Farhad Eivazi

Farhad Eivazi

Çevirmen
7.7/10
55 Kişi
·
160
Okunma
·
1
Beğeni
·
65
Gösterim
Adı:
Farhad Eivazi
Doğum:
Tebriz, İran
Farhad Eivazi 1975’te İran’ın Azerbaycan bölgesinde, Tebriz şehrinde doğdu. Tahran Üniversitesi’nde sinema eğitimi aldı. Belgesel filmler için yaptığı metin yazarlığıyla adım attığı kariyerine yönetmen asistanlığı ile devam etti. Bunu, senaryosunu yazıp yönettiği, insan hakları temasının öne çıktığı kısa kurmaca filmler ve belgeseller takip etti. Tahran’da başlayan sinema serüveni İstanbul’da devam ederken, çeşitli film festivallerinde jüri üyesi olarak da sinemayla etkin bağını sürdürmekte; İran ve Türkiye arasındaki sanatsal bağlara katkıda bulunmaya çalışmaktadır. Sinema kariyerine edebiyat da eşlik ederken, İran edebiyatı ve sineması üzerine çeşitli yayın organlarında yazıları, çevirileri yayımlanmaktadır.
Yazara henüz alıntı eklenmedi.
160 syf.
·2 günde·Beğendi·10/10
“Ölüm, köyün gökyüzüne asılmıştır sanki, ağıt sesleri derinlerde bir yerlerde birikip birikip patlar. Bu yanıyla yazarın, aslında toplumsal yapıda, genel kültürel dokuda dinin etkisinin ne derece büyük olduğunu ortaya koyduğu görülecektir. “Bayel Ağıtçısı” yerine “Ağıtçıları” gibi çoğul bir adın seçilmesi ölümün çokluğuna işaret ettiği gibi, ağıt ve yas kültürünün herkesi bir ağıtçı yapmasına da işaret ediyor.”

Aynı köyde oturan, aynı kahramanların farklı maceralarını anlatan 8 hikayeden oluşan kitap aynı zamanda bütün olarak da romanı oluşturuyor. Bu anlamda okuduğum sıradışı enteresan bir eser oldu.

İnsan denen mahlukun nankörlüğü karşısında umutların nasıl tükendiğini ama her şeye rağmen okudukça köy halkının her durumda göklerden gelecek bir çarenin arayışına girdiğini görüyoruz. Bınu da yas tutarak, acı çekerek yapıyor kıtlığa, hastalığa ve bilinmeze karşı..
Kitabın hüzünlü ve büyülü bir atmosferi var. Özellikle başlardaki ölümü çağrıştıran çıngırak sesinden ve ilerleyen bölümlerdeki ağıtlar, dualar oldukça etkileyici idi.

Kitabın çevirmeni ve önsözünden bahsetmeden geçemeyeceğim. Zira kitabı bitirdikten sonra tekrar okuma isteği duydum. Büyük emek verilerek mükemmel bir çevirisi var.
Türk kökenli bir aileye mensup Gulam Hüseyin 1936 Tebriz doğumlu. Çağdaş İran edebiyatının en önemli yazarlarından biri. Hem yazar hem de hikaye, çevirmenin de bahsettiği gibi tıpkı Oğuz Atay’ın Beyaz Mantolu Adam’ının uzun versiyonu.
Nasıl ki Beyaz Mantolu Adam denize doğru yürümüştü işte kitabın ana karakteri İslam da aynı kırgınlık, hayal kırıklığı ve umutsuzlukla benzer ama farklı akıbeti yaşıyor.

İran kültürünü  tanımak ve anlamak adına da güzel bir eserdi. Dili sade oldukça akıcı sıkılmadan okunabiliyor tavsiye ederim.
160 syf.
·Beğendi·Puan vermedi
“Top” Toplumsal Bir Eleştiridir Aynı Zamanda Bir Reçetedir

“Çocukluğumdan beri Saedi’nin öykü ve romanlarına meraklıydım ve onlardan çok şey öğrendim. Saedi bana göre İran’ın Artur Miller’ıdır” bu sözlerin sahibi dünyaca ünlü İranlı yönetmen Asghar Farhadi’dir. Çağdaş İran edebiyatının önemli isimlerinden biridir Saedi. Saedi’nin hayatını merak eden okurlar, yazarın hayatını okuduklarında bir doktor, bir psikiyatr, bir devrimci ile hayatı acılarla ve zulümlerle geçen bir dava ve halk adamıyla karşı karşıya olduklarını anlayacaklardır. Ondan mütevellit kitabı okumadan önce yazar hakkında bir iki şey okumak, kitabın girişindeki Farhad Eivazi’nin geniş ve uzun önsüzünü dikkatlice okumak yazarın vermeye çalıştığı mesajı ve kitabı anlama konusunda yardımcı olacaktır.

“Top” ismine bakan hemen hemen her okuyucunun aklına oyun topu gelebilir ama kitabı okuduktan sonra, bu topun çok daha kötü anlamlı, çok daha acı ve çok daha korkunç oluğunu göreceklerdir. “Top” konu olarak bizlere çok yabancı değildir aslında, nedeninin ilerideki satırlara bırakıyorum şimdilik. Zaman ve mekân değişikliği çok ta ön planda tutulmadan asıl karakterler ön planda tutularak sosyolojik ve toplumsal mesajlar veriyor bize yazar. Kitap, İran Meşrutiyet döneminde yaşanılan bazı durumları bize aktarır. Karakterler oldukça gerçekçi ve toplumdan birileri. Söz sahibi ve nüfuz sahibi insanlar.

Devlete itaat etmediği gerekçesiyle bazı Obalıları cezalandırmak için karşımıza Rus General Dilmaçof çıkar. Dilmaçof, Obalıları dize getirmek için görevlendirilmiş, yardım amacıyla gönderilmiştir. Dilmaçof’un kişisel özellikleri anlatırken kendisi gibi davranan bir sürü köpeğinin olduğunu da görüyoruz. Yazar her defasında ince ve derin ayrıntılarla köpekleri anlatırken, Dilmaçof’un benzerliklerine göre hareketlerini ve davranışlarını da bizlere aktarır o sırada, burada gözlem gücünün ve betimlemelerin özgünlüğüne şahit oluyoruz.

Dalmaçof’un karşısında Obalıların olduğunu söylemiştik. Bu Obalılar ilk başlarda kendi canlarını, mallarını kurtarmak için köşe bucak kaçarlar. Kaybedecek çok şeyleri vardır zira. Bunlardan beli başlı Obalılar karşı çıksa da Dilmaçof ile çarpışmayı önerse de onları her defasında vazgeçiren, yanlış yönlendiren biri çıkar karşımıza: Haşim hoca. Haşim Hoca şüphesiz kitabın en önemli karakteridir. Hatta yazar bu karakter üzerinde anlatmak istediğini bize aktarmaya çalıştığını söylersek yanlış olmaz. Haşim Hoca ağıt söyleyen biri, bir Mir, bir Seyit… İnsanlara koyun karşılığında ağıt söyleyen, oba oba gezen biridir. Açgözlü biridir, Obalıları ve Rus General Dilmaçof’un karşı karşıya gelmemesi için iki tarafı oynar. Derdi savaşı engellemek için değil, ağıt karşısında Obalılardan topladığı koyunları korumaktır. Bunu yaparken de sahip olduğu dini değeri yani Seyitliği kullanır. Seyit olduğu için hep saygı gören, her zaman el üstünde tutulan ve bunu da fırsat bilerek zengin olan biridir Haşim Hoca.

Haşim Hoca’nın tüm çabalarına rağmen Dilmaçof ve Obalılar karşı karşıya gelirler ama öncesinde Obalılar da Rus General Dilmaçof da hocanın ne yapmaya çalıştığını anlarlar. Önce Rus General sonra da Obalılar hocadan intikam almak için harekete geçerler. Rus General hocaya eziyet eder, sözlerine inanmaz olur. Hocanın gerçek niyetini öğrenen Obalılarda aradaki düşmanlığı ve kini bırakıp baştan hocadan intikam almak için sonrada Rus ordusunu obalarından, köylerinden uzaklaştırmak için birleşirler ve Rus ordusunu hiç beklemediği bir yerde ve zamanda kuşatırlar. Bu süreçte, hem bazı Obalılarda hem de Rus ordusunda iki top sürekli kitapta karşımıza çıkıyor. Her iki tarafında en çok güvendikleri silahtır ve konakladıkları her yerin en üst tepelerine yerleştirilir bu toplar. Katırlarla gidilen her yere götürülür ve bu topların varlığıyla kendilerinde kuvvet bulurlar.

Rus komutan elindeki topu ve hocayı Obalılara vererek orayı terk eder. Obalılar hocayı topun namlusunun önüne getirerek, bir atışla hocayı öldürürler. Kitabın bu sonla bitmesi bir sürpriz değil beklenilen bir şey. Yazar, yıllarca din adında toplumu sömüren insanların, riyakârların sonlarını bize anlatırken, halkın birleşme ve haksızlığa karşı cephe almalarını da öğütler. Konu din ve sömürü olunca yukarıdaki “Konu bize yabancı değil” cümlemle ne demek istediğimi umarım anlatabilmişimdir.

Saedi’nin bu kitabının edebi değerinin çok yüksek olduğunu söylemeliyim. Konuyu ele alış biçimi, sosyolojik ve toplumsal sorunları aktarması, İran’ın tipik insan yapısını ve teolojik kavramlara bakış acısını tartışmaya açması ve ele alması ve sade bir dille bunu bize aktarması açısında son derece önemli.
156 syf.
·2 günde·8/10
Her okuyucunun favori yazarı/yazarları vardır. Benim de var hatta bayağı fazla favori yazarım vardır. Ama bunun yanında yeni yazarlar keşfetmek, yeni kitapları okumak incelemek bilmek isteriz. Bir kitapçıya girdiğim zaman en az iki saat kalırım. Sırf yeni yazarlar bulmak ve incelemek için. Genelde de bulurum.

İşte bu yazar da böyle bir araştırmanın sonucunda tanıdığım bir yazar. İran edebiyatı her ne kadar dünyada ve Türkiye’de fazla tanınmasa da bence çok değerli yazarlar vardır. Ali Şeriati, Sadık Hidayet, Füruğ gibi yazarlar başta olmak üzere. Ve İran edebiyatının bir başka özelliği de sinema ile iç içe olması. Kitap kaliteli olunca filme uyarlanması sonucu kaliteli film de doğal olarak ortaya çıkıyor.

Bayel Ağıtçıları yazarın okuduğum ilk eseri ama son olmayacak. ( Aslında birden fazla kitabını alacaktım ama ellerinde bitmişti ).

Roman ve hikaye türünün belirli tanımları ve kuralları varmıdır? Tam bilmiyorum. Varsa neye göre ayrılıyor? İlk defa bu kitapta roman ve hikayenin bu kadar iç içe geçtiğini gördüm. Kitabın üzerinde her ne kadar tür olarak roman yazsa da hikaye olarak da okunabilir.

Kitap sekiz bölümden oluşuyor. Olayların geçtiği yer, mekan ve olay kahramanları hep aynı. Ama her bölüm farklı olayları anlatıyor. Birbirinin devamı olarak görünse de aslında sekiz ayrı hikaye olarak da okunabilir. Yukarda belirttiğim roman-sinema ilişkisi bu kitap için de geçerlidir. Sadece 19 sayfa olan dördüncü bölüm gav ( inek ) bölümü 1969 yılında sinemaya uyarlanıyor. Ve uluslararası alanda pek çok ödüle layık görülüyor.

Kitabın bir başka özelliği dini terimler. İran’ın şii olması nedeniyle İran’da ve Şii’likte kutsal olan pek çok olay ve kavram geçiyor. Bu da İran kültürünü, gelenek ve göreneklerini daha yakından tanımamıza vesile oluyor.

Yazar bu sayfada her ne kadar az okunmuş ve tanınmış olsa da bu yazarın değil bence biz okuyucuların eksikliği. Bu yazarla tanışın derim. Okuyacak olanlara iyi okumalar dilerim.
160 syf.
Ortak mekanlarda geçen ve birbirini takip ediyor izlenimini veren 8 hikaye okuduk. İlk hikâyeyi çok çok beğendim. Diğer hikayeler İran'ın NBC filmleriymiş tadındaydı. Ve kitaba genel anlamda kasvet havası hakimdi. Burada yapılmış çok güzel incelemeler var okumayı düşünenler onlara bir baksın derim...
160 syf.
·5 günde·Beğendi·Puan vermedi
Kitap birbirine bağlı sayılabilecek 8 hikayeden oluşuyor. 4. Hikaye 1969 yılında Gaav (inek) isimli bir filme dönüştürülmüş. Film gerçekten güzel. 4. Hikayenin yanında diğer birkaç hikayeden de parçalar var. Kitapta karakterler ve yerler betimlenmemiş. Bu nedenle ilk dört hikayeyi okurken olayları ve mekanları bir türlü oturtamadım. Ancak 4. Hikayeden sonra filmi izledim ve her şey çok daha canlandırılabilir oldu benim için. Tavsiyem kitabı okumadan önce filmi izlemenizdir.

Kitap bir çırpıda okunuyor. Oldukça keyif aldım. Yazarın okuduğum ilk kitabı. Bir de baskısı tükenmiş Top isimli bir kitabı var okumak istediğim.

Bunun dışında her kitabın bir müziği olduğuna inanıyorum. Bayel Ağıtçılarının müziği de Ahura’nın Neyestan albümü.
80 syf.
·14 günde·Beğendi·Puan vermedi
Gulam Hüseyin Sâedi'nin Top romanını geçen yıl okumuş, takibe aldığım yazarlar listesine de eklemiştim adını.Dendil sadece dört öykünün yer aldığı bir öykü kitabı.Kitaba ismini veren Dendil sonu tahmine çok açık olsa da yakıcı, güzel bir öyküydü. Favori öyküm Keykavus, Kel ve Ben öyküsü oldu.
Çok da tanıdık geldi bu öykü, bizim topraklarımızdan çıkmışçasına.
Benzer kaderleri paylaşıyor sanırım yakın coğrafyanın insanları.
80 syf.
Sevmedim anlamsız bir kaç hikayeden oluşuyor.
Kitaba ismini veren “Dendil” hikayesi idare eder. Ancak geri kalanları anlamsız buldum.
80 sayfadan oluşan kısa bir kitap okumak isterseniz fazla vaktinizi almaz.
Ama hayatınıza bir anlam katar mı yada bir bakış açısı kazandırır mı?

Sanmıyorum...

Keyifli okumalar...
80 syf.
Mond nehrinin suları kabarıp her yeri kaplamış. Nehrin suları daha önce bir insanın göğsü hizasına kadar yükselmemişken, şimdi develerin de devlete ait büyük araçların da boyunu aşıyor. Sandalları kıyıya çekmişler, kimse suya girmeye cesaret edemiyor. Mond bazen öyle coşuyor ki sanki bir dağı koparıp sürüklüyor; bazen de öyle yavaş akıyor ki sanki pusuya yatarak kendisine yaklaşma cesaretini göstermiş bir serseriye haddini bildirmeye hazırlanıyor.
Her ne olmuşsa hayret vericiydi! Tam üç aydır, bunca su neyin nesi? Nereden geliyor bu su? Yukarıdaki kavrulmuş tepelerden ve kuru dağlardan mı, yoksa güneşin yakıp kavurduğu vadilerden mi? Denizin ortasına bir tünel mi kazılmış ki sular böylesine coşup dalgalanıyor?
Göçebeler daha gerilere doğru gitmişler, nehrin her iki yakasına da haber ulaşmış, her iki taraf da sahile gelip ölüm tehlikesi bayrağı asmışlar. Suyun azgınlığından hiç korkusu olmayan cesur kamyonlar, daha nehrin kıyısına varmadan duyulan vahşi mırıltılardan öylesine korkmuşlar ki motorlarını stop edip nehrin naralarını dinliyorlar. Geldikleri yolu geri gidiyorlar. Kökleri denizin ortasına dek uzanan öbek öbek kara bulutlar, tepelerin üstüne toplanmış. Bu kökler ne yapıyorlar? Bunlar değil mi denizin suyunu Mond'a boşaltanlar?
İki yaka da birbirinden habersiz, herkes endişeli ve kaygılı! Çok sayıda yolcu ve tüccar, kahvelerde, köylerde, yerleşim dışındaki yollarda bulunan türbelerde konaklamak zorunda kalmış. Herkes memleketine dönebilmek için umutla, suyun inadından vazgeçip yatıştığı haberini bekliyor.
Nehrin kıyısından Deyyer limanı birkaç saat uzaklıkta. Kaf, üç beş günde bir, Gaffar'ın yolcu taşıma kamyonetiyle nehir kıyısına geliyor. Birkaç saat bekliyor. Köpüklü ve heybetli dalgaları seyrederken umutsuzluğa kapılarak geri dönüyor. Yine bunalıma girerek kederle deniz kıyısında yürüyor da yürüyor, vakit öldürüyor.
Kaf, yabancı bir Dil Araştırma Kurumu'nda memur. Birkaç ay eğitim gördükten sonra bu bölgeye gelmiş, Kurum'a götürdüğü her kelime için belli bir ücret ödüyorlar kendisine; gelgelelim şimdi geri dönemiyor. Mond'un suları yükselmiş, planları altüst olmuş, hali perişan. Esir düşmüş yahut da sürgün edilmiş gibi duruyor. Kendisini kurtaracak ve özgürlüğüne kavuşturacak bir mucize bekliyor.
Balıkçılar her gün bu duruma aldırış etmeden denize açılıyor, ağ atıyor, balık çekiyor, sahile dönüyor, onu görüyorlar. Dünyayla ilişkisini kesmiş, bir köşede oturuyor. Bazen de bir Bölgeye sığınmış, huzursuz. Sanki kimse onu teselli edemezmiş gibi görünüyor, kimseyle konuşmuyor, kimseye karışıp kaynaşmıyor. Sanki hiçbir şey görmüyor. Suyun öte yanında onu bu kadar endişelendiren ne var, beklediği nedir? İşinden mi olacak? Bir kıymetlisi mi var kafasını bunca meşgul eden?
Gün doğmadan deniz kıyısına iniyor, denizi görmek için kıyıya inmediğini kendisi de biliyor. Kederlenmek, hayal kurmak ve yürümek için sessiz sakin bir yer arıyor. Deniz durmaksızın değişiyor, her saat başka bir renge bürünerek binbir renk sergiliyor. Daha önce hiç duyulmamış ezgiler yaratıyor. Bazen sevecen, bazen sert, kimi zaman barışçıl, kimi zaman düşmanca...
Öğlen Kaf, kerpiçten evlerin arasından geçip küçük hava alanına giderek kumaştan yapılmış rüzgar ölçer silindirinin altında duruyor, gökyüzüne bakıyor ve bekliyor. Küçük posta uçağı geliyor ve bir evin üstünde dolaşıyor. Mahallenin postacısı motorla havalimanına gelip bekliyor. Posta uçağı denizin üstünden gelip yere konuyor ve yanı başlarında duruyor. Yaşlı posta pilotu uçaktan inip selam veriyor. Mahallenin postacısı, motosikletinin arkasından posta çuvallarını alıyor. Postaları karşılıklı değiştiriyorlar. İhtiyar postacı Kaf'a gülümsüyor ve soruyor:
"Nasılsın reis?" 131-133
160 syf.
·3 günde·Puan vermedi
Gulam Hüseyin'i, İranlı sevdiğim bir yönetmen olan Asghar Farhadi sayesinde öğrenmiştim. Katıldığı hemen hemen her platformda Gulam Hüseyin'in hikayelerinden ve romanlarından çok şey öğrendiğini dile getiriyordu. Merakımı ilk o zaman cezbetmişti. Kitabı ilk çıktığı sıralarda almıştım ancak bir türlü fırsatını bulup okuyamamıştım. İyi ki de o zaman almışım çünkü şu sıralar yeni basımı ve satışı yok.

İran kültürüne dair beslenme kaynaklarımız her ne kadar sınırlı olsa bile ilgiyle takip ediyorum ben de. Sanırım hayatımın bir dönemine dokunan Füruğ, Sadık Hidayet, Mohsen Namjoo, Marjan Farsad, Abbas Kiyarüstemi gibi önemli isimlerin de bunda büyük bir payı var. O yüzden de bulduklarımı da hemen okumaya, izlemeye ve dinlemeye çalışıyorum.

Öncelikle kitabın çevirmenlerinden bahsetmek istiyorum çünkü gerçekten büyük bir övgüyü sonuna kadar hak ediyorlar. Hemen hemen bütün Sadık Hidayet ve Füruğ eserlerinden tanıdığımız, Makbule Aras ve Farhad Eivazi var. Yine büyük bir çevirinin altından rahatlıkla kalkmışlar. Onların yaptıkları çeviriler motamot olmuyor. Her bir kelimeyi de dipnotlar kısmında uzun uzun anlatıyorlar. Bu da bize okuma esnasında büyük bir kolaylık sağlıyor.

Kitabımız "Bayel" adı verilen hayali bir şehirde geçiyor. Kimi kaynaklara göre ise böyle bir şehrin olduğu da söyleniyor. İç içe geçmiş olayların hem kısım kısım hem de bütünüyle bir anlam oluşturduğunu söyleyebildiğim, insanların köydeki yaşamlarından kesitler sunan sekiz öyküden oluşmakta. Öyküler uzun uzun diyaloglarla anlatılmış. Her öykü bir hüznü barındırıyor ve hüzünleri de hiç yabancı gelmiyor.

Yazarın biyografisi

Adı:
Farhad Eivazi
Doğum:
Tebriz, İran
Farhad Eivazi 1975’te İran’ın Azerbaycan bölgesinde, Tebriz şehrinde doğdu. Tahran Üniversitesi’nde sinema eğitimi aldı. Belgesel filmler için yaptığı metin yazarlığıyla adım attığı kariyerine yönetmen asistanlığı ile devam etti. Bunu, senaryosunu yazıp yönettiği, insan hakları temasının öne çıktığı kısa kurmaca filmler ve belgeseller takip etti. Tahran’da başlayan sinema serüveni İstanbul’da devam ederken, çeşitli film festivallerinde jüri üyesi olarak da sinemayla etkin bağını sürdürmekte; İran ve Türkiye arasındaki sanatsal bağlara katkıda bulunmaya çalışmaktadır. Sinema kariyerine edebiyat da eşlik ederken, İran edebiyatı ve sineması üzerine çeşitli yayın organlarında yazıları, çevirileri yayımlanmaktadır.

Yazar istatistikleri

  • 1 okur beğendi.
  • 160 okur okudu.
  • 1 okur okuyor.
  • 86 okur okuyacak.
  • 1 okur yarım bıraktı.