Ebu'l-Ala Afifi

Ebu'l-Ala Afifi

Yazar
8.0/10
4 Kişi
·
18
Okunma
·
2
Beğeni
·
329
Gösterim
Adı:
Ebu'l-Ala Afifi
Unvan:
Mısırlı filozof
Doğum:
Benderü'l-cîze, 1897
Ölüm:
İskenderiye, 1966
EBU’L-ALÂ AFİFÎ, 1897’de Mısır’ın Benderü’l-cîze kentinde doğdu. On dokuz yaşında girdiği DÂrü’l-ulûmi’l-ulyâ’dan 1921 yılında mezun oldu. Cambridge Üniversitesinde felsefe okudu ve burayı birincilikle bitirdi (1924). E.G. Browne, R.A Nicholson, A.J. Arberry gibi şarkiyatçılardan istifade eden Afifî, Muhyiddin İbn Arabi üzerinde hazırladığı teziyle felsefe doktoru unvanını aldı (1930). Ülkesine dönüp Kahire Üniversitesi Edebiyat Fakültesi Felsefe bölümünde hocalık yapmaya başladı. 1940’ta doçent, 1943’te profesör oldu. Daha sonra aynı fakültede dekanlığa getirildi ve bu görevini 1957’ye kadar sürdürdü. Mısır Sanat ve Sosyal Bilimler Yüksek Konseyi üyeliğinde bulundu. 1966 yılında İskenderiye’de vefat etti.
Onlara göre nefs, bu aleme yabancı bir varlıktır;
ulvi alemden inmiş ve konuk olarak bedene girmiştir.
Ancak bu aleme indiğinden beri, bu alemin bağlarından kurtularak
asli alemine kavuşma özlemi ile yanıp tutuşmaktadır.
Fakat dönüş ne mümkün! O artık maddi alemin zincirleriyle
bağlanmış, o alemin meşgaleleriyle meşgul; zar ve perdeleri
ile kaplanmış, sufi yapısı bozulmuş ve paslanmıştır.
Bir zamanlar her tarafını aydınlatan o ilahi nurun parçası
onda artık görünmez olmuştur. Bu sebepledir ki, kendi alemine
yükselme kapasitesine sahip olabilmesi için, zincirlerini
kırarak firar etmesi, kir ve paslarından arınması kaçınılmaz
olmuştur. Nefsi, semadan yere inip burada mahpus kalan,
fakat vatan hasretiyle yanıp tutuşarak kafesinden kurtulmağa
çalışan kuşa benzetmek, sufilerin bu yüzden hoşuna
gitmektedir. İbn Sina nefs/ruh hakkındaki Kaside-i Ayniyye'sinde
bu manaya temas eder ki, kasidenin başı şöyledir:

"İzzet ü ikram içinde olduğu
O en yüce malıaldeli sana indi
Tüm gözlerden saklanmış olarak
Peçesiz yola çıkan bir güzel gibi .. "
Tasavvuf, süfilerin sadece, -gereğince yaşadıkları- herhangi
bir tarz değil, aynı zamanda, kulun ilk olarak Rabbi
karşısındaki konumunu; ikinci olarak kendi zatı karşısındaki;
son olarak da kainat ve kainattaki canh-cansız tüm varlıklar
karşısındaki konumunu belirlediği hususi bir bakış
açısıdır. Felsefe kelimesini buradaki gibi geniş manada .kullanacak
olursak, tasavvufun hususi bir yaşam tarzı olmanın
ötesinde bir tür felsefe olduğunu, hatta bu felsefenin ortaya
çıkardığı bir şey olması hasebiyle, bu hususi yaşam tarzının
bizatihi kendisi olduğunu söyleyebiliriz.

Hasılı sufiler, dünyaya bakışları bakımından Müslümanların
geneline; dine bakışları bakımından kelamcı ve fakihlere; Allah, insan ve kainata bakı ları bakımında fiIozoflara
iştıra etmezler. Bu yüzdendir ki, İslam tasavvufu
outun bu branşları kapsayan bir devrim olarak gelmiş ve bu
devrim tasavvufun, kendi yapısını gösterdiği en kendine özgü
özelliği olmuştur. Bir başka deyimle; İslam'ın gerçek ruhaniyetini
ilan ettiği yegane gösterge tasavvuf olmuştur.
Allah Teala şöyle buyurur :
"Malumunuz olsun ki, şu dünya hayatı, sadece oyun,
eğlence, süs, karşılıklı övünme, daha çok mal ve evlada sahip
olma isteğinden ibarettir. Tıpkı bir yağmur gibidir ki,
bitirdiği mahsul rençberlerin hoşuna gider. Bu mahsul daha
sonra kurur ve onun sapsarı olduğunu görürsün; sonra da
çer-çöp olur. Ahirette ise çetin bir azap vardır. Yine orada
Allah 'ın mağfiret ve rızası da vardır. Dünya hayatı, aldatıcı
bir metadan başka birşey değildir. " (el-Hadid, 57/20)

Bu ve yukarıda değişik münasebetlerle zikretmiş olduğumuz
başka pek çok ayet-i celile dünyaya değer vermemeye
(zühd) davet etmektedir. Ancak bu zühd, hem dünyayı hem
de ahireti gözönünde bulunduran, ama bununla birlikte
ikinci yönü birinciye tercih eden bir zühddür. Bu ve benzeri
ayet-i kerimelerde -özel anlamı ile- dünyaya başkaldırma'nın
tohumları vardır. Bu tohumların yeni bir ortamda yeşerip,
dallanıp hudaklanmasına müsait pek çok etkenin bir araya
gelmesi sayesinde Müslüman zahidlerin herkesi kapsayacak
şekilde koro halinde ilan ettikleri o devrimin tohumları.
O halde bazı oryantalistler gibi, İslam'daki tasavvufun
kökeninin şu veya bu harici faktöre dayandığına hükmetmemizi
gerektiren bir saik yok demektir. Çünkü sadece falan
şeyin, filan şeyin varlığındaki yegane illet olduğunu söylememiz
apaçık bir hatadır. Özellikle de bu illetler ve bunların
malülleri akli veya ruhi veya sosyal alaniarda meydana gelen
huşuslardan ise ... Zira akıl, ruhi ve sosyal realite(fenomen)
ler, tabii realitelerin boyun eğdiği basit illiyyet (causality)
kanuniarına göre cereyan etmezler.
"La ilahe illallah" ifadesinden
şu kalıplar ortaya çıkmıştır:
1- Akıl ve vehmin tasavvur edebildiği her eyden mutlak
bir şeki e munezze an a tan başka hiçbir ila
yoktur. "Mu'tezile, (Müslüman) filozoflar ve bir kısım sı1finin
tasavvuru budur\
2-(Allah'tan başka, ne gerçek bir irade sahibi
gerçek bir kudret sahıbı vardır." Bu Allah'ı tevhid etmeyi,
O'nu sıfat ve fiilieri ile bu şeki e evhid etmek plarak anlayan
bazı sufilerin tasavvurudur.'
3- "Allah'tan başka. gerçekten görülen (şühud) hiçbir
şey yoktur. " Gördükleri herşeyde mutlaka Allah'ı da gören
sı1filerin tasavvuru da budur.
4- "Allah'tan başka gerçekten varolan hiçbir şey yoktur."
Vahdet-i vücudçu sufilerin görüşü de budur.
Öyle ise, İslam düşünürlerinin tevhidin manası hakkındaki
düşünceleri ve tevhidin dakik meselelerini analizde
aşırıya kaçmaları, bazılarını vahdet-i uücud fikrine götürmüştür,
dememize şaşılmamalıdır. Biz, Müslümanların sahip
olduğu bu teorinin kökünü İslam düşüncesinin dışındaki
Hindu Vedaları (Vedanta) ve buna benzer bir harici kaynakta
aramak zorunda değiliz.
Ibnü'l Arabi'nin bu tutumu tek varlık hakikatine iki açıdan bakmasına ve onu iki sıfat ile nitelemesini gerektirmiştir. Bunların birincisi tenzih, diğeri ise teşbih olarak isimlendirilir. Gerçi o, bazen tenzih yönünü teşbih yönüne, bazen de hallerinin gereğine göre teşbih yönünü tenzih yönüne hakim kılar . Ibnü'l Arabi, sisteminin materyalist bir renge büründüğü derecede teşbih'te mübalağa yapar. Bu bağlamda, "O (Hak), bütün hadislerin isimleriyle isimlenmiştir"
Ayrıca, Eş'ari'lerin cevher ve araz nazariyetlerini tartışırken, Hakkın, onların bahsettiği cevher olduğunu, varlık mazharlarındaki tecellilerinin ise, bu cevherin araz ve halleri olduğunu söylemesi de teşbihteki mübalağalı tavrının örneğidir. 
süfinin bir felsefesi varsa, bu felsefe de onun süfiyane gözlem/müşahede
ve tecrübelerini pekiştiriyorsa ve süfiliğinden müstakil bir
şey değilse, işte bu, her ikisi de, Mutlak ya da 'Gerçek Varlık'ı
tanıma konusunda birer metod olan tasavvuf ile felsefenin
tabii yapıları arasındaki asli ve öze dayalı bir farktır. Bu
bir alemdir, öteki başka bir alem .. Tasavvuf öyle bir tecrübedir
ki, insan iradesi, büyük bir alaka ile bağlandığı ve uğrunda
kendini tükettiği (fena) hedefine bu tecrübe içerisinde yönelir.
Ve benlik bu hedefi, onunla aynı şey olarak "ittihad
ederek" zevke dayalı bir bilgi çeşidi ile tanır.
Bir kimseyi Hakk'ın tecellisi istila eder de Allah'tan
başka olan şeylerden (masiva) hiçbir şeyi; ne maddi bir varlığı
ne de onun eserini, ne bir şekli ne de onun gölgesini müşahede
edemezse, halktan fani oldu, Hakk ile baki oldu; denir.
Tasavvufa şöyle kronolojik olarak bakıp, geçirdiği çeşitli
devreleri incelediğimiz zaman, ele aldığı konu ve yöneldiği
mesele itibarıyla farklı şekilleri bulunmasına rağmen,
tasavvufun bütün bu devrelerde hep devrimci bir yapı arzettiğini
görürüz. Mezkur· başkaldırı, tasavvufun bütün çağlarında
özellikle de ilk zühd çağında alimleri hedeflerken,
üçüncü asırdan itibaren sırf bir gelişme çağına girmesiyle
kelamcı ve fakih din adamlarını hedeflemiş; sonra da taklide
dayalı (orijinal olmayan) felsefeye yönelmiştir.
512 syf.
·2 günde·Beğendi
Muhyiddin İbnü'l-Arabi islam tefekkür tarihinin en önemli simalarından biridir. Onun tasavvuf öğretisinin sistemli şekilde ifade edilmesindeki rolü çok belirleyici olmuştur. Teknik olarak vahdet-i vücud olarak anılan bu öğreti İslam düşüncesi tarihi boyunca çok münakaşa edilmiş, Şeyh'in İslam metafiziğinin tasavvufi yorumunu veren eserleri daima ilgi çekmiştir. Onun eserlerine duyulan ilgi hala devam etmektedir. Bu ilginin ülkemizde daha yoğun olmasının nedeni ise İbnü'l-Arabi'nin Osmanlı tefekkür geleneğindeki derin etkisidir. Sözkonusu etki onun Fususu'l-Hikem adlı eseri için özellikle doğrudur.

Yazarın biyografisi

Adı:
Ebu'l-Ala Afifi
Unvan:
Mısırlı filozof
Doğum:
Benderü'l-cîze, 1897
Ölüm:
İskenderiye, 1966
EBU’L-ALÂ AFİFÎ, 1897’de Mısır’ın Benderü’l-cîze kentinde doğdu. On dokuz yaşında girdiği DÂrü’l-ulûmi’l-ulyâ’dan 1921 yılında mezun oldu. Cambridge Üniversitesinde felsefe okudu ve burayı birincilikle bitirdi (1924). E.G. Browne, R.A Nicholson, A.J. Arberry gibi şarkiyatçılardan istifade eden Afifî, Muhyiddin İbn Arabi üzerinde hazırladığı teziyle felsefe doktoru unvanını aldı (1930). Ülkesine dönüp Kahire Üniversitesi Edebiyat Fakültesi Felsefe bölümünde hocalık yapmaya başladı. 1940’ta doçent, 1943’te profesör oldu. Daha sonra aynı fakültede dekanlığa getirildi ve bu görevini 1957’ye kadar sürdürdü. Mısır Sanat ve Sosyal Bilimler Yüksek Konseyi üyeliğinde bulundu. 1966 yılında İskenderiye’de vefat etti.

Yazar istatistikleri

  • 2 okur beğendi.
  • 18 okur okudu.
  • 1 okur okuyor.
  • 7 okur okuyacak.
  • 1 okur yarım bıraktı.