Sanat Komplosu (Yeni Sanat Düzeni ve Çağdaş Estetik 1)

·
Okunma
·
Beğeni
·
652
Gösterim
Adı:
Sanat Komplosu
Alt başlık:
Yeni Sanat Düzeni ve Çağdaş Estetik 1
Baskı tarihi:
Eylül 2010
Sayfa sayısı:
98
Format:
Karton kapak
ISBN:
9789750508004
Kitabın türü:
Orijinal adı:
Le complot de l'art
Dil:
Türkçe
Ülke:
Türkiye
Yayınevi:
İletişim Yayınevi
Jean Baudrillard, 1996'da Sanat Komplosu'nu yayınladığında, artık çağdaş sanatın varlık nedeni kalmadığını ilan ederek sanat çevrelerinde büyük bir skandala yol açtı. "Sanat, bayağılığa, atıklara, vasatlığa, değer ve ideoloji diye el koyuyor," diye yazmış, çağdaş sanatın hükümsüz olduğunu, bir hiç olduğunu belirtmişti. Bu "saldırı" karşısında bazı eleştirmen ve küratörler Baudrillard ismini defterlerinden sildiler; işi bilenlerse, yankılar uyandıran bu parlak "skandalın" şehvetli ürpertisini hissettiler yalnızca. Sanat hakkında ne söylendiği önemli değildi - yeter ki sanattan söz edilsin. Dünya çapındaki "Yeni Sanat Düzeni," öylesine güçlü ve göz kamaştırıcıydı ki, kendisine yönelik her türlü tehdidi kışkırtmaya da, bu tehditleri sindirip massetmeye de muktedirdi. Sanat Komplosu'nda Baudrillard da tam olarak bunu iddia ediyordu: Eleştiri bir eleştiri yanılsamasına, tüketim düzenine içkin bir karşı-söyleme dönüşmüştü. Günümüzde sanat, tıpkı herhangi bir ticarî işletme gibi, kariyer fırsatları, kârlı yatırımlar ve yüceltilmiş tüketim nesneleri sunuyor. Sanatla ilgisi olmayan her şey sanata dönüşmekte. Roland Barthes, "Amerika'da cinsel ilişki dışında her yerde cinsellikle karşılaşabilirsiniz," derdi. Şimdi her yerde sanat var, sanatta bile.
-Sylvère Lotringer-

Jean Baudrillard, 1968 devrimi ertesinde düşünce dünyasında yaşanan Paris merkezli radikal dönüşümün avangardıdır. Onun geliştirdiği "simülasyon", "hiper gerçeklik" gibi kavramlar bugün kültürel eleştirinin anahtarlarını oluşturur. Baudrillard'ın sanat hayat dizisinden yayınlamaya devam edeceğimiz çağdaş sanat ve estetik üzerine incelemeleri, çağdaş sanat üzerine düşünenlerin temel referansları sayılır.
(Tanıtım Bülteninden)
98 syf.
Jean Baudrillard: Sanat Komplosu

Amerikan bestecilerinden John Cage’in 4.33 adlı piyano eseri aynen şöyledir: Piyanist sahneye çıkar, dinleyicileri selamlar taburesine oturur, piyanonun kapağını kaldırır, bir süre bekler. Sonra kapağı kapatır, biraz bekler ve yine kaldırır. Yine bekler. Ardından kapatır ve yine açar. Bu işi bir kaç kez yapar. Tamı tamına 4 dakika 33 saniye dolduğundaysa piyanonun kapağını kapatır, yerinden kalkar, dinleyiciyi selamlayıp kulisine döner. Bu eser 1950’lerin başlarında bestelenmiştir. John Cage’e göre; piyanonun kapağı açılınca 1. bölüm başlamış olur, kapatınca bölüm biter. Kapak ikinci açılışında 2. bölüm başlar… Yinelenen benzer eylemlerle bu dört bölümlü eser, tam 4 dakika 33 saniye sürer. Ama dikkat edin! Bu süre boyunca çıkan öteki tüm sesler de esere dâhildir. Mesela salondaki fısıltılar, topuk sesleri, alarmlı saatler, cep telefonları, “yeter kardeşim, çal da dinleyelim şu parçayı” homurtuları gibi. John Cage, Hint felsefesinde de bulunan “Sessizliği Dinlemek” görüngüsünden yola çıktığını söyler: “Bu dört buçuk dakika benimdir,” demek istiyor, “Sessizlik sunuyorum, o mekândaki bütün öteki rastlantısal seslerde sorumluluğumdadır.” Bütün müzik eserleri, sesler gibi suskuları da içerir. Sessizlikten yoksun, suskusuz bir müzik yapıtı asla düşünülemez.

Bu bağlamda, modern sanat öncesi klasik sanatta, var olan durumu anlatmak için mevcut kavramlar kullanılarak sanat icra edilirdi. Şimdilerdeyse; ister modern sanat olsun ister post modern sanat deyin fark etmez, her türlü kavramın havada uçuştuğu serbest tasarımla icra edilen sanat, artık sadece var olan durumu değil, sanatçının uz görüşündeki hemen her şeyi anlatmaktadır. Sanata ilgi duyan insanı, adeta pozitif ve negatif yönlerde provoke etmektedir.

Andy Warhol’un “Herkes bir gün, on beş dakikalığına bile olsa ünlü olacaktır,” öngörüsüne benzer bir söz de biz söylemeya kalkıp, “Yakın bir gelecekte hemen herkes sanatın bir ucundan tutacak ve herkes sanatçı olacak!” dersek hataya düşmüş olmayız. Mesela bu görüyü, şununla ispat yoluna gidebiliriz: Eskiden tiyatro yapan çok az insan vardı ve izleyicisi de çoktu. Şimdilerde ise, o kadar çok insan tiyatro ile uğraşıyor ki, hani koltuklarda oturan seyirciler sahneye geçti de seyirci sayısı azaldı diyebiliriz pekala.

Sanata felsefe-şiir bağlamında bakacak olursak; Oruç Oruoba şöyle diyor: “Felsefesiz şiir olmaz ama şiirle de felsefe yapılmaz.“ Sanat ve felsefe o denli iç içe ve o denli birbirinden yalıtık ki, birbirlerinin alanlarına müdahale etmeksizin çok iyi geçinirler. Sanat, içeriğindeki felsefe olmasaydı, sanırız tadı olmayan bir meyveye benzerdi. Sanat, hayata geçirdiği ürünlerde felsefi bir görüş yansıtıyorsa; bu felsefeye saygısından ve elbette sanatın ebedi-ölümsüz olmak istemesindendir.

Esas mesele, sanatın bundan böyle kavramlarla anılmak yerine değerlerle anılacak olmasıdır. İyi-kötü-uzun-kısa-pahalı-ucuz-erdemli-erdemsiz bir sürü değer yargısı, genç bir kızın masumiyetini kirletir gibi kirletmiştir sanatı. Bu, sanatı bilgelik ortamından çıkarıp, ticari bir meta aracı haline dönüştürmüştür. Sanat, geri dönüşü olmayan bir yoldadır ve son çıkışı da kaçırmıştır. Sanat sanat için değil, aksine, sanat onu sipariş eden birey için yapılmaktadır artık. İşin bekasına bu denli aykırı bir durumda da, sanattan artık hiç yapılmayanı beklemek sanırız saf dillilikten öte gitmeyecektir. Gelecekte sanat, kendini mütemadiyen tekrarlayacaktır. Beşeri bir yaratık olan bireyi, insan yapan sanat, artık insan için sadece bir aksesuar olacaktır, aynen bir saat, telefon, kalem ya da cüzdan gibi.

Süha Demirel, İstanbul, 18 Mayıs 2011 (Düzeltmeler 30 Mart 2016)
***

Kitap Künyesi:

Sanat Komplosu
Yeni Sanat Düzeni ve Çağdaş Estetik 1
Jean Baudrillard
Çeviren: Elçin Gen, Işık Ergüden
ISBN 9789750508004
Orijinal Adı: Le complot de l’art
98 sayfa
4. Baskı – Kasım 2012 (1. baskı – Eylül 2010)
98 syf.
·3 günde·Beğendi·9/10
Fransız düşünür Budriya’ rın çağdaş-modern-postmodern ( bunlar çok iç içe kavramlar ) sanat tarzına ilişkin eleştirilerini dile getirdiği makalesinin ve daha sonra onunla bu konuda yapılmış söyleşilerin bulunduğu bu eser dolaşımda çok az var, ama malum mecralarda pdf formatında bulunuyor. Neden basılmadığını anlamıyorum aslında, bu makale ve sonrasındaki tartışmalar- ki bu tartışmalar hala devam ediyor- bir dönem düşünce dünyasının çok ilgisini çekti. Çağdaş sanatın çok tuttuğu bir ismin çağdaş sanatı böyle sırtından vurması sansasyonel bir olaydı, doğal olarak düşünür topa tutuldu. Ama açıkçası ben dahil çoğu insanın içinden geçenleri çok usturuplu bir biçimde açıklayıp, çok cazip bir eleştiri getirdi modern sanata. Bu konuya yazı içinde tekrar dönmek üzere ünlü teorisyenden bize kalanlar üstüne serbest takılacağım biraz.

Budriya çok eski bir ontolojik meseleyi günümüz Avrupa ve Amerika toplumlarına uyarlayıp gerçeklikle ilgili yeni sayılabilecek bazı tespitlerde bulunan ve düşünce dünyasına Simülasyon, Simülakr, Trans- , Hiper- gibi kavramlar kazandıran geçtiğimiz yüzyılın en çok ses getiren düşünürlerinden biri. Düşünceleri daha ziyade yorumbilim ekseninde olduğu için akademik camiada çok karşılık bulamadı. Ancak getirdiği kavramlar popülist ve kullanışlı olduğu için zamanla çok bilinen bir düşünür halini aldı. Hayatının son demlerinde popstarlar gibi Avrupa ve Dünya turnelerine çıkan Budriya fikirlerini paraya dönüştürme konusunda da başarılı oldu. Ancak ‘Modern’ yaftası 1930larda nasıl ki bizim düşkün Osmanlı halefi genç cumhuriyetimizde eğreti durduysa, bu kavramlar da gelişkin(!) medeniyetler dışında karşılığı olan kavramlar olamadı. Bunun sebebi bizim(az gelişmiş ülkelerin) batıyla ‘eşzamanlılığımızın’ bir daha telafi edilemeyecek ölçüde bozulmaya uğraması. Bir dönem batının yüzyıllardan beri geliştirip damıttığı kavramları olduğu gibi kültürümüze katmaya çalıştığımız için Sosyalizm gömleği bize bol geldi, Feminizm yakışmadı, Laiklik ise kabullendirilemedi. Çünkü bu ve benzeri kavramların üstüne oturacağı bir bağlam, gelenek hiçbir zaman gelişmedi bu ülkede. Bizde bu temel kavramlar henüz oturmamışken, bu kavramların ve ideallerin öldüğünü, tüketildiğini; artık bunların çeşitli dereceden simülasyonlarının işbaşında olduğunu bildiren düşüncelerin bize bir şeyler ifade etmesi çok zor.

Bir örnekle kavramlarını ve bizde neden karşılık bulamadığını anlamaya çalışalım. Bir gezgin düşünün. Türkiye’ de beyaztürk denilen kesimden, iyi eğitimli, batı ahlakıyla büyümüş, gelecek kaygısı olmadığı için bizim gibi toplumlarda lüks sayılabilecek bir işle meşgul olsun. Avustralyadaki kuşları fotoğraflıyor. Genelde de medeniyetin az sirayet ettiği bölgelere, insanlara ulaşıyor, onlarla iletişim kuruyor. Orada medeniyetin hiç ulaşmadığı bir kabile ilgisini çekiyor. Kültürlerini inceliyor. Es parantez zaten Heisenberg’e göre bu bile başlı başına o kabilenin artık değişmesine sebep olur. Sonra gezginimiz bunu birilerine anlatma ihtiyacı duyup, ülkesinde bir dizi konferansla gördüklerini yaşadıklarını anlatıyor. Heyecanlı, kabileden aldığı kıyafetleri üniforma belleyip üstünden çıkarmadan. Coğrafi keşiflerde batılıların yaptığının şiddet içermeyen, daha romantik hali. Konferansa katılanların çoğu yeniliklere açık, meraklı tipler, ki bu tipler Türkiye evreninde ufak bir kümeyi temsil eder. Ben de konferansa sırf merakımdan giden biriyim. Coğrafya bilmem, kabile anlamam. Meselem öğrenmek. Sonra konferanstan etkilenip kendi çevremde yayıyorum bunu, ufak çaplı grubumuzla kabilenin öğretilerini tartışıyor, hayatımıza adapte ediyoruz; onlar gibi giyinip onlar gibi yaşıyoruz... Bodriyar bu noktada soruyor hemen: Artık bahsi geçen kabilenin varlığından, gerçekliğinden söz edebilir miyiz? Ona göre cevap koca bir hayırdır. Çünkü o kabilenin olduğu gibi kalabilmesi için bizim temelde bundan haberdar olmamamız gerekirdi. Hadi diyelim haberdar olduk, benzerinin alakasız bir yerde alakasız insanlarca yapılması bir cinayetten başka bir şey değildir. Kusursuz bir cinayet. Bu ‘benzerlik’ ise zararsız bir taklitten öte bir simülasyondur. Gerçeğinin yerini almak için fırsat kollayan, tehlikeli bir katil. Örneğe devam edelim. Bizim grup çok tutuyor, tarzımızdan etkilenen birkaç topluluk bizi örnek alıp yaşamaya karar veriyor ve birkaç nesil böyle yaşıyorlar. Toplumun yeni bireyleri artık bu kabile tarzı yaşamın içinde büyüyeceği için başka bir yaşam onlar için anlamsız, imkansız. Onlar bu simülasyon düzeninin içinde büyüyorlar. Bu yapı artık kendinin gerçeklik olarak algılanmasını dayatır bir düzen oluşturup simülakr halini alıyor. İşler bu noktadan sonra oldukça karışmaya başlar. Toplumda bir anlam katliamı yaşanmaktadır. Kabile ölür, eski düzen ölür, yerine gelen bir düzen değildir ve onu yok etmek imkansızdır, onunla bir hayat üretmeye çalışmak bizi aşkın durumlara, aşkın gerçekliklere iter. Bu yeni düzene karşı olan da, yandaş olan da tüketilmekten kurtulamaz, her şeyi yok etme gücüne sahiptir. Çünkü onun üstünden yapıyla oynayıp çok katmanlı kavramlar oluşturulmuştur. Hiper-gerçeklikler, trans-ideolojiler. Toplum fikri de bu yok oluştan nasibini alır, artık toplum olmayan bir kitle vardır. Bu kitle bütün kavramları tüketen, aşırı özümseyip yok eden, bütün ideolojileri çiğneyip tüküren bir kitledir… Tarihsel determinizmle anlattığım bu öykü kavramlarla birebir uyuşmasa da en azından belli kavramların neye işaret ettiğini anlatıyor.

Bu kavramları ortaya atan Budriya doğal olarak popüler felsefede çok büyük bir yankı uyandırır. İnsanlar uzunca bir süredir olup bitenleri bir yere bağlama telaşındaydılar. Doğru nedir, gerçek var mıdır gibi sorularla boğuşan ve iki paylaşım savaşının ardından anlam arayışına giren toplumlara Fuko gibi o da ters-köşe cevap verir. Fuko söylemin öldüğünü bildirirken, Budriya bu ölümün sebeplerini açıklamaya girişir.

Budriya bu çıkışlarıyla sanat dünyasının da ilgisini çeker, resim, fotoğraf, sinema gibi alanlardaki düşünceleri çok önemsenir. Simülasyon sanat içinde kullanışlı bir kuramdır ve bolca kullanılır. Ancak sanat da bu katliamdan nasibini alacaktır, hatta en beklemediği bir anda bel bağladığı düşünürlerden birinden. Bir gün Sanat Dünyasının Kurduğu Komplo adında bir makaleyle modern-postmodern(!) sanatı topa tutar Budriya. Çağdaş sanat zaten anlamsızı anlamsızmış gibi gösteren bir yanılsama üstünden yürüyor, der, estetik yargıların artık temellendirilemediğini ve bunu koz olarak kullanıp kendini var ediyor, der, Warhol orjinaldi ama onun izinden gidenler taklit edilemezin peşinden gidip beş para etmeyen işler yapmaktalar, der… Bu makale hem tepki çeker hem de üstüne amansız tartışmalar döner, Budriya fikrinden vazgeçmez ve çeşitli konuşmalarda bu görüşü daha da provakatif bir hale getirir.

Tekrar söylemekte fayda var, bu kavramlar bizim gibi doğunun geçmişine ve batının perspektifine-kaygılarına sahip arada kalmış toplumlarda çok anlamlı durmuyor. Bizim gerçekliğin ne olduğunu sorgulayan bir geleneğimiz yok ki onun geçirdiği değişimleri kavrayabilelim! İdealist felsefenin bağnazca savunulduğu Osmanlı düşün hayatından ( Beşir Fuat benzeri bir kaç pozitivisti ve materyalisti saymazsak) hiç geçiş süreci yaşamadan bireyci ve materyalist batı felsefesi ürünü olan kavramları, yasaları olduğu gibi kabullendik. Değişim sancılarının yaşanmadığı bu ani-bağlamsız geçiş doğal olarak boş bir gebeliğe dönüştü ve elimizde şekilsiz bir ceninden başka bir şey kalmadı. Toplumumuzda bir türlü dengelenemeyen-huzura eremeyen siyasi ortam da o yılların meyvesidir.

Budriya gibi düşünürlerin örnek gösterdiği olaylar toplumumuzda henüz benzerlerini gördüğümüz türden. Örneği geriden yaşıyor ancak sonuçlarını tahmin etmekte zorlanmıyoruz. Kültürel öğelerin değişimi iletişimin olanaklarından yavaş olduğu için batı ile aramızdaki zamansal farklılık bir kez daha baş gösteriyor ve işler artık içinden çıkılmaz bir hal alıyor. Bizim gibi toplumlardaki yüzeysellik, özentilik bir adım öteye gidiyor ve biz bu hissiyatı iliklerimize kadar hisseden yoz-kopuk bir toplum olarak boşlukta debelenip duruyoruz.

Pek de ‘iyi’ olmayan okumalar!
98 syf.
·Puan vermedi
Her yeri saran pornografide arzu yanılsamasının kaybolması gibi, çağdaş sanatta da yanılsama arzusu kayboldu. Pornoda, arzuya bırakılan hiçbir şey yoktur. Orjilerden ve bütün arzuların özgürleşmesinden sonra, trans-seksüel evreye geçtik – göstergelerin ve imgelerin, cinselliği tüm esrarından ve müphemliğinden soyduğu cinselliğin şeffaflığına. Trans-seksüel: cinselliğin arzu yanılsamasıyla hiçbir ilgisinin kalmamış olması, yalnızca imgenin hiper-gerçekliğiyle ilgili olması anlamında.
Önünüze çıkan bir şeyin zevk için fotoğrafını çektiğinizi sanırken aslında onun fotoğrafını çekilmesini isteyen bir şey, sizin de kendi reklamını yapan ahlaksız bir dünya tarafından gizlice bu isteği yerine getirmekle görevlendirilmiş bir figürandan başka bir şey olmadığınız görülüyor. İçine düştüğümüz durum ancak patafizik bir ironiyle açıklanabilir.
Modern dünyamızın özü reklamcılıktır. Bu haliyle, sanki bizim dünyanın başka bir dünyada reklamı yapılsın diye keşfedilmiş olduğu söylenebilir.
Jean Baudrillard
Sayfa 39 - İletişim Yayınları
Çağdaş sanat, estetik yargıları temellendirmenin imkansızlığından yararlanır ve onu anlamayanların ya da ortada anlaşılacak bir şey olmadığını idrak edemeyenlerin suçluluk duyguları üzerinden spekülasyon yapar.
... Warhol böyle biridir: cool, hatta cool'dan da öte, tamamen umursamaz, saygısız. Onunkisi mekanik züppeliktir, ben de estetik ahlaka yönelik böylesi tahrikleri seviyorum.) Warhol bizi estetikten ve sanattan kurtarmıştır...
Jean Baudrillard
Sayfa 58 - İletişim Yayınları
Sanatın günün birinde sona ereceğini savunan Hegelci bir perspektif vardı. Marx'a göre ekonomi veya siyaset de sona erecekti, çünkü hayattaki dönüşümler karşısında bunların varlık sebebi kalmayacaktı. Dolayısıyla sanatın yazgısı, kendi ötesine geçip başka bir şeye dönüşmektir, oysa hayat...! Bu göz alıcı perspektifin somutlaşmadığı açık. Onun yerine sanat, genelleşmiş bir estetik biçiminde kendini hayatın yerine geçirdi, bu da sonunda dünyanın Disneyleşmesine yol açtı: Disneyland'e çevirmek için her şeyi satın almaya muktedir bir Disney formu, dünyanın yerini alıyor!
Jean Baudrillard
Sayfa 88 - İletişim Yayınları
Açıktı ki dünya çapındaki Yeni Sanat Düzeni, aslında star sistemiyle ve şöhretle besleniyordu, düşünceyle değil. Bu yeni düzen öylesine güçlü ve göz kamaştırıcıydı ki, kendisine yönelik her türlü olası tehdidi kışkırtmaya da, bu tehditleri sindirip massetmeye de muktedirdi. O kadar ki, sanatı eleştirmek, sanat alanında parlak bir kariyer edinmenin en iyi yolu haline gelmişti ve bu olay da bir istisna değil, bizatihi kuraldı.
Jean Baudrillard
Sayfa 11 - İletişim Yayınları
Sanat sahip olduğu ayrıcalığı tümüyle yitirdi. Tam da bu nedenle onu her yerde bulabiliyoruz.
Jean Baudrillard
Sayfa 12 - İletişim Yayınları

Kitabın basım bilgileri

Adı:
Sanat Komplosu
Alt başlık:
Yeni Sanat Düzeni ve Çağdaş Estetik 1
Baskı tarihi:
Eylül 2010
Sayfa sayısı:
98
Format:
Karton kapak
ISBN:
9789750508004
Kitabın türü:
Orijinal adı:
Le complot de l'art
Dil:
Türkçe
Ülke:
Türkiye
Yayınevi:
İletişim Yayınevi
Jean Baudrillard, 1996'da Sanat Komplosu'nu yayınladığında, artık çağdaş sanatın varlık nedeni kalmadığını ilan ederek sanat çevrelerinde büyük bir skandala yol açtı. "Sanat, bayağılığa, atıklara, vasatlığa, değer ve ideoloji diye el koyuyor," diye yazmış, çağdaş sanatın hükümsüz olduğunu, bir hiç olduğunu belirtmişti. Bu "saldırı" karşısında bazı eleştirmen ve küratörler Baudrillard ismini defterlerinden sildiler; işi bilenlerse, yankılar uyandıran bu parlak "skandalın" şehvetli ürpertisini hissettiler yalnızca. Sanat hakkında ne söylendiği önemli değildi - yeter ki sanattan söz edilsin. Dünya çapındaki "Yeni Sanat Düzeni," öylesine güçlü ve göz kamaştırıcıydı ki, kendisine yönelik her türlü tehdidi kışkırtmaya da, bu tehditleri sindirip massetmeye de muktedirdi. Sanat Komplosu'nda Baudrillard da tam olarak bunu iddia ediyordu: Eleştiri bir eleştiri yanılsamasına, tüketim düzenine içkin bir karşı-söyleme dönüşmüştü. Günümüzde sanat, tıpkı herhangi bir ticarî işletme gibi, kariyer fırsatları, kârlı yatırımlar ve yüceltilmiş tüketim nesneleri sunuyor. Sanatla ilgisi olmayan her şey sanata dönüşmekte. Roland Barthes, "Amerika'da cinsel ilişki dışında her yerde cinsellikle karşılaşabilirsiniz," derdi. Şimdi her yerde sanat var, sanatta bile.
-Sylvère Lotringer-

Jean Baudrillard, 1968 devrimi ertesinde düşünce dünyasında yaşanan Paris merkezli radikal dönüşümün avangardıdır. Onun geliştirdiği "simülasyon", "hiper gerçeklik" gibi kavramlar bugün kültürel eleştirinin anahtarlarını oluşturur. Baudrillard'ın sanat hayat dizisinden yayınlamaya devam edeceğimiz çağdaş sanat ve estetik üzerine incelemeleri, çağdaş sanat üzerine düşünenlerin temel referansları sayılır.
(Tanıtım Bülteninden)

Kitabı okuyanlar 17 okur

  • Mustafa Demircan
  • Montaigne
  • Şeyma Kaya
  • Uğur De Molinari
  • Süha Demirel
  • Hiç
  • Saudade
  • Oğuzcan Ertürk
  • GIORDANO BRUNO
  • Josefiina

Kitap istatistikleri

Okur puanlamaları

10
%40 (2)
9
%40 (2)
8
%0
7
%20 (1)
6
%0
5
%0
4
%0
3
%0
2
%0
1
%0