Didem Ünal

Didem Ünal

YazarDerleyenÇevirmenEditör
7.5/10
63 Kişi
·
70
Okunma
·
1
Beğeni
·
125
Gösterim
Adı:
Didem Ünal
Unvan:
Türk Editör, Yazar
Doğum:
Ankara, Türkiye, 1974
1974 yılında Ankara'da doğdu. Bilkent Üniversitesi Siyaset Bilimi ve Kamu Yönetimi bölümünü bitirdi. 1995'ten bu yana yayın alanında çalışıyor. Arada araştırma, reklam sektörü ve STK deneyimi edindi; AB destekli projeler yazdı ve yönetti. Uçanbalık tarafından 2017’de yayımlanan Ormanda Alfabe adlı çocuk kitabını yazdı. Sözcükler, Papirüs, Patika’da öyküleri yayımlandı. Osmanlıcadan ve İngilizceden Türkçeye kitap çevirileri bulunan Didem Ünal, Everest Yayınları'nın Türk ve Dünya Edebiyatı editörlerindendir.
Yazara henüz alıntı eklenmedi.
205 syf.
·3 günde·Beğendi·10/10
Eti Kemiği Zen; kendini arayış sürecini, özdisiplini ve yaşamın sadeliğini biraraya getiren Zen kültürünü bize aktaran önemli bir eserdir. Bu eser Paul Reps ve Japon Zen ustalarından olan Nyogen Senzaki tarafından biraraya getirilmiş, Zen öğretisinin dört temel yazıtından oluşmaktadır. Yazıtlardan ilki, 101 Zen öyküsü, 700 yıllık süreçte biriken Zen deneyimlerini; yazıtlardan ikincisi, Kapısız Geçit, aydınlanmaya yönelik 'koan' denen Zen bilmecelerini;
yazıtlardan üçüncüsü, 10 Boğa, aydınlanmanın on aşamasını; yazıtların dördüncü ve sonuncusu ise, Dengeleme, 4 bin yıldır Hindistan'da uygulanan ve Zen öğretisinin temelleri sayılan uygulamaları içermektedir.
Zen öğretisi -felsefesi, deneyimi, kültürü- çok eski yıllara dayanan bilgelikleri içerisinde barındırmaktadır. Zen bize aydınlanmayı getirmektedir. Bireyin kendi varlığının farkında olmasını; zihnini, sezgilerini ve aklını birlikte kullanarak hakikati bulmasına yardımcı olmaktadır.
Eti Kemiği Zen, anlatımındaki sadelik ve anlaşılırlığın yanısıra; bireyin gündelik yaşam içerisinde gerçekleştirmekte olduğu düşünce, duygu, davranış ve eylemlerine farkındalık getirdiğinden kesinlikle okunmaya değer bir eser olarak ele alınmalıdır...
296 syf.
Nefsimizle ruhumuz arasındaki yarık derinleştikçe derinleşiyor. Bundan dolayı yazar, "Hayatın şamatası dindiğinde sana anlam verecek olan şey nedir?" diye silkeliyor bizleri. Tüm dünyayı adeta hizaya getiren salgın, ruhlarımızı, kalplerimizi de hizaya getirmiş midir? Bakışlarımıza ferlik katmış mıdır? Özgürlük, nefes almak, sarılmak, hatır sormak, göğsümüzü yeşile dayamak, sevdiklerimizle birlikte geçirdiğimiz en güzel anlarımız gibi görmezden geldiğimiz nimetlerin "nimet" olduğunun şuuruna bir kez daha varabildik mi? Nimeti Veren'i fark edebildik mi? Bizden geriye hayata neler bıraktık?
Kırgınlıklar...
Kırıklıklar...
Yaralar...
Hatır sormaktan imtina ettiğimiz yürek mesafeleri!
Ziyadesiyle alan işgali yaptığımız, nefessiz bıraktığımız doğa, canlılar ...
.
.

Her fırsatta dile getirdiğim mevzu; kalbimizin ve ruhumuzun da karantinaya ve de gözetilmeye ihtiyacı var. Bir o kadar temizliğe... Yazar da bu eseriyle iç alemimize dikkat kesiyor bizleri. Umarım salgın da bu vesileyle dağınıklığımızı toplamaya yeterli olmuştur. Hayatlarımız aniden yavaşladı. Nasıl ki bakımsız bir arabanın yola gitmeye takati yoksa, düzenli olarak bakımının yapılması elzem ise, ete kemiğe bürünen bizler için de geçerli bu! Öz bakıma ihtiyacımız var. Hurda olmaya yüz tutan insani değerlerimiz düzenli bir bakımla yeniden yeşermeli, yeniden renk bulmalı. Törpülemeli kibir, haset, egomuzu... Kendimizle, aramıza koyduğumuz mesafe yetsin artık!
Öz'e dokunur erdemli bir hayat yaşamak için daha ne duruyoruz? Evet yazarın da ifade ettiği gibi sen, dünyaya kattığın şeysin. Dolayısıyla onurlu ve de anlamlı bir hikaye bırakma endişesi olmalı insanın içerisinde Ayşe Şasa gibi.

İnsanı, Hz. İnsan bilmek diye ruhlarımıza kez be kez zerk ediyor yazar. Kaç kez okudum, üzerinde kafa yormaya çalıştım bu ifadenin bilemiyorum. Ben'den olmayanı dışlayan dünya. Allahım ne acı, nasıl da yürek kanatıyor. Ne demiş bir başka yazar; " Benim ne ırk ön yargım var, ne sınıf ön yargım var, ne de din ön yargım var. Tek umursadığım kişinin İNSAN olması ve bu benim için yeterli."
Asıl nezaket işte bu!

Kabalığın ve de nobranlığın esir aldığı ruhlar etiketleme çabasına girer. Başka düşünce, başka his senin gönlünde nefes alamıyorsa keza tahammül edemiyorsan; gönlüne buyur edemiyorsan, öfke ve nefret insanlığını esir alıyorsa yıkamalı, arındırmalı, tozu alınmalı o vakit kalbinin. Kalp kalbe yurt olmalı, mülteci gibi yersiz yurtsuz ve de tekinsiz bırakılıp oradan oraya savurmamalı kalbi. Kabilecilik sığlığından kurtarmalı ruhları.

İtikadımız da bunu gerektirir. Öyle bir hayat sürmeli ki halimiz tercüman olmalı, bakışımız güven vermeli insanlara. Halimizle hallenmeli, bulunduğumuz her yeri içimizin ışıltısına bürümeli. Hikaye olsun, sayfa dolsun diye yazmıyorum bunları inanın. Öyle bir hayat yaşamalı ki ahlakımızda ayet tecelli etsin! Melekler gıpta etsin! İnsanlık şahit olsun! Musalla taşına vardığımızda, falancayı nasıl bilirdiniz sorusuna öteleri inleten sahici ve de gür şahitliklere muhtacız. Boğazımıza kadar dünyevilik dolu bir zamanda güzelliği ve iyiliği fark edebilen ruhlar olmaya çabalamalı. Hakikati, kendi bildiklerine hasretmemeli. Yazarın deyimiyle biz'in içini çoğaltmalı, duvarlar yerine köprüler örmeli; kötülük içimizde asla ve kat'a hayat bulmamalı!

Dertler, kederler, imtihanlar bizi hakiki insan formuna sokuyor. Mevlana Hz.lerinin ifadesiyle kendimizden geçmedikçe, kendimize gelemiyoruz. İçimizdeki cevher ancak o közlükte açığa çıkıyor. Yeter ki beklemenin estetiğini yakışır şekilde icra edebilelim. İmtihanlar yol emniyeti açısından şefkat levhaları nevinden. Kaybolmamak, büyük kazalara sebebiyet vermemek için hesaba çekmeli nefislerimizi. Her imtihan bir nasihatçi niteliğinde. Yerimizde saymayalım, kendimize değer katalım! Ne güzel demiş yine Mevlana Hz.leri;

"Yıkılmak yapılmaktır, dağılmak toplanmaktır! Sabır, sıkıntıların anahtarıdır!"

Tevazu kalbin amelidir diye okumuştum geçenlerde bir yerde. Ne hikmetse bilmeyi, olmak zannediyoruz galiba. O da yetmiyor bilgimizle insanları ezmeyi, yerin dibine geçirmeyi de hak biliyor olmalıyız!

Sosyal medya ortamı yazarın tabiriyle bukalemun kişiliklerin yerleşip cirit atabilmesi için maalesef uygun bir mecra! İstediği maskeyi gün içerisinde rahatlıkla takıp takıştırabilir kişi. Canım, cicimler gibi yemlerle avlayabilir avını. Maalesef arkadaşlar hani derler ya alemi nasıl bilirsin, kendin gibi. Sizin saflığınız, berraklığınız kadar temiz değil bu dünya. Karamsar bir tablo çizmek istemem lakin yer yer bozulmuş, kirlenmiş bir insanlık gerçekliğiyle de karşı karşıyayız!
Lütfen içinizde bastıramadığınız açlığı, sahte sevgilerle istismara izin vermeyin!

Ek olarak beğenilme, onaylanma tutkusu yüzünden sosyal medyada şekilden şekile, kılıktan kılığa girdiğimiz artık yeter! Neye, kime bu çaba? Olmayana, görünmeyene mi?!
Aklımızı başımıza devşirelim Allah aşkına. Mutluluğu uzakta aramayalım, elimizi ve de yüreğimizi uzatabildiğimiz, uzanabildiğimiz kadar yakın. Canlı kanlı insanlar; belki ailemiz, çocuklarımız, sevdiklerimiz yanımızda dururken nasıl bir akıl tutulmasıdır bu? Tv ile elektronik cihazlarla şoklanmış gidiyoruz bakalım. Akıbetimiz hayr olsun.

"Bazen kötülük ve vicdansızlık biz ona hayır diyemediğimiz için gelir." Yazar gayet isabetli bir tespitte bulunmuş. Kötülük nasıl hayat buluyor biliyor musunuz? Seyirci kalıyoruz, susuyoruz çoğu kez, ateş sadece düştüğü yeri yakar ne de olsa. Aman ucu bize dokunmuyor ya ohh ne ala, izliyoruz çekirdek çıtlatma keyifliğinde izliyoruz. Bizdense şayet yapılan kötülüğün müsebbibi menfaatte kucaklaşıyoruz. Mukaddesatı kendi heva ve heveslerimiz uğruna konuşturuyoruz. Hele ki itiraz ediyorsa yalnızlaştırıyoruz, kullan-at yüzsüzlüğüyle sözüm ona dostluktan, kardeşlikten atıyoruz. Lekeliyoruz işimize geldiğince, ötekinin gerçekliğini, hikayesini bilmeden, etmeden... Hüküm kesiyoruz, kendi kurduğumuz mizanda tartma, yargılama cüretinde bulunuyoruz; hakkı iptal ederek...
Velhasıl ne de çok sebep oluyoruz kötülüğün genişlemesine.

Sahici ve de riyasız dostluklar yaşanabilir kılıyor hayatı. Belki o zaman hayat sığabiliyor gönül hanelerimize. Varlığıyla iç bahçemizde rengarenk çiçekler yeşeriyor, samimiliğin pırıltısıyla bir kez daha güzelleşiyor dünya.
İnsanın insanda dinlenebildiği yazarın ifadesiyle o söylemese de yürek fısıltısını işitebildiğim, kendi yüreğimde hüznüne kucak açabildiğim, hayırhah olabildiğim, duayla susuzluğunu dindirmeye çabaladığım, halini görmezden gelemediğim, tam vaktinde işte 'Buradayım' diyebildiğim sahici dostluklar...
Varsa etrafınızda zaten azlar. Ondan değerliler. Sımsıkı tutunun, bırakmayın onları.

Efendimiz (sav) gerçek zenginliğin, gönül tokluğunda olduğunu belirtmiş. Gönül sadeliği. Sadelik sadece eşyayla, insanla olmamalı. "Umma ki küsmeyesin" demiş ya Alvarlı Efe Hazretleri istek ve arzularımızı da sadeleştirebilmeli. Her şey yeterince, kıvamınca olmalı. Fazlası zarar, fazlası hamallık, fazlası yük yüreğimize... Hele ki içimizde, halimizde bir reaksiyona dönüşmüyorsa!

Çok uzattığımın farkındayım lakin 1 yıl olmuş yazmayalı :) Birikmişlikler yazarın salık verdiği değerler çerçevesinde fırsatını bulmuş ki, taşmış olmalı.
Af ola... :)
232 syf.
·11 günde·Beğendi·7/10
Kitap 38 yaşında 2 çocuk annesi bir kadının aldatılması ve sonrasinda eşinin evi terketmesiyle başlıyor. Boşanma yolundaki bir kadın karakterinin o süreçte yaşadığı değişim ve buhran kaleme alinmiş. Benim de 3 yıl önce atlatmak zorunda kaldığım bu süreçte kimi yerlerde ayni seyleri yaşadığımı farketsem de kitaptaki kadından daha kolay atlattigimi düşündüm açıkçası. Olga maalesef ki depresyona giriyor,özgüven yıkımı yaşıyor hatta çocuklarını, köpeğini ihmal ediyor,onlarla çatışıyor. Sonunda bu kötü enerjinin bitimi ,evdeki köpeğin ölmesiyle son buluyor. Olga küllerinden doğuyor. Bir #ankakuşu gibi. #benimgibi .
.

Ben kitabi okurken yer yer sıkıldım, kendi durumumla çelişen yerler olduğundandır belki de. Ben güçlü kalmayı, yikilmamayi en başından seçtim, keske Olga da öyle yapsaydı dedim.
232 syf.
·Puan vermedi
Kamil Kaya isimli tarih öğretmeninin hikayesi bir nevi kitabımız. Kitap gayet güzel ve akıcı başlıyor fakat sonlara doğru amacından anlatmak istediğinden farklı bir yöne doğru sapıyor sanki. Kitapta bol bol tarihi bilgi var, ilgisi olmayan kişiler için sıkıcı olabilir ama ben en çok o kısımları sevdim. En son kısım ise Viyana'da geçiyor ve işler biraz daha karmaşıklaşıyor. Yazarla ilk tanışmam, şahane bir kitap çok etkilendim diyemem ama diğer kitaplarını okumaya tabi ki devam edeceğim.
550 syf.
·9/10
Yine oldukça kalın olmasına rağmen tek bir günde bitiveren ama etkisi uzun sürecek olan bir Hans Fallada romanı. Bir süredir benim de dilimden düşürmediğim "bizim gibi küçük insanların" romanı. 1930 Almanya'sında henüz cehennemin ayak sesleri duyulurken basit bir tezgahtar ve ona yoldaş olmakta hatta ondan bir çocuk sahibi olmakta hiç çekince görmeyen kuzucuğunun sürekli hep daha kötüye giden hikayesi. Modern toplumların yüzde 95'ini oluşturan küçük insanların sistem içinde ezilmesi ve çıkışsızlık hissini, buhranı anlatan ama umut aşılamayı da önemli bulan ve o umut için yoldaşlığın ve dayanışmanın en güzel hali olan aşkı işaret eden harika bir hikaye.

Kitapla ilgili iki not: Everest Yayınları'nın kapakta kullandığı herkes Nazi selamı verirken kollarını kavuşturan adam fotoğrafı ile romanın hikayesinin bir alakası yok. Satışlar çok olsun diye yapılmış gereksiz bir iş. Ayrıca Atıf Yılmaz'ın yönettiği ve İlyas Salman'la Yaprak Özdemiroğlu'nun başrolünü paylaştığı Dolap Beygiri filmine de minik ilhamlar vermiş bu roman kanımca.
550 syf.
·10/10
Patronun işçisini umursamadığı, birçok insanın işsiz olduğu, artık herkesin nasıl ayakta kalabilirim diye savaşıp durdukları, insanların yasam mücadelesi verdikleri bir dönemde geçiyor kitap.

Kitap ilk evliliğe karar veren bir çiftle başlıyor. Ama geçim sıkıntısı yüzüğü parmaklarına taktıkları an yüzünü göstermeye başlıyor. Nasıl kirayı ödeyecekler? Nerede yatacaklar? Çocuk olunca onun masraflarını nasıl karşılayacaklar? Bu durum ne kadar sürecek ve yaşamları nasıl devam edecek? gibi sorunlarla boğuşuyorlar sürekli. Bir yaprak misali ordan oraya savruluyorlar. Zorluklarla hep beklemedikleri an karşılaşıyorlar. Birbirine aşık bu çift yine de pes etmiyor. Adam çok şanslı. Hayat ne kadar berbat olursa olsun, her zaman gülümseyen ve hayata pozitif bakan bir eşe sahip, yani kuzucuğuna.
Hayatta yalnızlar. Kimseleri yok. Hep küçük görüyorlar onları. Bir hiçtir karşısındakiler. Küçük tezgâhtardan başka bir şey değildir koca. Önemsiz biridir.
İnanın o kadar duygulandım ki okurken. Şu an bile gözlerim dolu dolu yazıyorum. Hislerimi anlatacak kelime bulamıyorum. Kitap 1930 yılında Almanya'da geçiyor ama günümüzde de böyle aileler yok değil. Emma'ya yani kuzucuğa hayran kaldım. Her zaman eşine destek veren bir kadın. Gözyaşlarını içine akıtıyor, asla eşine belli etmiyor üzüntüsünü. Hep hesap yapıyor. Çocuğunun geleceğini düşünüyor.
Bunları bir arada tutan şey neydi? Tabii ki aşk. Ama üst üste o kadar şeyler geldiki başlarına, sanki uzun tırnaklı akbaba pençelerini açıp onları yakalıyor, ufak ufak parçalara ayırıyor. Bunlar da akbabayla mücadele ediyor, hayata tutunmaya çalışıyorlar. Asla ve asla bu kitabı unutacağımı sanmıyorum. Her aklıma geldikçe kalbimde bir sızıyla anacağım.
205 syf.
·Beğendi·8/10
Almanca çevirisini keyifle okudum! Türkçe çevirisi olduğunu görünce heyecanlandım...acaba nasıl edinebilirim? Piyasada var mı? Kısa öyküleri, kavramları nasıl çevirmişler acaba....merak ediyorum!
232 syf.
·5 günde·Puan vermedi
Yazarla tanıştığım ilk kitap..
Postmodern özellikler taşıyan ilginç bir eserdi.Bolca tarih bilgisi içeren bazen karmaşıklaşan fakat yine de bir şekilde olayların içine çeken bir içeriğe sahip.
Romanın kurgusunun parçalı ve karışık olması kısmen sıksa da aslında bu kurgunun günümüzde ki yaşamın ve insanlığın da parçalı olmasıyla eşdeğer görüyorum.
Postmodern eserlerin özellikleri olarak kesin bir sonla bitmez, aklınızda bazı soru işaretleri bırakır. Hayran kalmamakla beraber yine de sevdim. Bence okunulabilecek eserler arasında özellikle tarih okumayı sevenler için...
552 syf.
·6/10
Erhan Bener Nerdeyse 2 haftada bitirdiğim bir kitap oldu. Buna rağmen tadı damağımda kaldı. Yaşlı kedisinin kölesi olan bir asistan ve yatalak babasının kölesi olan bir hocanın kölelik kavramlarını ve onlar arasındaki ilişkiyi ele alıyor.
"Bizi bunalıma götüren gerçekten de günahlarımızdır. İşlediğimiz, işlemek istediğimiz, ya da işlediğimizi sandığımız günahlar."
210 syf.
·2 günde·Puan vermedi
"Gece Hayatım" kitabı, Adalet Ağaoğlu'nun 4 veya 5 yaşlarından 1995 yılına kadar görmüş olduğu kâbusları, rüyaları anlatı türünde yazmasıdır. Rüyasında, Mustafa Kemal Atatürkten Goethe'ye, Tarık Akandan Erdal İnönüye, Türkan Şoraydan Yıldız Kentere kadar bir çok kişi geçmektetir. İyi okumalar

Yazarın biyografisi

Adı:
Didem Ünal
Unvan:
Türk Editör, Yazar
Doğum:
Ankara, Türkiye, 1974
1974 yılında Ankara'da doğdu. Bilkent Üniversitesi Siyaset Bilimi ve Kamu Yönetimi bölümünü bitirdi. 1995'ten bu yana yayın alanında çalışıyor. Arada araştırma, reklam sektörü ve STK deneyimi edindi; AB destekli projeler yazdı ve yönetti. Uçanbalık tarafından 2017’de yayımlanan Ormanda Alfabe adlı çocuk kitabını yazdı. Sözcükler, Papirüs, Patika’da öyküleri yayımlandı. Osmanlıcadan ve İngilizceden Türkçeye kitap çevirileri bulunan Didem Ünal, Everest Yayınları'nın Türk ve Dünya Edebiyatı editörlerindendir.

Yazar istatistikleri

  • 1 okur beğendi.
  • 70 okur okudu.
  • 20 okur okuyor.
  • 114 okur okuyacak.
  • 1 okur yarım bıraktı.