuttuğunun bilmiyorum ama ben annemi özlüyordum artık evimizin içinde.
Öncelikle pedagog olan ve yurt dışında yaşayan, yazar Ayşe Nart Hanım'ı tebrik ederim; bu kadar cesurca eserini kaleme aldığı için...

Kitabın konusu oldukça zor. Sebebi ise bir çocuğun masumiyetine uzanan kirli eller. Adına ne denirse densin, tarikat , kilise, okul hiç fark etmez, eğer bir çocuk şiddet görüp üstüne tecavüze uğruyorsa bunun nerede, nasıl olduğunun bir önemi yok. Yazarımız konuyu derinden işlemiş...

Mutlu bir ailede büyüyen Emil, babasının kaybından sonra üvey babasının şiddetine maruz kalır. Anne ise çocuğunun gözlerindeki korkuyu görmezden gelir. Çünkü, Ahmed davranışların da onun yanında farklılık gösterir. Emil ise annesinin kendisini fark etmesi için küçücük yüreğinde taşıdığı umudunu Ahmed ile yaşadığı son olay ile kaybeder...

Emil'in yatılı bir tarikat okulunda yaşadıkları ise onun tüm kişiliğine zarar verir. Sapkın olan tarikat çocukları ve kadınları yok sayıp, düşünülemeyecek kadar ileri gider...

Anne Layla ise işin hangi boyutlara gideceğini aile içinde yaşadıklarından sonra anlamaya başlasa da artık çok geç kalmıştır. Vicdanı ölene kadar susmayıp onu gölge gibi takip edecektir.

Eser üç ana başlık üzerinde kaleme alınmış. Emil'in psikologu ile konuşmaları, babanın sağ olduğu, büyükbaba ve anneannenin din eğitimi verdikleri dönemler, Layla ile Ahmed'in aile içi ve tarikat ile ilgili yaşadıkları...

Eser de en iyi yansıtılan olay sanırım yazarın pedagog olmasından dolayı küçük Emil'in psikolojisinde meydana gelen tahribat...
Emil'in korkuları, sezgileri, annesine ve çocukluğuna olan özlemini okurken içim parçalandı...

Yazım dili sade ve akıcı olan eserin editörü sanırım imla ve harf kurallarına dikkat etmemiş. Eser de cümle hataları olsa da, konusu itibarı ile çokta göze batmıyor...

Bir çocuğun sevgisiz kalışının ve terk edilmişliğinin hikayesi... Zor okunsa da tavsiye ederim...
Yazar üç temayı işlemiş romanında. İlki, iyi ve kötünün mücadelesi ki, ana temasıydı diyebilirim romanın. İkincisi, kötülüğün, kutsallıkla dokunulmaz addedilip denetimden uzak kurumları da ele geçirebileceğiydi. Üçüncüsü ise, masumiyetin korumasız olduğu, en çok zararı onun gördüğüydü.

İyi ile kötünün mücadelesini ana tem yaptım, çünkü daha en başlarda üvey babanın Emil’e karşı tavrından böyle bir sonuç çıkardım. Ve acı olan da, üvey baba Ahmed’in kötü olma hali tam bir “sebepsiz kötülük muamması”ydı benim için. Yazar mesleğinden dolayı olsa gerek, Ahmed’de var olan bu kötülüğü iyi yansıtmış. İnsan yaptığı her davranışı mantıklı bir sebebe dayandırıyor ve kendisini hep iyi hissetmek istiyor galiba. Ahmed de bunun dışında olmamalı elbette. Fakat Emil’e ruhsal ve fiziksel şiddet uygularken kendisini nasıl ikna ettiğini anlayamamam beni onun “sebepsiz kötü” olduğuna ikna etti. O doğuştan kötüydü.

Bu kötü olma hali aklıma Herman Melville’nin “Sağlam Adam- Bir Maskeli Geçit” romanında anlattığı bir öyküden bir kesiti getirdi. Kötü, anlatıyordu. “Bir yılan olmak” diyordu, “çimenin üzerinde fark edilmeden süzülmek? Bir dokunuşta sokmak, öldürmek, güzel bedeninizin tamamı bir hançermiş gibi ? Kısacası kendinizi bilgiden ve vicdandan muaf hissetmek ve bir süreliğine tümüyle içgüdüsel, kayıtsız, sorumsuz bir yaratığın tasasız, keyifli yaşantısını sürmek arzusu hiç içinizden geçmedi mi?”

Kötü, kötülüğü bilinçli yapar. Bu hal onu kendisi gibi kötüleri bulmaya sevk eder. Ahmed buluyor da kötüleri; bir tarikat. Kutsanıp dokunulmama statüsüne erişmiş olan tarikat kötülerin elinde bir şiddet, taciz yuvasına dönüşmüş. Kurbanlarıysa masumiyetin simgesi çocuklar.

Ahmed’in Emil’e yaptığı sistemli işkenceler, kahramanın kişiliğini parçalamaya başlıyor. Onun insan olarak bahşedilmiş tüm haklarını elinden alıyor. Her bölümde, olmayan, ama ustaca varmış gibi anneye yutturulan sahte bir sevginin nasıl vıcık vıcık sahneye konulduğunu görüyoruz. Anne aldatılıyor. Aldanmaya yatkın bir ruh hali içinde sanki. Aşık. Hem de kötüye. Bilmeden elbette. Şiddet, olmayan bu sevgiyle ustaca örtbas ediliyor. Sinir bozucu.

Ana yoldan yan yollara sapmanın, gerçeği kaybetme, yanlışın içinde kaybolma riskinin hep olduğunu, hatta bu ihtimalin daha yüksek olduğu fikrini tarikatlar üstünden işlemiş yazar.

Emil’in anneannesi ve dedesiyle girdiği diyaloglarda din ne kadar aklanmışsa, tarikatlar o kadar yerin dibine sokulmuş. Müslümanlık, sadece Allah ve peygamberi üzerinden olduğu zaman bir sevgi dini olarak öne çıkarılmış.

Konusunu oldukça güncel olan, tarikatlarda rastlanabilen dini istismardan almış yazar. Konusuyla alakalı daha fazla spoiler vermek istemiyorum. Emil’in babası üstüne yaptığı tiratlar aklıma Cemal Süreya’nın “Sizin hiç babanız öldü mü?” şiirini getirdi. Açtım onu okudum. Benim de aklıma babam geldi. Burnumun direği sızladı.

Sonra aklıma geldi, Ah Muhsin Ünlü’nün "Resulullahla Benim Aramdaki Farklar" şiiri. Dinledim, ağladım. İnsan annesini özleyince, annesi de yoksa artık, ağlıyor. Belki siz de dinlemek istesiniz.

https://www.youtube.com/watch?v=Bp-DFYaGaCc
Ötekiler; bir ötekileştirme hikayesi. Ötekileştirme aslında aynı kulvarda yürüyenlerin ''biz ve onlar'' demesiyle başlar. yani bir insanlık halidir, insan için doğal bir davranış şeklidir diye düşünüyorum, çünkü biz insanlar, kendimizden farklı olanı dışlarız, kenara iteleriz, kabullenemeyiz. Yani bunu yapmayacak kadar bilge değiliz, bunu yapmayacak kadar egomuzdan sıyrılmamız çok zordur. Küçücük insanlarız işte, tanrı değiliz ki...

Ayşe Nart, Danimarka'da yaşamını sürdüren bir aileyi merkeze alarak, ötekileştirmeyi çok güzel anlatmış. Cinsel kimliği yoluyla ötekileştirilenler, göçmenlik yoluyla ötekileştirilenler ve de fiziksel engelleriyle ötekileştirilenler... Okurken insan bazen kendine de soruyor; Peki normal nedir? Yanıtı zor bir soru!

Güneş Evi ve İshoj mahallesi... İki mekan da ötekileştirilenlere ait... Onlar da birbirlerini ötekileştiriyor... İç içe geçmiş aynalar misali, bunun sonu yok... Biz de bu sitede birleşerek, kitap okumayanlardan ayırıyoruz kendimizi belki de :) İnsan hayatının dayanılmaz diyalektiği işte...

Geçen sene Kasım ayında Türkiye'ye tatile gitmiştim bir arkadaşımla. Oraya Almanya'dan 70 kişilik bir grup gelmişti, engelli çocuklar ve aileleri ve de gönüllü yardımcılar. Grubun ismi İnteraktif idi. 10-25 yaşları arasında 30 kadar çocuk vardı grupta ve hepsinin engeli farklıydı. Bir hafta onlarla vakit geçirdik. Hayatımda ilk defa engellilerle bu kadar yakın bir ilişkim oldu ve bu tip ailelerle... Onların özgürlüklerini kıskandım, hayatı ve birbirlerini sevmelerini, maske takmadan en doğal halleriyle davranmalarını... Aynı çocuklar gibi... Onlar gerçek insandı belki de, biz ise mutasyona uğramış, iki yüzlü ve çıkarcı, hırslarının ve çıkarlarının esiri olmuş ''normal'' insanlar!!! Murathan Mungan da demiyor mu: ''Biz büyüdük ve kirlendi dünya'' diye...

Bu duyguyu yazar çok güzel anlatmış: ''Çocukların özgürlüğü yoktur hiçbir yetişkinde. Yetişkinlerin kuralları, normları yoktur hiç bir çocukta. Anlık belli ederler duygularını, saklamadan. Mahremiyetleri yoktur. Utanma duyguları gelişmemiştir henüz, bilmezler. Çünkü onların giysisi çocuktur. ''

Ve yazar devam ediyor: ''Güneş Ev'de bambaşka bir galaksinin içinde gibiyim. Orada ön yargılarım yıkıldı. İnan ki hiç kolay değil, tanımadığın bu yabancı dünyadan içeri girmek. Zira ön yargılarımızla kuşatılmışız.''

LGBT ve engelliler için ''tanrının defolu çocukları'' diyor yazar. Bu defolu çocukları birbirine benzetiliyor hikayede. İnsan okurken yine soruyor kendine: Peki defosuz insan var mı?''

Bu kitap bizi içsel sorgulamaya da itiyor. Etrafımızdaki defolulara ve kendimize daha farkındalıkla bakmamızı sağlayacak belki de.. Okumanızı öneririm.
Öncelikle bu kitabı bana hediye ettiği için teşekkürlerimi sunarım https://1000kitap.com/ayay/Duvar/ hanımefendiye.Ama bu bir hediye diye incelememi ballandıra ballandıra anlatıcak değilim.:))Kim olursa olsun.Zaten herkes böyle yapar.Ve nasıl ki Ayşe Hanım eserini özgürce yazmışsa bende incelememi özgürce yapacağım.Ve böyle olması gerekir zaten.
Eserimiz çocuk istismarının Dünya genelinde nasıl bir boyuta ulaştığını ve biz insanların ise bu konuda hem duyarsız hem habersiz olduğumuzu anlatıyor.

Konumuz, Danimarka'da yaşayan bir ailenin erkek çocuğu olan Emil'in hayattaki çektikleri sıkıntıları ve ileri ki yıllarda bir psikolog ile konuşmasını anlatıyor.Emil, babasını kaybetmenin hüznü ile annesi ile yapayalnız kalır.Annemiz Layla ise hayatın normal düzene geri dönmesiyle eski dostu Pakistanlı Ahmed ile evlenir.Her ne kadar Emil, anneannesi ve büyükbabası buna karşı çıksada.İlk başlarda mutlu bir hayat sürmeyi umut eden annesi, çocuğunun birden değiştiğini farkeder.Çünkü Baba(üvey) Ahmed çocuğa gizli gizli eziyet etmektedir.Kendi dini inanışlarını çocuğun yapmasını da ister.Anne ise bundan bihaber.Bundan sonraki birtakım olayların neticesinde ise çocuğun bir tarikata verilmesini aile çifti uygun bulur.

Korkunç yıllar ise tarikata yazıldıktan sonra başlar.Annenin umursamazlığı, evden ayrı kalmanın acısı Emil'i psikolojik sorunlara sevk eder.Tarikat Emil'i düzelteceği yerde, dahada karanlığa sürükler.Oradaki sapkın bir inanışla Emil bazı kişilerle(ihvan) cinsel istismara uğrar. Çocuğun az bir ışıkla hayata tutunmuş iken aniden olan bu olay, ışığın tamamen yok olmasına neden olur.

Çocuğumuz Emil bu zindan gibi hayattan acaba kurtulacak mı?Annesi hatasını anlayıp çocuğuna sahip çıkacak mı?Ve tüm insanlık acaba değişecek mi?Bunu eseri okudukça öğreneceğiz.

Yazarımıza gelecek olursak; çocuklarla ilgili temayı bize güzel yansıtıyor.Bir kaç eksik veya hatayla.Buna az sonra değineceğim.Evet çocuklarımızı tarikatlara neden göndeririz?Allah'ı severken Şeyh ve tarikatlara neden ihtiyaç duyuyoruz?Sevgi onlarsız olmuyor mu?Evet birde yeni hatırladım.Eserde şu geçiyor ki Ayşe Hanım'a kesinlikle katılıyorum:Tövbe almak konusu.Bu uygulama Menzilciler tarikatında var diye biliyorum.Ama eserde geneli için konuşuluyor tabii.Şimdi nedir efendim bu tövbe almak.Günah işlemişsin.Eee.Şimdi gidiyon bir şeyhin yanına.Ona ellerini uzatıyon veya bastonuna dokunuyon.Onun sayesinde Allah günahlarını affediyormuş.Galiba bu baston sihirli veya GRM.(gÜNAH RESETLEME MAKİNESİ).Arkadaşım, en güzel dua ve tevbemiz neden direkt Allah'a olmasın?Ne yani bir tövbe almak için arabama 150 liralık benzin alıp felan yere gitcem, o kişiyi görcem ve eve tertemiz gelecem.Yok böyle bir şey.Hiçbir engele olmadan Rabbimize yalvarıp bizi affetmesini dilemek varken neden bir insan?Neden?Bir hastalığa kapılıp kendi kendini iyileştiremeyen bir varlık olan insan, nasıl bizim günahlarımızı affetmede bir aracı olabilir?Yazarımız bunları anlatırken tabii bazı şeyleri de yakıyor bir sigorta kablosu gibi:)Neyse değinecem dedim.:)

Ayrıca eser, tarikatlara gönderdikten sonra anne ve babanın neden takip sürecinde olmadığını kınıyor.Çocuğun ne yapıyor, kimlerle görüşüyor?İlgilenmek lazım olduğunu söylüyor.AMA bende diyorum ki bir tarikat değil, bir dershane veya başka bir yere gönderdiğimizde de çocuklarımızı takip etmeli ve ailevi görevlerimiz yerine getirmeliyiz.Eserde mesela tarikat görevlileri, çocuklara tecavüz ediyor.Bu aynı şekilde her kurumda özellikle çocuk esirgeme kurumlarında da olabilir.Tabii yazarımız sadece tarikatlara değinmiş tek yönlü.Ama zaten böyle olması gerekir.Çünkü konuya daha hakim olmamız gerekir.

Şimdi gelelim kendimin biraz yaptığı eleştiriler.:)Yazarımız burada mesela #15611564 Alman İdeolojisi adlı eser dil kurallarına uygun yazılıyor iken nedense Kuran-ı Kerim veya Kuran şöyle geçiyor her cümlede:''kuran''.Küçük harflerle yazılması yazarımızın yaklaşımı mı yoksa yazım hatası mı?Bir de şöyle bir cümle vardı:Sen sevgini Şeyh'e ve Allah'a ver.Onların sevgisi aileden ve evlatlarımızın sevgisinden daha önemli.Şimdi burada Şeyh ile birlikte Allah ismi geçiyor.Sadece Şeyh dese bir şey yok.Tabii eserde kişiler konuşmasında özgürdür.Bakın ayette ne diyor Rabbimiz:
Babalarınız, oğullarınız, kardeşleriniz, eşleriniz, aşiretiniz, elde ettiğiniz mallar, durgunluğa uğramasından korktuğunuz ticaretiniz ve hoşunuza giden evleriniz Allah'tan, Rasulünden ve onun yolunda cihaddan daha sevgili ise Allah'ın emri gelinceye kadar bekleyin! Şüphesiz Allah, fasık olan kavme hidayet etmez.Tövbe Suresi 24. Aman yanlış anlamamak lazım.....Hanım ben Allah'ı çok seviyorum.Defol yanımdan.Velet sen de ayağım altında dolaşma.Bak ben Allah'ı sizden çok seviyorum.Aaa.Bak ne oldu:Türkçe Anlatım Bozukluğu:))Allah tabiki eşimize, çocuğumuza güzel davranmamızı onları çok sevmemizi ve Rabbimizi hep beraber sevmemizi söyler.Bir de mesela çocuk camiye girerken sanki cami dünyanın en kötü yeriymiş gibi geliyor okuyucunun ruhuna.Mesela örneğin medyada duyuyoruz.Camide imam çocuğa cinsel istismar yapmış.Çok kötü.Hemen cezası verilmesi lazım.Ama bu demek camiyi ve ibadetleri bırakalım mı?Dünyanın her yerinde var.Kilisede rahibe bir cinsel ilişki olayı yaşadı diye Hristiyan vatandaş gitmesin mi kiliseye?Yani bilgisayarın içindeki tozu temizlemek varken neden bilgisayarıda tozla birlikte kötüleyelim?Bu tarikat; ''çocuk 7 yaşına gelince ne annesine ne de babasına sarılıp koklayamazmış'' diyor.Gülen mi ağlan mı? Uzattım biliyorum ama yazarımızın eseri ve işlediği tema çok önemli.

Yukarıda Şeyh cami kelimelerini geçirdim diye yanlış anlamayın.YAZARIMIZ elbetteki burada çocuğun ruh halini anlatıyor.Yani cami çocuğa öyle gözükmüş.Ben kitabı okuyacak kitle için söyledim.Örneğin bir çocuk o cümleyi okusa camiyide o şeyhide kötü bilir ve ömür boyu namaz kılmaz.Efendim, öyle kötü şeyhi zaten hepimiz boğmak istiyoruz ama camimizi de yakıp yıkmayalım:))


SON olarak; son yazılanlar benim kişisel eleştirim.Bunun yanında kitap; çocuklarımıza gereken önemi vermemizi, onların eğitimini ilim ve fen ışığında vücutlarına aşılamamızı, kısacası çocuklarımızı çok sevmemizi anlatıyor.İyi okumalar...
Romanın girişinde yazılanlar bir manifesto aslında. Olacakların, yazılacakların, kurmacanın manifestosu. Ötekiler, romanın teması bu, adı gibi. İşte bu manifesto “Ben” anlatıcı ağzından verilmiş. Kahramanımız Sofie, deklare etmiş manifestoyu.

Sofie’nin, Ötekileşme-Yalnızlaşma analojisi öyle güzel cümlelere dökülmüş ki, ben çok beğendim. Bunların bir kısmını alıntıladım. Okuyabilirsiniz.

Akıl ve ruh sağlığı bozuk olanlar “ötekiler”, cinsel kimliği çoğunluğa uymayanlar “ötekiler” ve belki de günümüzde en ağırı, göçmen olan “ötekiler” Roman “ötekiler” teması, beş kişilik bir çekirdek aile üyelerinin yaşadıkları üzerinden anlatılıyor. (Baba Türk, anne Danimarkalı. Çocukları Selma, Sofie-Safiye, Dennis-Deniz)

Sofie’nin staj yaptığı, Güneş evi denilen, akıl ve ruh sağlığı hastaları için yapılmış hastane-mahallenin varlığı ve oradaki hastaların öyküleri çok çarpıcıydı. Var olan ama bizim haberimizin olmadığı insanları tanımak, onların öyküleri oldukça değişikti.
Girişin ardından anlatıcı değişiyor, tanrısal anlatıcıyla devam ediyor roman. Devreye Sofie’nin günlüğü giriyor sonra, bu “Ben” anlatıcıyla beraber psikolojik atmosferin daha çarpıcı hissedilmesine olanak sağlıyor.

Dennis’in öyküsüyle beraber romanın atmosferi değişiyor, temposu iyice artıyor. Sofie’nin manifestoda deklare ettiği şeyler birer birer geliyor okurun önüne. Hüzünle beraber bir merak duygusu pik yapıyor. Elimden bırakamadan bitirdiğimde, yazarın diğer eserini de okumaya karar verdim.

“Oyun bitmiş de sahnenin perdesi kapanıyor gibiydi sanki. Söylenecek çok şey vardı, kelimeler kaybolmuş, dillenecek her söz can çekişiyordu o an.”
“Yalnızlık; ya alışık olmadığın, tanımadığın bir ortamda ya da umutlarının tükendiği bir anda ortaya çıkan bir duygu haliydi. Tıpkı “ötekilerin” yaşadığı gibi...”
“Senin karanlık gecelere sakladığın kimliğini gündüzlere taşıyacağız artık. Hayatın ötelediği, sakladığı tüm insanların yolunu aça aça güçleneceğiz bize bıraktığın bu yolda.”

Yazarın biyografisi

Adı:
Ayşe Nart
Unvan:
Türk Yazar
Doğum:
Kayseri/Pınarbası, 23.05.1959
23.05.1959, Kayseri/Pınarbası’nda doğdu, Kafkas kökenli, Çerkez. Eğitimini Danimarka’da tamamladı. Yaklaşık 30 yıldır Kopenhag’da yaşıyor. Kopenhag’da pedagoji eğitimi aldı. Bir çocuğu var. Halihazırda pedagog olarak resmi bir kurumda çalışıyor. Aynı zamanda ressam. Sergiler açan, sanat aktivitelerinin içinde yer alan çok yönlü bir sanatçı.
Çeşitli basın yayın organlarına yazılar yazan sanatçı, tüm bu faaliyetlerini Danca yürütmüş. Danimarka-PEN üyeliğine de kabul edilen yazar, ilk romanından itibaren yazın hayatına daha çok ağırlık vereceğini söylüyor. Edebi eserlerini Türkçe dilinde yazıyor.
Şu ana kadar Türkçe dilinde yazılmış iki romanı bulunuyor. 4.Boyut, 2016, Ötekiler, 2016

Yazar istatistikleri

  • 4 okur beğendi.
  • 10 okur okudu.
  • 30 okur okuyacak.