Füsun Doruker

Füsun Doruker

Çevirmen
8.2/10
1.475 Kişi
·
5,6bin
Okunma
·
4
Beğeni
·
932
Gösterim
Adı:
Füsun Doruker
Unvan:
Çevirmen
Yazara henüz alıntı eklenmedi.
638 syf.
·40 günde·Beğendi·10/10 puan
> Bu, bu kitaba daha önce yapılmış Protip v.1.0 incelemenin devamı niteliğinde olan v.1.1 güncellemesidir. Biliyorum, o gün için esprisine de olsa, yayınlamış olduğum kısa inceleme ile hep birlikte çok gülmüş ve çok eğlenmiştik. Fakat işlerimin yoğunluğu ve kişisel durumumdan kaynaklı biraz gecikmeli de olsa, sözümü tutmak ve Ulu Önder Gazi Mustafa Kemal Atatürk’ü ele alan bu güzel tarihi kitaba yakışan bir inceleme ile hakkını vermek isterim. Burada beni neyin beklediğini biliyorum ve ne kadar zorlanacağımın da farkındayım. Bize ait şanlı hem de yer yer üzücü bu tarihin kısa bir inceleme ile ele alınabilmesi, tamamının buraya sığdırılabilmesi ne mümkün?! Tarihin silinmez sayfalarına kazınan onca olay ve o zorlu, meşakkatli günleri yaşayan onlarca insanlar varken, bizler sadece yüzeysel geçişler ile anlatabiliriz bu geçmişimizi ve geçmişten bize kalanları.


Kitaba Dair

“Mustafa Kemal Atatürk, Avrupa uygarlığının belle epoque-güzel çağında dünyaya geldi” #35544653

> Ülkemizin yakın tarihi hakkında bugüne dek dikkat çekici birçok kitap, makale, çeviri araştırma ve ciddi çalışmalar yapılmıştır. Hep birlikte okumakta olduğumuz bu tür çalışmaların sayısı gün geçtikçe inanılmaz bir hız ile artmaktadır. Zaman içerisinde teknolojinin de bizlere sunmuş olduğu imkânlar doğrultusunda ortaya çıkan yeni akademik ve bilimsel çalışmaların katkısı sayesinde, ülkemiz tarihini tam teşekküllü incelenme düşüncesi birçok yazarı da bu konuda cesaretlendirmiştir. Ben de konuya olan ilgim doğrultusunda, Sn. İlber Ortaylı’nın Gazi Mustafa Kemal Atatürk adlı kitabını okuyup, hayal kırıklığı içerisinde inceledikten sonra, yeni kaynak kitap arayışı esnasında Andrew Mango ve kendisinin Atatürk: Modern Türkiye'nin Kurucusu kitabı ile tanıştım.

“Atatürk, Günümüzde genellikle radikal bir çağdaşlaştırıcı ve Batılılaştırıcı olarak bilinir. Bu tanım doğrudur ama yeterli değildir. Ülkesini, dünyanın en zengin ülkeleriyle aynı düzeye getirmek için Batı yöntemlerini ithal etmiştir çünkü zengin ülkelerin büyük çoğunluğu Batıda bulunmaktaydı. Ama onun hedefi taklitçilik değil, evrensel bir uygarlığa katılmaktı; Avrupa'nın Aydınlanma Çağı düşünürleri gibi, dine ve dinin neden olduğu ayrımcılığa karşın insanlığın ileriye doğru gitmekte olduğunu görmüştü. Gerçek bir bağımsızlık mücadelesinin, herkesi kapsayan laik bir ilerleme ilkesi adına, her ulus tarafından kendisi için yapılması ve böylece gelişmiş ülkelere karşı düşmanlığa yer bırakılmaması gerektiğine inanıyordu. Uygar insanların oluşturacağı evrensel bir toplumu ülkü edindiği için anti-emperyalistti. Her şeyden önce o bir kurucuydu, çağımızın en büyük ulus-yaratıcısıydı” #35618469

> Bu değerli eser, Türkiye Cumhuriyetinin, Bağımsızlık Savaşı süreci ve küllerinden yeniden doğuşu yolunda Gazi Mustafa Kemal Atatürk gibi, dünya tarihine mal olmuş bir lider ile yakaladığı olağanüstü fırsatı ele almaktadır. Onu bir tek yönetici tarafı ile değil, kendisinin ailesi, yakın çevresi, silah arkadaşları ve insanlar ile olan ilişkileriyle objektif olarak anlatmaktadır. Cumhuriyetin yeniden kuruluş yıllarının toplumsal öğelerini ve kuvvetler ayrılığını da işleyen bu kitap, Atatürk’ün karizmasının, kendisinin zaaflarının, çevresinde olan kadınlarla ilişkilerinin, yakın ve diplomatik dostluklarının, kızgın hallerinin ve iyilikleri ile nasıl bir insan olduğunun altını çizmektedir. İşte bu eser, gerçekten konusunda uzman bir tarihçinin konuya nesnel ve objektif yaklaşımının ele alındığı bir kitaptır. Evet, belki dikkatinizi çekecek bu inceleme sonrasında, Gazi Mustafa Kemal’in yaşamına dair birçok şeyi ve onun eşsiz, emsali görülmemiş Bağımsızlık Mücadelesini somut olaylarla inceleyen bu kitabı siz de okumak isteyeceksinizdir.

"İslamın dini kurumları tüm Müslüman topluluk (ümmet) için kurulmuştu ve tam ortasından yükselmeye başlayan ulus fikrini kapsamıyordu.” #35670192

“Koşullar çok kötüydü: ülkenin dört bir yanı göçmen akınına uğramış, hazine boşalmış, askeri harekâtların yarattığı hasardan dolayı bazı bölgelerde, özellikle doğu Anadolu'da kıtlık baş göstermişti.” #35670927

> Andrew Mango, gerçekten okumaya değer bu kitabında Atatürk’ten “Jön Türk” (Osmanlı İmparatorluğu'nun son döneminde ortaya çıkan meşrutiyetçi ve Abdülhamit dönemine muhalif olan genç ve aydın kuşak) olarak bahsediyor. Ona göre, babası Ali Rıza Bey’i küçük yaşta kaybetmesi Mustafa Kemal’in bağımsız, güçlü ve gözü pek bir kişilik geliştirmesinde etkili olmuştur.

“Mustafa Kemal Atatürk dünyaya geldiğinde, çok uluslu Osmanlı imparatorluğu çatırdıyor ama işlevini hâlâ sürdürüyordu.” #35687217

> Mango, Yüce Önderin çocukluk ve gençlik yıllarında yaşadıklarına ve söylediklerini temel alarak “…bazı düşüncelerin onun ruhunda ne kadar eski ve köklü olduğunu bir kez daha gözlemleyebiliriz: Bir kez daha şimdiyi değil, ileriyi düşünme konusunda uyarıda bulunuyor; ortamın yaygın görüşüne uymayı reddediyordu” değerlendirmesini yapıyor. Burada, bu yorum her ne kadar bize “asice” gelse de, Yazar burada bize Atatürk’ün Türk kökünün geleneklerine bağlı, ama yenilikçi yana sahip ve gelişmeye, ilerlemeye, modernizasyona açık olan ileri görüşlülüğünü anlatmak istiyor.

“Padişah ve görevliler entrikacıları ve isyan etmeye hazır olanları aşağı yukarı biliyorlardı. İçlerinden bazıları uzak köşelerdeki zindanlara atılmış, bir kısmı sürgüne gönderilmiş, bazıları görevlerini yitirmiş, bir kısmı da iş yapmadan maaş alma rüşvetiyle susturulmuştu.” #35671224

> Atatürk, Osmanlı İmparatorluğu'ndan devraldığı bu enkazı adeta bir sanatçı gibi işledi ve nüfusunun belli bir yüzdesi Müslüman olan, tarihte birçok şeyden geri kalmış, mahrum bırakılmış olan bu ülkeden oldukça farklı bir şey yarattı. O’ bu ülkenin halkına güvendi ve bunda asla şüphe etmedi. Yüreğinde iman yatan bu halkın benliğini ve bağımsız ruhunu yeniden canlandırmak için ilahi gücün kendisine vermiş olduğu bu fırsatı değerlendirmesini çok iyi bildi. Hepsinin üzerine sanki ölü toprağı serpilmiş gibi derin uykuda olan halkı uyandırdı ve ihanete çanak tutanlara karşı tarihte emsali görülmemiş bir askeri düzene soktu.

“Müslüman Türklerin beynini kemiren soru, ülkenin varlığını sürdürüp sürdürmeyeceği değil, kendilerinin bu ülke içinde yaşamlarını sürdürüp sürdüremeyecekleriydi.” #35690165

"Millet zulüm ve istibdat altında mahvoluyor. Hürriyet olmıyan bir memlekette ölüm ve izmihlâl [çöküş] vardır," #35782553

> Ulus devleti olmanın kolay olmayacağını, sancılı bir süreç geçirecek Türkiye’yi ve Atatürk'ü, “Türklerin Babası”nın yaşamını kalemi ile destansı şekilde anlatan yabancı bir yazarın kitabını okuyacağız. Atatürk’ün yeni Türkiye'yi Cumhuriyetini kurmadan önceki askeri ve siyasi kariyeri, neredeyse bu kitabın yarısından fazlasını kaplamaktadır. Türk arşiv kaynaklarını da etkileyici bir şekilde tarayarak konuya eğilen Mango, Atatürk'ün, 1923 dönemi sonrası destekçileriyle, rakipleriyle ve yakın çevresiyle olan ilişkilerini de sıkı ele alıyor. Peki, Atatürk ve onun yenilikçi, devrimci düşüncesi bu genç ülkeye ne getirdi ve tüm kitle tarafından kolayca benimsendi mi? Mango'nun titiz detaylı çalışması bile bu sorunun cevabında olan belirsizliğini koruyor ve bunun hakkında yorum yapmak biz okurlara kalıyor.

"Türk ordusu vatanı, dış tecavüz ve istiladan, milleti taassup ve fikir esaretinden kurtardığı gün vazifesini yapmış olacaktır," diye yanıtladı. Ona göre "Türk milleti Batı dünyasından çok geride kalmıştı" ve ana amaç çağdaş uygarlık düzeyine çıkartmak olmaydı. #35838039

“Ve arkadaşlarıma dedim: Vatan mutlaka selamet bulacak. Millet mutlaka mesut olacaktır. Çünkü kendi selametini, kendi saadetini memleketin ve milletin selamet ve saadeti için feda edebilen vatan evlatları çoktur.” #35839393

> Doğrusunu ifade etmem gerekirse, Mango tarzından yazılan tarihi eserleri okumaktan keyif alıyorum. Bir Türk olarak neden okul ve eğitim kurumlarımızda böylesi geniş kapsamlı Atatürk eğitimi almadığımızı kendime sormadan edemiyorum ve sonrasında nerede ve hangi şartlar altında yaşadığımız aklıma geliyor. Sonra gene kendi imkânlarım doğrultusunda bu işe devam etmem gerektiğini tekrar hatırlatıyorum kendime. Vakti zamanında (en azından 80'li ve 90'lı yıllarda) okullarda tarih konusunu hiç iyi ele alamadık ve bizden olan büyük bir lideri ve liderleri bile neredeyse tamamen göz ardı ettik. Savaş, siyaset ya da diplomasi nedir? Nasıl yapılır? Nasıl yürütülür? Biz bunları bilemedik. İşte Mango açıkça bir Atatürk hayranı olarak bize bunları anlatmaktan, açıklamaktan çekinmiyor. Ulu Önderin keskin zekâsı sayesinde bir tarih nasıl yazılır, o tarihi şekillendirirken nelere katlanılır hepsini anlatıyor.

Mustafa Kemal şimdi bütün enerjisini halen Türklerin elinde bulunan toprakların, insanların ve onları savunacak askerlerin korunmasına yöneltecekti. #36022450

"Uzmanların hataları daima büyüktür, ama hataların en büyüklerini Türkler konusunda yapmışlardır." #36478396

"Size ben taarruz emretmiyorum, ölmeyi emrediyorum. Biz ölünceye kadar geçecek zaman içinde, yerimizi başka kuvvetler ve kumandanlar alabilir," #35864116

Şimdiden keyifli okumalar dilerim arkadaşlar.

Bir sonraki kitap yorumu ve değerlendirmesin de görüşmek dileğiyle. Esen kalınız!

~ A.Y. ~
416 syf.
·Puan vermedi
Bir işte usta olmalısınız. Alın yazınızı yaşayın çevrenize baskaldirin ve başarılı olduğunuz şeyi yapın o zaman işler size gelecek ve para da sizin olacak.
Kaan
Kaan Atatürk: Modern Türkiye'nin Kurucusu'yu inceledi.
750 syf.
Andrew Mango'nun bu eserini, Atatürk'ün hayatıyla ilgili en başarılı biyografilerden biri olarak duymuştum. Ben bir 'en' belirleyecek kadar biyografi okumadım ama oldukça beğendiğimi söyleyebilirim. Bunda baş etken yazarın son derece objektif yaklaşımıdır. Kitabin her yerinde yazarın bir bilim insanı yaklaşımıyla konuyu ele aldığını görebiliyoruz. Buna ek olarak tabiki kendi yorumları ve analizleri de vardır. Ben yazarın bu yorum ve analizlerini beğendim; büyük ölçüde de kendisine katıldım okurken. Atatürk'le ilgili özellikle yabancı birinin bakış açısını okumak istiyorsanız direkt bu kitabı tercih edebilirsiniz diyebilirim.

Kitaba gelecek olursak yazar, girişte Osmanlı Devlet ve toplumunun halini ortaya koyarak başlamış. Bunu özet şeklinde yapmıştır. Burada özellikle gayrimüslim ve Müslüman halkın durumlarının karşılaştırılması önemlidir. Devletin Batıdaki gelişmeleri takip etmemesi, kendi içinde bilimsel ve felsefi gelişim saglamamasi, giderek dinin devlet üzerindeki etkisinin artması, bu iki halkın ekonomideki ve sosyal hayattaki konumları gibi nedenlerden dolayı gayri müslim halkın özellikle ekonomik ve kültürel durumu Müslümanlardan daha iyi bir hale gelmiştir. Bunlarla birlikte dünyaya hükmeden bir imparatorluk ve dünyanın en üst kültürel gücü olmaktan üst üste yenilgiler alan hasta adam haline geliş ve kültürde, fende ve her türlü gelişimde geri kalmış hale gelmenin ezikliginin de etkisiyle Müslüman halkta devletin son zamanlarinda, gayrimuslimlere karşı düşmanlık duyguları artmaya başlıyor. Gayrimuslimlerin bir kısmı özellikle İstanbul gibi büyük şehirlerde rahat bir yaşamları vardır; daha kirsaldaki azınlıklar ise Fransız devriminden yayılan milliyetcilik akimlariyla ve Osmanlının içinde ikinci sınıf vatandaş olmak istememeleri, reform vaatlerinin de etkili olmamasi gibi etmenlerle ayrılmak için büyük devletlere yakinlasmaktadirlar. Bu noktada yazarın şu sözleri durumu özetler niteliktedir:

"Müslümanların beynini kemiren soru, ülkenin varlığını sürdürüp sürdüremeyeceği değil, kendilerinin bu ülke içinde yaşamlarını sürdürüp sürdüremeyecekleridir."

Büyük Savaşta Osmanlı mağlup olur. Ama Çanakkale'de M. Kemal'in yıldızı parlar. İmzalanan ateşkesten sonra İstanbul'da önemli makamlara gelerek bir kurtuluş çareleri bulunabilir mi fikri çerçevesinde bir süre arayışta geçer ama bir yandan da yakın arkadaşlarıyla Anadolu'ya geçmenin ve oradan bir hareket düzenlemenin planları yapılır. En sonunda üst düzey yetkilerle Samsun'a ayak basarak Kurtuluş Savaşı'nı başlatır. Onun savaş boyunca temel stratejisi "düşmanı bölmek yabancı dostlar edinmek" olmuştur. Yani önce politikacı sonra asker olmak durumundaydi. Her ne kadar meclisteki çoğu insan ısrarla onun hep ordunun başında olması gerektiğini düşünseler de... Meşhur bir söz vardır "Savaşta her şey mübahtır," diye ve Muhammed'in sözü "Savaş hiledir," diye; M.Kemal de savaş boyu hem yabancı güçlere karşı hem de kendi halkına, destekcilerine ve muhaliflerine karşı bu iki sözün doğrultusunda hareket etmiştir diyebiliriz. Buna birkaç örnek verelim: Atatürk'ün sanırım dini siyasette kullandığı tek zaman İstiklal Savaşı yıllarıdır. Meclisi cuma günü açıyor. Açılmadan evvel camiye gidiliyor, peygamberin sancağını tutan hocaların arkasında yürünüyor, kurbanlar kesiliyor ve bunların yurdun her yanında yapılması isteniyor. Ayrıca İstanbul Hükümetinde Şeyhülislamin İstiklal Savaşını yapan kadro hakkında çıkardığı bunlar kafirdir, katli vaciptir fetvasına karşılık Ankara'da Börekçi önderliğindeki hocaların karşı fetvasindan faydalaniliyor. Benzer şekilde M.Kemal konuşmalarında dine olumlu vurgular yapıyor. Bu tavrı 1924'e kadar devam edecek. Burada bir dipnot olsun; M.Kemal, Çanakkale Savaşı sırasında yazdığı mektuplarda askerlerinin manevi gücünü artıran dinsel inançlarından bahseder. Bir başka mektupta da Nuri(Conker)'ye verdiği bir cezadan bahsederken cennet konusunda espri yaptığı görülür(-Corinne'e yine şaka yaptı: "Allahtan cennette kendisi(Nuri) için yapılan, fakat henüz inşa halinde bulunan köşk temennisiyle bitinceye kadar sabretmesi için verdiğim nasihatlere kulak verdi"-)
Diğer bir örnek; askeri ve mali yardım için Sovyetlerle ilişki kuruluyor. Bu esnada mecliste komünizm yanlısı bir kesim oluşuyor ve savaş sırasında hemen komünizme geçilmesi isteniyor. Çerkes Ethem gibi başıbozuk ama o sıralar askeri güç konusunda önemli olan bir kesim de bu gorustedir. Başlarda M.Kemal de buna ses çıkarmıyor hatta bu görüşte olan Ali Fuat'a bir mesajında "Yoldaş" diye de sesleniyor. Sovyetlerle sıkı ilişki kuruluyor lakin her zaman bu ilişki bir mesafede oluyor, yani M.Kemal, Sovyetlerin fikir ihracına mani oluyor. Nitekim dengeler değişirken mecliste, komünist kesimden birtakım isimler denize atılıyor. Çerkes Ethem tehlikesi de hallediliyor. İngilizleri yalnız bırakmak için Fransizlarla anlaşma yolları her fırsatta aranıyor. Bunun gibi bir sürü örnek verilebilir. Savaş sırasında M.Kemal düşmanın verdiği fırsatlardan da en iyi şekilde faydalanmasini biliyor. Bu konuda en önemli iki örnek; Yunanlilarin İzmir'i işgali (M.Kemal 1924'te "Ahmak düşman buraya gelmeseydi belki bütün memleket gaflette puyan kalırdı") ve İtilaf güçlerinin resmi olarak İstanbul'u işgali ve akabinde Meclisi Mebusan'ı basmalari. M.Kemal ilk hata sayesinde halkın bilinçlendirilmesini sağladı. İkinci hata ile de meşru siyasi ve askeri gücün Ankara olduğunu kabul ettirdi.

Düşman kovulup yurt kurtarildiktan sonra ise M.Kemal kültür devrimine başlıyor. Öncelikle 1922'de Saltanat kaldırılmışti. 1923'te Cumhuriyet ilan ediliyor. Bundan kendilerini haberdar etmediği için birtakım arkadaşlarının tepkisini çekiyor. Ayrıca bu arkadaşları savaş boyu da onun liderliğini kabul etseler de ilerisi için onun hedefleri konusunda endişe duymuslardi. Şimdi de bir savaş kahramanı, yurdu kurtaran unvanlarin verdiği güçle otoriter tek güç olmasının, ve hedeflerini yapmasının önünde hiçbir engel kalmadigindan dolayi daha çok endişe duymaya başladılar. Saltanat tepki çekmeden kaldırılmıştı lakin 1924'te hilafetin kaldırılması tepki çekti. Öyle ki muhaliflerden ülkenin başına halife geçmeli diyenler bile çıkmış. Yani herkes hilafetin kaldirilmasindan yana değildi. Lakin kaldırıldı. Bunla beraber artık muhaliflerin endişeleri din konusunda yapılacaklara geldi. M.Kemal 1922-23'lerde İslam dinini de tasarılarına koymaya cabaliyordu diyor yazar ve onun konusmalarindan birkaç örnek veriyor: "Dinsiz kimse olmaz. Bu genelleme içinde şu din veya bu din demek doğru değildir," "İslam ise bütün dinlerin en olgunu, en mantıklısıdır ve bilgi peşinde koşanların davranış biçimini saptar," Balıkesir'de vaaz verirken "Allah birdir, şanı büyüktür," diye başlayıp çağdaş islamcilarin görüşlerini aktardı: camilerin işlevi ve Türkçenin dinde öneminin artırılması vs. Askerliği sırasında dinin, halkı üzerindeki gücünü görmüştü. Savaşta bunun çokça faydasını görmüştü. Bu güç, devrimleri sırasında yani savaştan sonra da işe yarayabilir miydi; daha önemlisi İslam ile bilim(kendi hedeflerindeki ülke) bütünleşebilir miydi? Savaştan sonra da bu nedenle bir süre buna çabaladı ama bundan vazgectigi görülebiliyor. Karabekir, M.Kemal'in halife olamayacağını anlayınca bundan vazgectigini söylemiş ama yazar buna katılmıyor; vazgecmesinin nedeni "dini duyguların, projesinin gerçekleşmesini engellediğine karar vermesi" diyor. Nitekim 1924'ten sonra onun yayınlanmasını desteklediği kitaplar materyalist ve determinist ideolojileri destekleyen kitaplar olduğu, M.Kemal'in dine açıktan olumlu vurgularinin bittiğini ve akabinde de 1928'te İslam'da reform fikrinin tamamen rafa kalktığını ifade etmiş. Zaten Atatürk'ün çevresindekilerde hakim olan görüşün, "İslam'da yapılacak bir reformun, kuru bir dalı aşılamak kadar yararsiz olduğu yönündeydi," olduğu belirtilmiş.

M.Kemal her ne kadar yurdu kurtaran savaş kahramanı itibari olsa da yapmak istediklerini rahat bir şekilde yapamiyordu. Özellikle muhaliflerin artması ciddi sorundu. Açıkçası muhaliflerin hayatı, dünyayı ve halkı M.Kemal gibi goremedikleri çok bellidir. Bir örnek sadece, M.Kemal laikliği getirmek istiyor ama muhalifler daha ılımlı bir çalışma olmasını, M. Kemal kadınlara özgürlük istiyor ve bunun için medeni kanunda keskin değişim planlıyor, muhalifler ılımlı, ve dine de yer açılmasını istiyor. Muhaliflerin aslında ne istediği ve istediklerinin de gerçek düzlemde bir karşılığı olduğu belli degil; aslında belli, gerçek düzlemde bir karşılığı yok. Dine yer açılsın diyorsan; İslam'daki hukuk geçerli olacaksa kadın özgür olamaz. Kadına vereceğin her özgürlüğe karşı şiddetli bir ses çıkar ve ileride de mutlak bu özgürlük elinden alınabilir. Yani bir kültür devrimi için minnosluk, ılımlı, şirin pozlar değil M.Kemal'inki gibi keskin ve kararlı bir tavır ve planin uygulanmasi gerekir. Yazarin bu konuya örnek olacak bir analizi vardir; "Atatürk ile yurtiçinde kendisine muhalif olanlar arasındaki en temel fark, onun dış dünyadan korkmamasina karşın otekilerin korkmasiydi,". M.Kemal, bu gerçekçilikten uzak aşırı romantik ve dogmatik fikirlere sahip insanların arasında yalnizdi ve halkını ve ülkesini uygar yapabilmenin tek yolunun kendisinden geçtiğine inanmışti. Bunun için de daha güçlü olmalıydı ama bu güç istemi amaç değil aracti. İşte buna giden yolda iki önemli olay etkili oldu. Bunlardan biri Şeyh Sait isyanı ve akabinde çıkarılan Takdiri sükun kanunu diğeri de izmir suikastıdır. M.Kemal daha otoriter konuma yükseldi ve devrimler de hızlandı.

Ancak M.Kemal'in idealinde bir diktatörlük yoktu. Halkına bir diktatörlük yapısı bırakmak istemiyordu. Bırakmak istediği ileride demokrasiye dönüşebilecek bir düzendi. Ancak demokrasi için şartlar uygun değildi. Nitekim iki dünya savaşı arasında uygar dünyada bile demokrasilerin düştüğü durum ortadayken Atatürk'ten o yıllarda şu anki gibi Parlamenter demokratik bir yapı getirmesini beklemek ultra polyyanacilik olacaktır. Bırak 1920-30'lu yılları 2020'ye gelmişken kimi ülkeler kendi elleriyle parlamenter demokrasilerini mahvettiler. Yazar da bu konuda şu sözü ediyor; "Atatürk ardında bir diktatörlük değil, bir demokrasi yapısı bırakmıştı." Ülkesine komünizm, faşizmin girmesine mani oldu. Yönetiminde tek bir defa borç alarak büyük bir ekonomik ve sosyal gelişim sağladı. İslam birliği veya Turk birliği gibi hayallere kapılıp ülkesini Enver gibiler gibi maceralara sürüklemedi. Kadınların özgür ve uygar dünyaya uygun bir konuma gelmesini sağladı. Yazarın da dediği gibi "İslamiyet medeni kanuna hukmettikce, tam eşitlik olanaksizdi ve kadın özgürlüğünde herhangi bir ilerlemeye karşı cikilabilir ve tam tersine cevrilebilirdi. TÜRK KADINI ELDE ETTİKLERİ HAKLARI ATATÜRK'E BORÇLUDUR." Atatürk merkeze laikliği koyduğu bir kültür devrimi yaptı. "Ülkesini tamamen bağımsız, uygar ülkeler topluluğunda saygın bir üye yapma amacını gerceklestirdi" ama devrimleri yurdun her yanına, her kesime ulaşmadı. Erken ölümü, ardından gelenlerin ABD'ye yanaşmakta aşırıya giderek Soğuk Savaş'ta ABD idealleri için pompalanan dini politikalara kendilerini kaptirdilar. Komünizm yuvası diye köy enstituleri önce islevsizlestirildi, sonra kapatildi; yerlerine imam hatipler açıldı. İhtiyaçtan fazla camiler yapıldı, ilahiyat fakülteleri açıldı sürekli, Diyanet İşleri kuruluş amacından sapti ve başta ayrılan bütçeden çok daha fazlasını almaya başladı; aydın din adamı değil yobaz din adamları yetistirildi. Kapatılan tarikatlar açıldı, ortalıkta yedi yaşındaki kızla evlenilmedi diye deprem oluyor; zina olduğu için başımıza bela geliyor, kadınlara ... km uzağa kendisi gitmemeli, laiklik şeytan işidir, dine göre yonetilmeliyiz, diyen hocalar, insanlar türedi. Ve bunlar ilk tavizle başladı. Sanildi ki Atatürk'ün laik merkezli kültür devriminde dine de yer açılabilir. Ancak siyasal islama elini veren kolunu kaptırir. Bazı ülkeler şu an başka yerlerini de kaptirdi ama kimilerinin hala bundan haberi yok. Bazen dışarıdan bakan bir insan çok daha iyi görüyor ve analiz edebiliyor. Yazardan bir pasajı aynen aktaracagim. Oldukça haklı ve doğru bir analiz, tespit: "Mantık açısından bakınca Fransız laisizmi Müslüman bir topluma uygulanamazdi. Dinin kişiye özel olduğu ilkesi İslam Tarihi açısından tutarlı değildir. KURAN YALNIZCA AHLAK İLKELERİNİN TOPLAMI DEĞİL, AYNI ZAMANDA HZ.MUHAMMED'IN YARATTIĞI DEVLETİN MEDENİ HUKUKU VE CEZA HUKUKUYLA ANAYASASIDIR. KURANLA BİRLİKTE PEYGAMBERİN SÖZ VE EYLEMLERİ(SUNNETI), TOPLUMSAL VE BİREYSEL DAVRANIŞ BİÇİMLERİNİN AYRINTILARINI AÇIKLAYARAK MÜSLÜMANLIĞIN TEMELİNİ OLUŞTURUR. Açık kafalı din düşünürleri kutsal yasaları farklı yorumlayabilir ve açıklayabilir ama bunların gecerliligini yadsimak, bir Müslüman için devrimci bir harekettir. Atatürk, 1924 yılında hilafeti kaldirdiktan sonra işte bunu yaptı." Ve peşine yazar şunu ekler; "Falih Rıfkı Atay, Kemalizmi İslamiyetin reformu olarak tanımlarken, dinin ibadet kuralları dışındaki bütün kurallarını iptal eden bir reform olduğunu söylemişti." Şu an da zaten Türkiye'deki müslümanların çoğunluğu bu doğrultuda bir Müslümanlık yaşar. Yani Atatürk, bir zamana kadar dinle yapmak istediklerini uyusturabilecegini düşünüyordu. Ancak bir yerden sonra bunun mümkün olmadığını anladı ve dini bir kenara koydu. Yoluna öyle devam etti. Nitekim 1928'de yabancı bir yazarın (çünkü eleştirel kitapları ancak yabancı yazarlar yazabiliyor) islam tarihi kitaplarını okuyor ve özellikle 'cariye' ve 'beni kureyza katliamı' gibi noktaların altını çiziyor, notlar alıyor. Buna benzer şekilde (ama bunu ne zaman okumuş bilmiyorum) 'Allahın mevcudiyeti inkar edilebilir mi?' adlı Türkçe bir inceleme/kitap da okuyor ve bu kitap konusunda "Din düşünürleri kurallarını güçlendirmek için bilim ve felsefeyi birbirine karıştırmak konusunda ellerinden geleni yapmışlar," notunu düşüyor. Bir zamana kadar 'gerçek islam bu değil," şeklinde de düşünmüş ancak sonradan fikri değişmiş de olabilir. Ancak nihayetinde vardığı yol, devlet işlerinden dini tamamen çıkarmak, buna ek olarak halkın dinin kaynaklarına bizzat ulasabilmesi için kuran ve hadisleri Türkçe'ye çevirmek; Islamı ibadetleri edilen ve kişinin salt vicdanına ve özel hayatına bırakılan hale getirmek oluyor. Türkçe çeviri ve türkçe ezan vs konusunda Atatürk, İslam'ı olabildiğince Turksellestirmeye çalışmış olması da muhtemeldir. Ayrıca Atatürk'ün kendi kişisel olarak vardığı noktada da benim görüşüm ki yazar da aynı görüşte; dinden uzaklaştıgi ve çıktığı yönündedir. Bu konuya örnek olarak birçok sözü vs verilebilir. Ancak bunu dememin nedeni salt bir sözü değil, onun sözlerini, yaptıklarını kronolojik olarak izledigimde bunu görüyorum. Ama illa örnek verilecekse; Atatürk'ün evrim hakkında da çokça kitap okuduğu bilinir, bunlara aldığı notlarda olsun başka çalışmalarındaki açıklamaları olsun(Türk Tarihinin Ana Hatları adlı kitapta, "Her durumda, hayata, herhangi bir tabiat harici etkenin müdahalesi olmaksizin, dünya üzerinde tabii ve zaruri bir kimya ve fizik seyri neticesi olduğunu kabul etmek gerekir") hayatı, insanın ve dinin oluşumunu evrimsel ve salt doğa içinde kalarak açıkladığı görülür. Keza parti programı için sarfettigi sözler ki hayatının sonlarina aittir; "Bunun kapsadığı prensipler, idarede ve siyasette bizi aydınlatıcı ana hatlardir. Fakat, bu prensipler, gökten indiği sanılan kitapların dogmalarıyla asla bir tutulmamalidir. Biz ilhamlarimizi gökten ve gaipten değil, doğrudan doğruya hayattan almış bulunuyoruz." Kendi kaleme aldığı medeni bilgiler kitabının İslam ve Muhammed'le ilgili kısımları olsun ve 1928'de Grace Ellison'in 1926-27 yıllarında Atatürk'ün kendisine söylediği sözlerini aktardığı pasaj olsun ("Benim bir dinim yok ve bazen bütün dinlerin denizin dibini boylamasini istiyorum. Hükümetini ayakta tutmak için dini kullanmaya gerek duyanlar, zayıf yöneticilerdir; adeta halkı bir kapana kıstırırlar. Benim halkım demokrasi ilkelerini, gerçeğin emirlerini, ve bilimin ogretilerini öğreneceklerdir. Batıl inançlardan vazgecmelidir. İsteyen istediği gibi ibadet edebilir. Herkes kendi vicdanının sesini dinler. Ama bu davranış ne sağduyulu mantıkla çelişmeli ne de başkalarının özgürlüğüne karşı çıkmasına yol acmalidir") gerekse dönemin ABD elçisine gizli kalması şartıyla söylediği sözleri olsun; birçok örnek verebilir. Ama dedigim gibi salt bir sözünden değil sözlerinin, hayatını, işlerini kronolojik olarak analiz edince bu sonuca varıyorum. Nihayetinde onun şahsi inancı ve onun vicdanına kalmış bir durumdur. Bunları belirtmemin nedenleri; kitapta yazar sık sık bu konuya deginmistir ve nihayetinde ben de bu kitabı inceliyorum; konuyla ilgili kendi fikrimi beyan etmek istemem ve adamı zorlaya zorlaya yedi yaşında hafizdi, on iki yaşında hacıydı gibi absürd sözlerle ve kutsal metinlere yapilagelen orda onu demek istemiyorculugu adamın kendisinin cekinmeden söylediği sözlere de uygulamaları ve sonuçta da (bence) tarihi bir hata(kimilerinki bilerek çarpitma) yapılıyor olmasıdir. Bu çabaların iki nedeni var: Bir kesim onu dinsel inancıyla halkın gözünden düşürmeye, hatta Deccal diye göstermeye çalışması; diğer kesim ise bunlara bir yanıt olarak onu ekstra dindar(bir dine mensup vs) göstererek halkın ondan sogumamasina calismalaridir. Bir kesim de gerçekten onunla ilgili dindar diye de düşünüyorlardir, bu da normaldir; bir sözüm yok. Lakin Atatürk bu halk için hem askeri hem kültürel, ekonomik, sosyal, siyasal, toplumsal yönde bu kadar önemli işler yapmışken, onu yeniden dünya saygı gören bir konuma taşımışken ve asirlardir üzerinde taşıdığı ezikligi ve ölü toprağını, cehaleti üzerinden atmasını saglamisken onu sevmenin ve daha önemlisi ona saygı göstermenin kilit noktası, şartı onun dinsel inancı ve bu konulardaki şahsi fikirleri olmamalıdır. Şu eleştiri gelebilir bana da; sen dine inanmiyorsun ondan dolayi onu zorla böyle gösteriyor veya niteliyorsun; ben açıkçası kısa bir zaman dışında dine mensupken de onun bir dine inandığını düşünmüyordum şimdi de düşünmüyorum. Yaniliyorsam da ve bir zaman makinesi olsa da gitsem sorsam ve ben Müslümanım veya başka bir dine mensubum dese de benim ona sevgi, saygı veya ona bakışımda bir değişim olmaz.

Bu noktada yani iki farklı yaklaşımın neden onun şahsi özellikleri üzerinden tartışmaya girdiginin nedenini söylemek gerekiyor. Yazarın çok iyi açıkladığı gibi, Türkiye'deki devrimler Atatürk'le yani kişiyle bütünleşmiştir. Haliyle de devrimlerden yana olanlar ile olmayanlar da tartışmayı onun şahsı üzerinden yapabiliyorlar.

Şahsi özellikleri demişken de Atatürk; hayvan ve doğa sevgisi yüksek bir insandır. Çocukları çok seven, kadınlara çok değer veren bir yapıya sahiptir, kadınlar konusunda utangaç olduğu da belirtilmiş. Buna karşın aşk hayatında mutlu olduğu soylenilemez. Zaten buna da ne kadar zamanı oldu ki. Bir çocuğunun olmaması ve başka nedenler, kendisini halkının babası olarak görmesine neden olmuş olabilir. Tartışmayı ve kendi görüşünü mantık düzleminde diğerlerine kabul ettirmeyi seven biridir. Düzeni seven ve bu yönde sert de olabilen biridir. Yönünü uygarlığa, bilime, fene ve bu yönde olduğunu gördüğü Batıya dönen ama bunu yaparken hiç sorgulamadan ne varsa alayım mantığında davranmayan biridir. Bu parafı konuyla ilgili yazarın iki pasajini alintilayarak bitirecegim:
"Atatürk yetenekli bir komutan, kurnaz bir politikacı ve son derece gerçekçi bir devlet adamiydi. Hepsinden öte, Aydınlanma çağının bir insanıydi. Ve Aydinlanmayi yaratanlar evliyalar değildi," ve "Atatürk'ün verdiği mesaj, Doğu ile Batının evrensel laik değerler ve karşılıklı saygı temelinde bir araya gelebileceği, milliyetcilikle barışın uyumlu olabileceği, insan aklının yaşamdaki tek gerçek rehber olduğudur. Bu iyimser bir mesajdir ve geçerliliği her zaman kuşkulu olacaktir. Ama saygı gösterilmesi gerekilen bir ilkedir."

Bir önceki parafla ilgili bir şey daha Atatürk bir Türk milliyetçisidir. Bunu yeni bir parafta yazmamin nedeni, bunun peşine hemen Dersim olayları ve Kürtlere yönelik uygulanan şeyler gelmesidir ve bunlara da yeni bir parafta deginmenin daha mantıklı olmasıdır. Atatürk olsun ve o devrin insanları olsun etkilendikleri yer Fransız aydınlanmasidir. Keza Atatürk'ün etkilendiği bir isim olan Namık Kemal'in 1878'de "Ülkemizde Türkçe dışındaki bütün dilleri yok etmeye çalışmalıyız... Ulusal birliğe karşı dil belki de dinden daha sağlam bir engel oluşturur," sözleri verilmiş. Sonuçta;
Atatürk de çevresindekilerin de tahayyullerindeki devlet yapısı; tek dili olan tek bir ulustan oluşan üniter bir devlettir. Etnik kimliklerin/gecmislerin özel hayata itilmesi istenir. Atatürk'ün savaş sırasında Kürtlere özerklik sözü verdiği ve bu esnadaki konusmalarinda Kürtler diye bahsettigi ama hep Türklerle Kürtlerin ayrılamaz kardes oldukları vurgusu yaptığı belirtilmis. Ancak savaştan sonra Atatürk'ün konusmalarinda Kürtlerden açıkça ismen bahsedilmedigi belirtilmiş. Keza uygulanan politikalara kısaca deginilmis. Yazar, "Kürt sorununun sürüp gitmesi, Türk milliyetciliginin Atatürk'ün paylaştığı, ama başlatmadigi hatalı bir yaklaşımın sonucu" olduğunu söylüyor. Özerklik tanimamasinin olası nedenleri olarak; az önce belirtildigi gibi düşünsel yön, Kürtlerin o dönemde kendi aralarında savasmalarinin buna uygun olmayacağı ve çağdaşlaşma yolundaki reformlara mani olabileceği etmenleri verilmiştir. Nihayetinde de Atatürk'ün bu sorunun çözümünü kendinden sonrakilere ve zamana bıraktığı belirtilmis.


İyi okumalar
320 syf.
·3 günde·4/10 puan
Okuyacağım tarz da bir kitap değil... İsmi de arka kapağındaki yazı da en başından beri ilgimi çekmemişti;ama yine de okumak istedim. Sebebi ise basit:Sınavlarım var.

Bu arada kitabın yazarının ismi küçük bir gezegene verilmiş...

Öncelikle kitabın ön kapağındaki bir sözden bahsetmek istiyorum. Stephen King'in sözü bakın ne demiş "Hayatımda okuduğum en korkunç olaylar... ve okuduklarım hafızamdan asla silinmeyecek." Yalan. Kitapta hiç de korkunç bir olay yok. Yazın öldürdüğüm sivrisineğin arkasından çıkan bok bile bu kitaptan daha korkunç. Kitabı kötülemek için demiyorum; ama büyük ihtimalle King abi ile bu, Preston denen adam arkadaş. Preston demiştir: knka şu kitaba bir şeyler yaz... sen tanınan adamsın falan filan, King de kıramamış işte bütün olay bu.

Kitapta kısaca bir tarih ve bilim harmanlanmış. Evet, Ebola, Çiçek ve Şarbon gibi virüslerin tarihinden bahsediyor. Nasıl ortaya çıktı, nerede ortaya çıktı, neden ortaya çıktı, ne zaman çıktı ve nasıl bitti ya da bitmedi... gibi sorulara cevap arıyor. Amerikaya yapılan bir virüs saldırısı ile başlıyor kitap hatta şöyle bir mektup alıyorlar "Amerikaya Ölüm, İsraile Ölüm, Allahuekber...
Dedim tamam sinemada dünyayı kurtaran ABD buradada duruma el attı ve dünyayı kurtaracak. Neyseki pek umduğum gibi olmadı ama kitapta ABD yi çok melek olmasada azıcık melek gibi göstermiş. Hatta Saddamı, Almanya'yı ve SSCB yi kötülüyor.
Kitapta bahsedilen diğer bir şey ise Biyolojik Silah. Evet, virüslerin biyolojik silah olarak kullanımından bahsediyor. Aşı üreteceğiz ayağı adı altında, virüsü çoğaltıp saklamaktan...Bu konuda bir kaç faydalı bilgi sağlıyor aslında ama yinede bu bilgiler için 320 sayfalık kitabı okuma gereği var mı bilemedim.
Neden Buzlukta Şeytan onuda söyliyeyim. Bu virüsler yok edilmiyor ve bazı ülkelerin özel soğutmalarında saklanıyor. Neden Biyolojik Silah. Dili çok akıcı değildi; çünkü bir sürü devletin İstihbarat örgütleri onların kısası uzunu ve tıpla ilgili terimler ya da bir sürü doktor hasta ismi ve 3 farklı virüsün olması açıkcası yordu. Okuma zahmetine girmeyin yani gerçekten değmez. Bunun yerine Bird Box'u izleyin daha sağlıklı.
386 syf.
Ergenliğimin kanayan yarası V.C. ANDREWS. Kitaplar arasında gezinirken görünce insan bir garip oluyor, hey gidi günler hey. Pembe dizi kıvamında, insana hiçbir şey katmıyor, edebiyat desen zaten hak getire. Ama çarpık aile ilişkileri, bolca cinsellik ve insanı rahatsız eden birçok tabu bulunduğundan "Lan acaba nolacak bu işin sonu" diye diye en az bir 6 kitabını bitirmişimdir ergenlikte. Deliren anneler mi dersin, tecavüze uğrayan gençler, ensest... Çatı da böyle bir roman. Okurken insanı fazlasıyla geriyor, sinirlerini bozuyor. İyi, o yaşta okumama rağmen psikolojim bozulmamış. Kitapta bulunan abi, kız kardeş aşkı tabulara darbe indirse de V. C. Andrews'in diğer romanlarına göre masum bile diyebilirim. Yaşı küçük okuyucuların pek tavsiye etmediğim, içi boş romanlardan biri. Kafa dağıtmak içinse fazla trajik. Gene de işten yorgun argın gelince öyle tüketmelik bir şeyler olsun, çok da düşünmeyeyim deniyorsa türk dizilerindense böyle kitapları okumayı önerebilirim.
386 syf.
·37 günde·Beğendi·10/10 puan
Zalim bir anne, yalanlarla örülü bir dünya ve tavan arasına sıkışıp kalan duygular...
Bencil ve zalim anneleri tarafından yaşadıkları dünyadan çeşitli yalanlarla koparılıp bir çatıya hapsedilen dört masum çocuğun dehşet dolu dramını anlatan Çatı, tüm dünyada milyonlarca insanı büyüledi.
416 syf.
·10/10 puan
Herkesin nasıl olduğuna bakmaksızın, sahip olduğu karaktere uygun bir yaşam sürmesine izin vermelisiniz ve değiştirmeye çabalamak ya da lanetlemek yerine bu karakterinden doğasının izin verdiği biçimde yararlanmalısınız. Yaşayın ve bırakın yaşasınlar atasözünün gerçek anlamı budur... İnsanların davranışlarına öfkelenmek, yolunuza yuvarlandığı için bir taşa kızmak kadar saçmadır. Çoğu insan açısından yapabileceğimiz en akılcı davranış, değiştiremeyeceklerinizden yararlanmaya karar vermek.
386 syf.
·1 günde·Beğendi·10/10 puan
kurgusu çok güzel kitaba bayıldım serinin ilk kitabı bu;seriye devam edeceğim bir çırpıda okumak istiyorum.hiçbir yerde kitabını bulamadığım için final haftasına rağmen 2 gecede gözüm kanaya kanaya bilgisayar ışığında pdf olarak okudum dünyayı aşkın mı yoksa paranın mı döndürdüğüne dair sorgulayan bir eser.anlatılanlar her ne kadar kurgu olsa bile bir insanın düşüncelerinde yaşaması bile ürkütücü hassas bir yapıya sahipseniz konu itibariyle epey sarsar,bir süre kendinize gelemezsiniz küçük yaştaki arkadaşlarında okumasını tavsiye etmiyorum söylenecek çok söz,çok ayrıntı varda spoiler vermek istemiyorum.çok akıcı, sürükleyici ve sade bir dille anlaşılır bir üslupta yazılmış bir eserdi
496 syf.
·5 günde·8/10 puan
Oldukça etkileyici bir kitap olmasına rağmen okurken emek isteyen türden. Hazmedebilmek adına özenle okunması gerekli.
Kısaca anlatmak gerekirse; bir çiftin üç çocuğunun yetişkinlikleri sırasında aileden uzaklaşması ve kadının eşinin de hastalığını bahane ederek Noel'de bütün aileyi bir araya getirmek istemesini anlatıyor. Ancak bu kadar basit değil tabii ki. Her karakterin hayatına değiniyor kitapta. İlk olarak Enid yani annenin hayatına yer veriliyor. Çocuklarına olan düşkünlüğü, tutuculuğu ile baba Alfred ile olan anlaşmazlıkları göze çarpıyor.
Sonraki bölümlerde ise küçük erkek çocuk olan Chip'in anlatıldığı bölümde fazlasıyla hissettim süklüm püklüm olan hayatını.
Diğer bölümde ise Garry'den bahsediyor. İlk çocuk olan Garry başarılı, iyi bir geliri ve çocukları olan bir adam gibi anlatılsa da aslında ciddi bir bunalımın içinde, eşiyle olan problemleri dolayısıyla bir hayli depresyon dönemine giriyor.
Diğer üçüncü kardeş olan kız kardeş Denise ise görünürde tercihleri doğrultusunda iyi bir hayat sürse de bir süre sonra alt üst olan hayatın içinde buluyorsunuz kendinizi.
Kitap boyunca Alfred'in yanı babanın kötü birisi olarak anlatılmasına rağmen ailesi uğruna yaptığı fedakarlıkları görünce sizde derinden etkileniyorsunuz.
Kısacası kahkaha atacağınız, duygulanacağınız hatta gözyaşı dökeceğiniz anlara sahip bir kitap okumanızı şiddetle tavsiye ederim.
701 syf.
·3 günde
Sevgili Dost,

Baştan çıkarma sanatı deyince ilk aklımıza gelen karşı cinsi baştan çıkarma gibi gelebilir ama bu kitap sadece bunu anlatmıyor özellikle iletişim çağında olduğumuzu ve karşılıklı başarılı iletişim ve sonucunda ikna edebilmenin yolunu yöntemini bölümler halinde anlatmaktadır.

Kitabı genel olarak bölüm bölüm anlatacağım. Ancak bu tür kitapları çok faydalı bulmadığımı ve genelde aynı tip söylemlerin olduğunu düşündüğümü söylemek istiyorum. Ama bu alanda her okunan kitap özellikle benim gibi pazarlama, nöropazarlama, iletişim alanında akademik çalışanlar için farklı bakış açıları ve olaylara farklı bakış açısıyla bakmayı sağladığını söylemek isterim.

Birinci bölümde iknanın en önemli etkisinin karakteristik yapı kaynaklı olduğunu özellikle ses tonu, fiziksel durum, göz teması kurmak, konuşma şekli gibi unsurların etkili olduğunu, karakteristik yapının sadece doğuştan bir üstünlük olmadığını bunun zamanla değiştirilip geliştirebildiğini örneklerle anlatmaktadır.

İkinci bölümde ise, baştan çıkarmak için gizemli olunması gerektiğini, gizemli insanların karşısındakini duygusal olarak etkilediğini, ifade etmiştir. Gizemli anlatım ve ses tonunu bu şekilde ayarlamanın anlatımının ikna gücünü arttırdığını karşısında ilgi uyandırdığını anlatmıştır.

Üçüncü bölümde ise insanların kendilerine yakın benzer özellikteki bireylerle daha yakın ilişki içinde olduklarını ifade etmiş bu nedenle iletişimde karşındaki insanla benzerliklerini ön plana çıkarıp ortak hareket etme eylemi içine çekebilinmesi gerektiğini ifade etmiştir.

Dördün bölümde, baştan çıkarmak için karşısındaki insanın davranışlarını ve duygu durumlarını taklit etmesi gerekir. karşısındaki kişinin duygusal durumuna benzer, beden dili ve davranışa uygun davranıp bunu da aynalama yöntemiyle yapmasının etkili olacağını ileri sürmüştür.Konuşma sırasında özellikle karşındaki kişinin varmak istediği hedefi ve kullandığı anlatı şeklini iyi tanımlayıp hedefe varma yolunda ona yardımcı olmak ve desteklemek bu hedefe ulaşma güdüsünü destekleyecek açıklamalarda bulunmak karşıdakinin size değişimini olumlu getirecektir.

Beşinci bölüm ilişkiler ve iletişim canlı tutulması gerekir, durağan ve aynı faaliyetler aynı kelimelerle kurulan iletişim ve ilişki bir yerden sonra kopmaya ve bozulmaya mahkumdur. eğer karşınızdaki kişi sıkılırsa onu etki altına almanız mümkün değildir. beynimizdeki dopamin seviyesini arttıran heyecan uyandıran ilgiyi azaltmayan aktiviteler yapmak gerektiğini ileri sürmektedir.
Altıncı bölümde kişilerin çocukluklarında ailesi ile kurdukları ilişkiler yetişkin olduklarında onları etkilediğini söylemektedir.Bu konuda önemli çalışmaları olan Sigmund Freud insanların çocukluk döneminde yaşadığı ilişkinin çok önemli olduğunu ileri sürmüştür. Fiziksel ve duygusal ihtiyaçlarını düzenli olarak aileleri tarafından karşılanan bebekler yetişkin olduklarında daha duyarlı, daha güvenli ve daha bağlı ilişki yapısına sahip olduklarını söylemektedir.

Yedinci bölümde ise, yoğun bir duygu sarmalındaki insanların mantıklı karar veremediklerini ve duygularla mantığın ters oranlı olduğunu kısa duygusal yönden maksimum olduğunda kişinin mantık yönünden minimize olduğu ve mantıklı karar veremediklerini bildirmiştir. Yapılan araştırmalarda göstermedir ki gerçek hayatta insanları kandırmak isteyen kişilerin öncelikle onların duygularına hitap ettiklerini ve bu şekilde kolayca kurbanlarını manipüle ettiklerini göstermektedir.

Sekizinci bölümde, karşınızdaki kişiye direk emirlerden ziyade onuda sürece katan, onun ne istediğini anlayamaya çalışan ve bu isteklerini kullanarak ona kendi istediklerini yaptırmaya çalıştırmanın daha başarılı olduğunu ileri sürmektedir.İnsanın doğası emir almaya uygun değildir. emir yerine açıklı uçlu net konuşmak gerekir.

Genel olarak kitap bildiğimiz konuları güzel örneklerle anlatmakta olup bizlere bazı yerlerde güzel ip uçları vermektedir. Bu anlamda bu kitabı sadece iyi iletişim ve başarılı bir ikna etme yolunda yol gösterici olarak okumak gerekir.

İyi okumalar.

Yazarın biyografisi

Adı:
Füsun Doruker
Unvan:
Çevirmen

Yazar istatistikleri

  • 4 okur beğendi.
  • 5,6bin okur okudu.
  • 171 okur okuyor.
  • 3.404 okur okuyacak.
  • 90 okur yarım bıraktı.