Türkiye'de yabancı muhabir olarak bulunduğum sırada, bir Türk gazetecinin de yardımlarından yararlanıyordum. Bu, normal bir şeydi. Kendi gazetesinde çalışan Türk muhabir, başka türlü, atlayacağım haberleri bana bildiriyordu. Sürekli bir işti bu ve bazen de çok çalışmayı gerektiriyordu. Benimle bu biçimde işbirliği yapan Türk gazetecileri her ne kadar dost olduysalar da, bana göre yine de ilişkimiz sözleşmeye dayanan bir işti. Fakat, ne zaman bu iş için biriyle anlaşmaya kalkışacak olsam, Türk dostlarım para konusunu konuşmakta çok çekingen davranıyorlardı. Âdeta, işi sırf "arkadaş hatırı" için yapacakları izlenimini veriyorlardı. Üstelik Türk gazetecilerinin aldıkları ücretler hiç de yüksek değildi ve benim verdiğim para çok büyük bir şey olmadığı halde yine de gelirlerine epey katkıda bulunuyordu.
Sonunda, uzun bir çekingenlik döneminden sonra para almaya razı olunca, bu sefer de ücretlerimi çok garip bir biçimde ödemek zorunda kaldım. Öyle, cebinden paraları çıkartıp adama vermek söz konusu değildi. Çevrede hiç kimse olmasa bile, yine de çirkin bir şeydi bu. Parayı hep bir zarfın içine koyup kapalı olarak veriyordum. Ödeme günü gelince, arkadaşımı gazetesinde görmeye gidiyordum. Birlikte haberleri tartışıyor, kahve ya da çay içiyor, akşama kadar havadan sudan söz ediyorduk. Ancak, çıkacağıma yakın çekinerek zarfı cebimden çıkartıyor ve hemen ona uzatıyordum. Arkadaşam da parayı hiç bakmadan çekmecesine atıyor ve küt diye kapatıyordu. Sanki, kendisine yararlı, fakat hiç sözü edilmemesi gereken bir şey vermişim, sözgelişi, doğum kontrol hapı armağan etmişim gibi davranıyordu. Türkleri böyle durumlarda özellikle çok sevdim.