Elçin Gen

Elçin Gen

Çevirmen
7.4/10
31 Kişi
·
96
Okunma
·
0
Beğeni
·
10
Gösterim
Yazara henüz alıntı eklenmedi.
152 syf.
·1 günde·Beğendi·8/10
Adorno ve Horkheimer'in kültür endüstrisi kavramı üzerinde üç makalenin yer aldığı bir kitap. Özellikle sosyal bilimler ve iletişim bilimleri ile ilgilenen ve okuyan kişilerin Frankfurt okulunun bu üyelerinin geliştirdiği kültür endüstrisi kavramını anlayabilmek için güzel bir kitap.
https://kitapokurum.blogspot.com.tr/...ltur-endustrisi.html
152 syf.
·2 günde·7/10
Öncelikle 150 sayfalık kitaba 40 sayfalık sunum yazısı yazan kişiyi tebrik ediyorum!
Yazarın kitabı 1950 ler gibi (tam emin değilim) yazması ileri görüşlü olduğunu gösteriyor fakat bu gün için bakıldığında ilgilisinin dışında okuyanın beğeneceğini düşünmediğim bir kitap.
%54 (82/152)
·Beğendi·7/10
Kültür Endüstrisi Nedir?
Kültür endüstrisinde, eserler çoğaltılmak ve kitlesel olarak tüketilmek üzere üretilir.

Kitabın Mesajı Nedir?
Insanlığı mitlerden kurtaran ve doğaya egemen kılan akılsallığın(aydınlanmacılık), mite yeniden dönülmesine sebep olmasıdır.

Süreç Nasıl Gerçekleşir?
Tikellik ve bireyselliğin bulunmadığı, bunların belirlenmesi durumunda da sistemle bütünleşip bastırıldığı bir mekanizma mevcuttur. Ayrıca, sanatta etkinin(kelime, imge, renk, fırça darbesi) asiliğini kırarak yapıtın yerine formülün boyunduruğu altına soktu.

Kitabın Amacı Ne Değildir?
Sanatın geleceği değildir.

Kitabın Amacı Nedir?
Aydınlanmış aklın tehdit ettiği unsurları kurtarmak.

Kültür Endüstrisinin Hedefi Nedir?
Sanat ile hayat arasındaki farkın ortadan kaldırılması, bunların birleştirilmesi.

*Adorno’nun kültür endüstrisi, Walter Benjamin’in ‘’Mekanik Çoğaltım Çağında Sanat Eseri’’ne karşıttır.

*Kültür endüstrisi yüceltmez, baskılar. … Sanat yapıtları çileci ve utanmazdır, kültür endüstrisi ise pornografik ve iffetli. (Burada anlatılmak istenen, kültür endüstrisinde, sanatın sağlayabileceği hazzın verilmediği ve sadece bir hayal olarak gösterildiğidir. Fakat, yüksek sanatta durum böyle değildir.
*Kültür endüstrisi durmadan vaat ettiği şeylerle tüketicisini durmadan aldatır. Fiyakalı olay örgüleriyle görüntülerin vaat ettiği haz, vadesi sürekli uzatılan bir senet gibi geciktirilir.
*…Estetik yüceltmenin sırrı budur: doyumu yerine getirilmemiş bir vaat olarak temsil etmesi. Kültür endüstrisi yüceltmez, baskılar. Arzunun nesnesini, kazağın içindeki göğüsleri ya da atletik kahramanın çıplak gövdesini belirgin hale getirerek, yalnızca, doyumun esirgenmesine alışık olduğu için çoktandır mazoşist bir hazza indirgenen yüceltilmemiş ön hazzı kamçılar.

*A ve B filmleri veya değişik fiyattaki dergiler arasındaki farkın olmasınının sebebi tüketicilerinin sınıflandırılmasıdır.
*Bir markanın ürünlerinin farklı modeller ortaya çıkartması rekabet ve tercih olanağı sağlamasındandır.
*Bir ürünün değerini belirleyen kriter, ‘’conspicious production’’ denilen gösterişli üretimin yatırımının dozajıdır. (Kastedilen reklamlar ve reklamlarda sergilenen ürünün ‘’ambalajı’’ olsa gerek.)

*Ekspresyonistlerin ve dadaistlerin kavgacı bir tonda anlatmak istedikleri stildeki(vaat edilen) hakikatsizlik, bugün ağlak şarkıcıların şarkı söyleme jargonunda, film yıldızlarının özenle kurgulanmış zarafetinde, hatta bir tarım işçisinin sefil kulübesini çeken fotoğrafçının ustalığında zaferini ilan etmektedir.

*İzleyici, kendine ait bir herhangi bir düşünce üretmeye gerek duymamalıdır: ürün, her tepkiyi önceden belirler. (Eğer bir ürün piyasada tutmuşsa, böyle ürünler verilmeye devam edilir yayımcılar tarafından. Çünkü, amaç sanat, yani özgünlük değil, satmaktır.)

*Kültür endüstrisi, insani bir tür varlığı olarak gerçekleştirir. Herkes bir başkasının yerine geçebileceği yönleriyle varolabilir; herkes bir yedektir, ya da yalnızca türün bir örneği. Herkes, birey olarak, yeri kesinlikle doldurulabilir, salt bir hiçliktir ve bunu zamanla o benzerliği kaybettiğinde iyice hissetmeye başlar. Böylelikle insanların sıkı sıkıya bağlı kaldıkları başarı dininin içsel yapısı değişmiş olur. Yoksunluk ve çaba gerektiren, zorluklardan yıldızlara giden yolun yerini, giderek artan ölçüde ödül almaktadır. Hangi şarkının hit olacağına, hangi figüranın kadın kahraman olarak işe yarayacağına ilişkin rutinleşmiş karar verme süreçlerindeki körlük unsuru, ideoloji tarafından göklere çıkarılır. Filmler, rastlantının altını çizer durur.

(Kitabı yarıda bıraktım. Çünkü, okuduğum sayfalardan verilmek istenen anlamı alamadığımı hissettim. Bir dahaki sefere…)
368 syf.
·4 günde·Beğendi·6/10
Antik Yunan'dan günümüze pek çok filozofun görüşlerinin yer aldığı, dili esprili bir kitap. Günlük hayatta da karşımıza çıkabilecek bazı düşünce olayları hikâyeleştirilmiş. Her hikâyenin sonuna da bir soru eklenmiş. Soruların olası cevaplarına da kitabın "Açıklamalar" bölümünde yer verilmiş. Ayrıca bazı kavramların kısa açıklamaları "Sözlükçe"de anlatılmış. Bazı sorular resimler üzerinden sorulmuş. Bunlardan biri kitabın kapağını oluşturuyor. Soru şu: Su akmakta mıdır? Problemlerin bazıları basit veya gereksiz görünebilir. Yine de çözülemeyen bazı problemler de var. Eğer her problemden sonra açıklamasını da merak edecekseniz kitabı bir başından bir de ortasından okumak gerekiyor. İki kitap ayracına ihtiyaç duyulabilir.
152 syf.
·4 günde·7/10
T.W. Adorno Kültür endüstrisi kavramıyla, ortak bir çaba ve doğal bir süreç sonrasında ortaya çıkan kültürün bir meta halini almasını ve bu süreçte kitle iletişim araçlarının üstlendiği rolü gündeme getirmiştir. Kitap içerik olarak gayet güzel olmasına karşın dili bana biraz farklı geldi. Kullanılan kelimelere yabancı olduğumdanmıdır bilmiyorum ama ilk okuyuşta anlamlandıramadığım birçok şey oldu.
98 syf.
·3 günde·Beğendi·9/10
Fransız düşünür Budriya’ rın çağdaş-modern-postmodern ( bunlar çok iç içe kavramlar ) sanat tarzına ilişkin eleştirilerini dile getirdiği makalesinin ve daha sonra onunla bu konuda yapılmış söyleşilerin bulunduğu bu eser dolaşımda çok az var, ama malum mecralarda pdf formatında bulunuyor. Neden basılmadığını anlamıyorum aslında, bu makale ve sonrasındaki tartışmalar- ki bu tartışmalar hala devam ediyor- bir dönem düşünce dünyasının çok ilgisini çekti. Çağdaş sanatın çok tuttuğu bir ismin çağdaş sanatı böyle sırtından vurması sansasyonel bir olaydı, doğal olarak düşünür topa tutuldu. Ama açıkçası ben dahil çoğu insanın içinden geçenleri çok usturuplu bir biçimde açıklayıp, çok cazip bir eleştiri getirdi modern sanata. Bu konuya yazı içinde tekrar dönmek üzere ünlü teorisyenden bize kalanlar üstüne serbest takılacağım biraz.

Budriya çok eski bir ontolojik meseleyi günümüz Avrupa ve Amerika toplumlarına uyarlayıp gerçeklikle ilgili yeni sayılabilecek bazı tespitlerde bulunan ve düşünce dünyasına Simülasyon, Simülakr, Trans- , Hiper- gibi kavramlar kazandıran geçtiğimiz yüzyılın en çok ses getiren düşünürlerinden biri. Düşünceleri daha ziyade yorumbilim ekseninde olduğu için akademik camiada çok karşılık bulamadı. Ancak getirdiği kavramlar popülist ve kullanışlı olduğu için zamanla çok bilinen bir düşünür halini aldı. Hayatının son demlerinde popstarlar gibi Avrupa ve Dünya turnelerine çıkan Budriya fikirlerini paraya dönüştürme konusunda da başarılı oldu. Ancak ‘Modern’ yaftası 1930larda nasıl ki bizim düşkün Osmanlı halefi genç cumhuriyetimizde eğreti durduysa, bu kavramlar da gelişkin(!) medeniyetler dışında karşılığı olan kavramlar olamadı. Bunun sebebi bizim(az gelişmiş ülkelerin) batıyla ‘eşzamanlılığımızın’ bir daha telafi edilemeyecek ölçüde bozulmaya uğraması. Bir dönem batının yüzyıllardan beri geliştirip damıttığı kavramları olduğu gibi kültürümüze katmaya çalıştığımız için Sosyalizm gömleği bize bol geldi, Feminizm yakışmadı, Laiklik ise kabullendirilemedi. Çünkü bu ve benzeri kavramların üstüne oturacağı bir bağlam, gelenek hiçbir zaman gelişmedi bu ülkede. Bizde bu temel kavramlar henüz oturmamışken, bu kavramların ve ideallerin öldüğünü, tüketildiğini; artık bunların çeşitli dereceden simülasyonlarının işbaşında olduğunu bildiren düşüncelerin bize bir şeyler ifade etmesi çok zor.

Bir örnekle kavramlarını ve bizde neden karşılık bulamadığını anlamaya çalışalım. Bir gezgin düşünün. Türkiye’ de beyaztürk denilen kesimden, iyi eğitimli, batı ahlakıyla büyümüş, gelecek kaygısı olmadığı için bizim gibi toplumlarda lüks sayılabilecek bir işle meşgul olsun. Avustralyadaki kuşları fotoğraflıyor. Genelde de medeniyetin az sirayet ettiği bölgelere, insanlara ulaşıyor, onlarla iletişim kuruyor. Orada medeniyetin hiç ulaşmadığı bir kabile ilgisini çekiyor. Kültürlerini inceliyor. Es parantez zaten Heisenberg’e göre bu bile başlı başına o kabilenin artık değişmesine sebep olur. Sonra gezginimiz bunu birilerine anlatma ihtiyacı duyup, ülkesinde bir dizi konferansla gördüklerini yaşadıklarını anlatıyor. Heyecanlı, kabileden aldığı kıyafetleri üniforma belleyip üstünden çıkarmadan. Coğrafi keşiflerde batılıların yaptığının şiddet içermeyen, daha romantik hali. Konferansa katılanların çoğu yeniliklere açık, meraklı tipler, ki bu tipler Türkiye evreninde ufak bir kümeyi temsil eder. Ben de konferansa sırf merakımdan giden biriyim. Coğrafya bilmem, kabile anlamam. Meselem öğrenmek. Sonra konferanstan etkilenip kendi çevremde yayıyorum bunu, ufak çaplı grubumuzla kabilenin öğretilerini tartışıyor, hayatımıza adapte ediyoruz; onlar gibi giyinip onlar gibi yaşıyoruz... Bodriyar bu noktada soruyor hemen: Artık bahsi geçen kabilenin varlığından, gerçekliğinden söz edebilir miyiz? Ona göre cevap koca bir hayırdır. Çünkü o kabilenin olduğu gibi kalabilmesi için bizim temelde bundan haberdar olmamamız gerekirdi. Hadi diyelim haberdar olduk, benzerinin alakasız bir yerde alakasız insanlarca yapılması bir cinayetten başka bir şey değildir. Kusursuz bir cinayet. Bu ‘benzerlik’ ise zararsız bir taklitten öte bir simülasyondur. Gerçeğinin yerini almak için fırsat kollayan, tehlikeli bir katil. Örneğe devam edelim. Bizim grup çok tutuyor, tarzımızdan etkilenen birkaç topluluk bizi örnek alıp yaşamaya karar veriyor ve birkaç nesil böyle yaşıyorlar. Toplumun yeni bireyleri artık bu kabile tarzı yaşamın içinde büyüyeceği için başka bir yaşam onlar için anlamsız, imkansız. Onlar bu simülasyon düzeninin içinde büyüyorlar. Bu yapı artık kendinin gerçeklik olarak algılanmasını dayatır bir düzen oluşturup simülakr halini alıyor. İşler bu noktadan sonra oldukça karışmaya başlar. Toplumda bir anlam katliamı yaşanmaktadır. Kabile ölür, eski düzen ölür, yerine gelen bir düzen değildir ve onu yok etmek imkansızdır, onunla bir hayat üretmeye çalışmak bizi aşkın durumlara, aşkın gerçekliklere iter. Bu yeni düzene karşı olan da, yandaş olan da tüketilmekten kurtulamaz, her şeyi yok etme gücüne sahiptir. Çünkü onun üstünden yapıyla oynayıp çok katmanlı kavramlar oluşturulmuştur. Hiper-gerçeklikler, trans-ideolojiler. Toplum fikri de bu yok oluştan nasibini alır, artık toplum olmayan bir kitle vardır. Bu kitle bütün kavramları tüketen, aşırı özümseyip yok eden, bütün ideolojileri çiğneyip tüküren bir kitledir… Tarihsel determinizmle anlattığım bu öykü kavramlarla birebir uyuşmasa da en azından belli kavramların neye işaret ettiğini anlatıyor.

Bu kavramları ortaya atan Budriya doğal olarak popüler felsefede çok büyük bir yankı uyandırır. İnsanlar uzunca bir süredir olup bitenleri bir yere bağlama telaşındaydılar. Doğru nedir, gerçek var mıdır gibi sorularla boğuşan ve iki paylaşım savaşının ardından anlam arayışına giren toplumlara Fuko gibi o da ters-köşe cevap verir. Fuko söylemin öldüğünü bildirirken, Budriya bu ölümün sebeplerini açıklamaya girişir.

Budriya bu çıkışlarıyla sanat dünyasının da ilgisini çeker, resim, fotoğraf, sinema gibi alanlardaki düşünceleri çok önemsenir. Simülasyon sanat içinde kullanışlı bir kuramdır ve bolca kullanılır. Ancak sanat da bu katliamdan nasibini alacaktır, hatta en beklemediği bir anda bel bağladığı düşünürlerden birinden. Bir gün Sanat Dünyasının Kurduğu Komplo adında bir makaleyle modern-postmodern(!) sanatı topa tutar Budriya. Çağdaş sanat zaten anlamsızı anlamsızmış gibi gösteren bir yanılsama üstünden yürüyor, der, estetik yargıların artık temellendirilemediğini ve bunu koz olarak kullanıp kendini var ediyor, der, Warhol orjinaldi ama onun izinden gidenler taklit edilemezin peşinden gidip beş para etmeyen işler yapmaktalar, der… Bu makale hem tepki çeker hem de üstüne amansız tartışmalar döner, Budriya fikrinden vazgeçmez ve çeşitli konuşmalarda bu görüşü daha da provakatif bir hale getirir.

Tekrar söylemekte fayda var, bu kavramlar bizim gibi doğunun geçmişine ve batının perspektifine-kaygılarına sahip arada kalmış toplumlarda çok anlamlı durmuyor. Bizim gerçekliğin ne olduğunu sorgulayan bir geleneğimiz yok ki onun geçirdiği değişimleri kavrayabilelim! İdealist felsefenin bağnazca savunulduğu Osmanlı düşün hayatından ( Beşir Fuat benzeri bir kaç pozitivisti ve materyalisti saymazsak) hiç geçiş süreci yaşamadan bireyci ve materyalist batı felsefesi ürünü olan kavramları, yasaları olduğu gibi kabullendik. Değişim sancılarının yaşanmadığı bu ani-bağlamsız geçiş doğal olarak boş bir gebeliğe dönüştü ve elimizde şekilsiz bir ceninden başka bir şey kalmadı. Toplumumuzda bir türlü dengelenemeyen-huzura eremeyen siyasi ortam da o yılların meyvesidir.

Budriya gibi düşünürlerin örnek gösterdiği olaylar toplumumuzda henüz benzerlerini gördüğümüz türden. Örneği geriden yaşıyor ancak sonuçlarını tahmin etmekte zorlanmıyoruz. Kültürel öğelerin değişimi iletişimin olanaklarından yavaş olduğu için batı ile aramızdaki zamansal farklılık bir kez daha baş gösteriyor ve işler artık içinden çıkılmaz bir hal alıyor. Bizim gibi toplumlardaki yüzeysellik, özentilik bir adım öteye gidiyor ve biz bu hissiyatı iliklerimize kadar hisseden yoz-kopuk bir toplum olarak boşlukta debelenip duruyoruz.

Pek de ‘iyi’ olmayan okumalar!
98 syf.
·4 günde·9/10
Sanat kavramı, olanı göstermek mi, olmayana bir dem vurmak mı?

Amerikan bestecilerinden John Cage’in 4.33 adlı piyano eseri aynen şöyledir: Piyanist sahneye çıkar, dinleyicileri selamlar taburesine oturur, piyanonun kapağını kaldırır, bir süre bekler. Sonra kapağı kapatır, biraz bekler ve yine kaldırır. Yine bekler. Ardından kapatır ve yine açar. Bu işi bir kaç kez yapar. Tamı tamına 4 dakika 33 saniye dolduğundaysa piyanonun kapağını kapatır, yerinden kalkar, dinleyiciyi selamlayıp kulisine döner. Bu eser 1950’lerin başlarında bestelenmiştir. John Cage’e göre; piyanonun kapağı açılınca 1. bölüm başlamış olur, kapatınca bölüm biter. Kapak ikinci açılışında 2. bölüm başlar… Yinelenen benzer eylemlerle bu dört bölümlü eser, tam 4 dakika 33 saniye sürer. Ama dikkat edin! Bu süre boyunca çıkan öteki tüm sesler de esere dâhildir. Mesela salondaki fısıltılar, topuk sesleri, alarmlı saatler, cep telefonları, “yeter kardeşim, çal da dinleyelim şu parçayı” homurtuları gibi. John Cage, Hint felsefesinde de bulunan “Sessizliği Dinlemek” görüngüsünden yola çıktığını söyler: “Bu dört buçuk dakika benimdir,” demek istiyor, “Sessizlik sunuyorum, o mekândaki bütün öteki rastlantısal seslerde sorumluluğumdadır.” Bütün müzik eserleri, sesler gibi suskuları da içerir. Sessizlikten yoksun, suskusuz bir müzik yapıtı asla düşünülemez.

Bu bağlamda, modern sanat öncesi klasik sanatta, var olan durumu anlatmak için mevcut kavramlar kullanılarak sanat icra edilirdi. Şimdilerdeyse; ister modern sanat olsun ister post modern sanat deyin fark etmez, her türlü kavramın havada uçuştuğu serbest tasarımla icra edilen sanat, artık sadece var olan durumu değil, sanatçının uz görüşündeki hemen her şeyi anlatmaktadır. Sanata ilgi duyan insanı, adeta pozitif ve negatif yönlerde provoke etmektedir.

Andy Warhol’un “Herkes bir gün, on beş dakikalığına bile olsa ünlü olacaktır,” öngörüsüne benzer bir söz de biz söylemeya kalkıp, “Yakın bir gelecekte hemen herkes sanatın bir ucundan tutacak ve herkes sanatçı olacak!” dersek hataya düşmüş olmayız. Mesela bu görüyü, şununla ispat yoluna gidebiliriz: Eskiden tiyatro yapan çok az insan vardı ve izleyicisi de çoktu. Şimdilerde ise, o kadar çok insan tiyatro ile uğraşıyor ki, hani koltuklarda oturan seyirciler sahneye geçti de seyirci sayısı azaldı diyebiliriz pekala.

Sanata felsefe-şiir bağlamında bakacak olursak; Oruç Oruoba şöyle diyor: “Felsefesiz şiir olmaz ama şiirle de felsefe yapılmaz.“ Sanat ve felsefe o denli iç içe ve o denli birbirinden yalıtık ki, birbirlerinin alanlarına müdahale etmeksizin çok iyi geçinirler. Sanat, içeriğindeki felsefe olmasaydı, sanırız tadı olmayan bir meyveye benzerdi. Sanat, hayata geçirdiği ürünlerde felsefi bir görüş yansıtıyorsa; bu felsefeye saygısından ve elbette sanatın ebedi-ölümsüz olmak istemesindendir.

Esas mesele, sanatın bundan böyle kavramlarla anılmak yerine değerlerle anılacak olmasıdır. İyi-kötü-uzun-kısa-pahalı-ucuz-erdemli-erdemsiz bir sürü değer yargısı, genç bir kızın masumiyetini kirletir gibi kirletmiştir sanatı. Bu, sanatı bilgelik ortamından çıkarıp, ticari bir meta aracı haline dönüştürmüştür. Sanat, geri dönüşü olmayan bir yoldadır ve son çıkışı da kaçırmıştır. Sanat sanat için değil, aksine, sanat onu sipariş eden birey için yapılmaktadır artık. İşin bekasına bu denli aykırı bir durumda da, sanattan artık hiç yapılmayanı beklemek sanırız saf dillilikten öte gitmeyecektir. Gelecekte sanat, kendini mütemadiyen tekrarlayacaktır. Beşeri bir yaratık olan bireyi, insan yapan sanat, artık insan için sadece bir aksesuar olacaktır, aynen bir saat, telefon, kalem ya da cüzdan gibi.

Süha Demirel, İstanbul, 18 Mayıs 2011.

***

Kitap Künyesi:

Sanat Komplosu
Yeni Sanat Düzeni ve Çağdaş Estetik 1
Jean Baudrillard
ISBN 9789750508004
Orijinal Adı: Le complot de l’art
98 sayfa
4. Baskı – Kasım 2012 (1. baskı – Eylül 2010)
Çeviren: Elçin Gen, Işık Ergüden
368 syf.
·10 günde·4/10
Türkiye İş Bankası Yayınları kalitesine pek uymamış eser. 102. felsefe problemi yaratmış kitap ; Felsefe kendini ciddiye almadan doyurucu bir düşün akımı geliştirebilir mi ???
368 syf.
·60 günde·Beğendi·7/10
Benden önce kitap hakkında eleştirisini yazan bir arkadaş gayet güzel anlatmış, tekrara gerek yok. Tek söyleyeceğim 50 Felsefe fikri adlı kitabı bundan daha çok sevdim. Felsefeye sevginiz bir genel ilgi düzeyinde kalıyorsa ya da aynı konuda birkaç kitabı birden almak istemiyorsanız tercihinizi ötekinden yana kullanın. Bu kitaptaki örneklerin önemli bir kısmı sayı doldurulsun düşüncesiyle yazılmış gibi geldi bana.
368 syf.
·9 günde·5/10
Paradoksal Probler kısmı ve Etik Hikayeler kısmı okumaya değer, ancak kitabın geri kalanı için aynısını söylemek pek mümkün değil. Açıklamalar kısmı çoğu problem için yetersiz, internetten soruların benzerleri araştırılırsa daha kapsamlı bilgiler elde edinilebilir.

Yazarın biyografisi

Yazar istatistikleri

  • 96 okur okudu.
  • 4 okur okuyor.
  • 170 okur okuyacak.
  • 5 okur yarım bıraktı.