Gamze Arslan

Gamze Arslan

Yazar
7.4/10
207 Kişi
·
470
Okunma
·
34
Beğeni
·
1.512
Gösterim
Adı:
Gamze Arslan
Unvan:
Türk Yazar
Doğum:
Ankara, Türkiye, 1986
2016 yılında Yaşar Nabi Nayır Öykü Ödülü'ne değer görülen Gamze Arslan, 1986'da yılında Ankara'da doğdu. 2007'de Hacettepe Üniversitesi Felsefe Bölümü, 2012'de Ankara Üniversitesi Dil ve Tarih-Coğrafya Fakültesi Tiyatro bölümü Dramatik Yazarlar Anasanat Dalın'dan mezun oldu. Yazıları Felsefe Yazın, Bibliotech, Sahne, Partisyon gibi dergilerde yayımlandı. İstanbul'da yaşayan Arslan, dramaturgluk ve senaryo yazarlığı yapıyor.
O gün kocam eve geldiğinde mutfaktaki kumbaramı bulmuş. Kumbara dediğim birkaç tane soğan. Yarıp içlerine sokuşturmuştum kağıt paraları. Soğan yiyesi tutmuş hayvanın.
Zıkkım ye zıkkım! Ömrümü yedin!
Mutfağa geldim. Kaçak çayımı demledim. Herif varken ne mümkündü kaçak çay demlemek. Faşist, çaya bile laf ederdi.
Gamze Arslan ile 2017’de, “Çerçialan” kitabı ile tanıştım. “ 2016 Yaşar Nabi Nayır Öykü Ödülü ”nü alması da etkendi buna.
İncecik bir kitaptı ‘Çerçialan’. Başlamamla bitirmem bir olmuştu. Ama öyküler zihnimde öyle hemen bitmemişti. Okuru, ilk öyküden son öyküye kadar, farkını gösteren bir dünya ile sarmalıyordu kitap. Kocasını kesen ve farelere yediren kadın, ineğe âşık olan çerçi ve ineği kıskanan sahibi, heykele dönüşen âşık, kırk bin geyikli derviş, kaybolmuş kesik parmak… Günümüz yazarlarının çoğunun yarattığı gerçekçilikten farklıydı Arslan’ın yaptığı. Ve bu, bütün gerçekliklerden daha gerçekti. Şu an zihnimde yer alıyorlarsa hala, budur sebebi.

Öykücülüğü bir üst seviyeye çıkaracak odanın anahtarını tutan bir yazar Gamze Arslan.

Arslan, toplumsal konuları işlemiş ‘Kanayak’ta ama bunu klasik bir yöntemle yapmamış. Büyülü gerçekçilik ile simgesel aktarımın karışımı bir dünya bu. Gerçek olmayan ile gerçeğin yansıtıldığı, toplumcu yazının çoktan tarihe karıştığı edebiyat dünyasında, bir yazarın seçebileceği en akıllıca yol.

Arslan’ın karakterleri delilik çizgisi üstünde gidip geliyor. Ne yaşama tam tutunabilmiş ne de yaşamdan tamamen kopmuş, yaşamla alay eden ama bir o kadar da ezilmiş ve hırpalanmış karakterler. Kenara itilmiş, hor görülmüş… Arslan, her kesimden karaktere yer veriyor öykülerinde. Kimi öyküsünde şehirli bir insanla, kimi öyküsünde de ücra mezradaki bir köylüyle karşılaşabiliyor okur. Bu da yazarın toplumu ne kadar iyi irdelediğinin ve benimsediğinin göstergesi.

Rahat okunsa da rahat hazmedilmeyen bir kitap “Kanayak”. On üç öykü de birer demir bilye. Zor yutulan. Çağımızın resmini kemikle, kanla, sinirle çizmiş Arslan. Ümitsiz bir şekilde yapmamış bunu. Kanayak taze olsa da bir umut her daim vardır, diyor yazar. Çürümüşlüğün, kokuşmuşluğun içinden nasıl sıyrılacağımıza da işaret ediyor.

Peki, yazar neler yazmış? Elimden geldiğince aktarmaya çalışacağım.

“Manıklar”, toplumsal çöküşün, çocuk tecavüzleri ve cinayetlerinin işlendiği bir öykü. İlk kitabındaki “Küf Kokusu Olmalı İnsanda” öyküsüne benzettim açıkçası. Yaratılan dünya ve karakter anlamında elbette. İşlenen konu farklıydı. Öyküdeki Sütleğen karakterine kızıyoruz önce. Ama yaptığı şeyin amacını öğrenince içimizdeki kızgınlık, yerini derin bir acıma hissine bırakıyor. Bir yazar, yazdıkları ile okuru farklı duygulara sokabiliyorsa başarılıdır. Bu öyküde farklı duygular yaşadım okurken. “Ölüm, soluk yokluğundan öte bir şeydi ona göre. Kimsenin uğramadığı bu kasabada kız çocukları erkenden evlendirilmek için büyütülüyor, hayvan beceren adamların yatağına teslim ediliyordu.” Bu kısım öykünün özeti mahiyetinde. Okuru ele geçiren, zekice kurgulanmış, gerilimi ve merak duygusu yüksek bir öykü.

“Ben Evlat, Kız Evlat!” isimli öyküsü simgesel bir öykü. Schweblin’in “Ağızdaki Kuşlar”ındaki öyküleri anımsattı bana. Arslan’ın birkaç öyküsü bu yazım şekline fazlasıyla hizmet ediyor. Sanırım Arslan’ın etkilendiği bir yazar Schweblin. Elbette bir tahmin benimkisi. Öyküde, anne sözü dinlemeyen kız çocuğunun saçlarından süzülen su, kahramanın hayatının simgesiydi. Kısacık ama çarpıcı bir öykü. Pişmanlıkların, acının, hüznün, yalnızlığın öyküsü.

“Çarpmanın Sesiyle” öyküsünde kaza geçiren bir kadının zihninden geçenleri okuyoruz. Eşcinsel eğilimi fark edildiği anda evlendirilen bir kadın bu. Kaza anında bile evdeki işleri ve kocasını düşünmek zorunda hisseden, hayata karşı korkak kararlar almış, yapamadığı bütün kaçışları ölüm anı yaklaşırken düşünen ama bir yandan da gerçekçilikten kopamayan bir kadın. Kısacası, ev işi yapıp çocuk bakmak zorunda bırakılan tüm kadınların öyküsü bu. Eşcinselliğin bir hastalık olarak görülmesini de eleştiriyor yazar. Günümüzde, toplumdan kaçarak yaşayan ya da cinsel tercihini derinlere saklayanların da öyküsü ayrıca.

”Beklemek Çürütür”, “Etin bir bildiği var, beklemek çürütür.” diye başlıyor öykü. Kırsalda büyümüş, yaptığı bir hata sonucu babasının sol tarafını kaynar suyla haşladığı, ömrü boyunca bu yanık iziyle yaşamak zorunda kalan bir çocuk. Kargalardan intikam alıyor kendince. Ve yirmi yıl sonra bir karga ile karşılaşıyor. Köy ağzının oldukça başarılı işlendiği bir öykü. Yine zekice bir kurgu ile okuru ele geçirmeyi başarıyor yazar.

“Hamra Beyoğlu’nun Kıyafetleri” isimli öykü, kıyafetler üstünden işlenmiş bir öykü. Yanlışlıkla yıllarca mahkûm edilmiş siyasi suçluların, adam öldürenlerin, yaralayanların kıyafetleri bu öykünün kahramanları. 80 darbesi neticesinde boşu boşuna yıkılan, dağılan, kül olan hayatlar. Kıyafetlerin statü belirlediği bir toplumda, her şeyi netleştiren bir öykü olmuş.

“Kız Sen Kilo Mu Aldın?”da eşi ölen bir adamın yaşadıkları var öyküde ama hüzünlü değil eş, daha çok delirmiş gibi. Halanın durumu da vahimdi.

“O Bir Ağaçtır Ki Cehennemin Dibinde Çıkar” isimli öyküsü ise en uzun öykülerinden biriydi. Tiyatro metni şeklinde yazılmış öyküde biraz zorlandım. - Bu kitabın bazı öykülerinde zorlandım açıkçası. Simgelerin çokluğu, oluşturulan dünyanın farklılığı öyküye adapte olmamı zorlaştırdı. İkinci kez okudum öyküleri. Hâlâ da eksik kalan kısımlar olduğunu düşünüyorum.- Öyküyü irdelemeden önce şu şiiri okumakta fayda var.

GÖRÜLMEMİŞ BİR ÇİÇEK AÇMA

Haykırmak istiyordu - daha fazla dayanamayacaktı.
Sesini duyabilecek kimse yoktu orada;
kimse duymak istemiyordu. Kendisi de korkuyordu sesinden,
içinde boğuyordu sesini. Patlamak üzereydi susuşu. Birden,
havaya uçtu gövdesinin parçaları.
Özenle, sessizce toplayacaktı bu parçaları,
hepsini bir bir yerlerine yerleştirecekti delikleri kapamak için.
Ve rasgele bir gelincik, bir sarı zambak bulursa,
onları da toplayacak,
kendisinin bir parçasıymış gibi gövdesine yapıştıracaktı -
böyleydi, delik deşik, görülmemiş bir şekilde çiçek açıyordu işte.

Çeviren: Cevat Çapan

Eşleri, sevgilileri ya da herhangi bir erkek tarafından öldürülen kadınların öyküsü bu. Yasemin'in, Açelya'nın, Reyhan'ın… Ama hepsi çiçeklere bezenmiş halde yeniden yaşıyor. Yaşatılıyor. Her birinden birer parça aramızda, zihnimizde. Enseste kurban giden kadınlar… Babası tarafından öldürülen kadınlar… Gece yalnız, mini eteğiyle yürüdü diye tecavüze uğrayıp öldürülen kadınlar… Tek kişilik bir tiyatroydu öykü. Acıklı ve kin dolu...

“Teyelleme” ise en sevdiğim öykülerden biri oldu. Beden parçalarını birbirine teyellemek… Ve bunu bir metafor haline dönüştürmek. Kanın, vahşetin bu denli naif işlenmesi... Zaten Arslan’ın öykülerinin genelinde bir naiflik var. İğrenç bir sahneyi bile irrite etmeden aktarıyor okura. Fakat bunu çarpıcı bir şekilde yapıyor. Bu öyküsü de oldukça çarpıcıydı. Mesleği, kopmuş uzuvları birbirine dikmek olan bir adam… Öykü kurgusu muazzamdı. Uzatmadan, okuru elinde tutmayı başararak işlenmiş bir öykü. Finalinde gözlerimin açıldığını fark ettim. Sahi, insan sökmeyi bilir misiniz?

“Tavşan Kemiği”ndeki köprü simgesi… “Bizim ailemiz gibi bu oğlum. Demirleri çürük, altından akan su cılız ama bak sıkıca kenetlenmiş yükseliyor burada.” Dağılmış, çürümüş bir aile… Aile içindeki tutarsızlıklar, haksızlıklar… İnsanın, ailesine karşı bile tetikte olması gerektiğine işaret ediyor öykü. Çünkü insan bu dünyada tek başınadır, demek istiyor yazar. Ama bunu okurun gözüne soka soka değil, alttan alta, yarattığı dünyanın büyüsüyle veriyor.

Arslan, her okuyanın farklı bir hisse kapılacağı, farklı kapılara çıkan yollar sunuyor okura.

“Katı ve Dİsiplinli Bir Organ” öyküsü ise bir kadın üreme organının öyküsü. Evet, bir vajinanın öyküsü. Kadını bu düzende en çok yıpratan organ belki de. Ama bir o kadar kadına ve yaşama ait olan. Bir kadından koparılan üreme organının başından geçenleri okuyoruz. Katil olmak isteyen bir kadın üreme organı.
“... bedenime benim rızam dışında hükmedildi. Defalarca.” “Penis diyorum çünkü ben bir organım, üreme organı ve sizin ona taktığınız binlerce isimden haberdar olmakla birlikte kendi dünyamın kelimeleriyle hitap ediyorum ona. Sanılmasın ki sadece üremeye dayalı cinsellikle kaldı bu hırpalanmalar. Üreme diyorum yine çünkü haz denen duyguyu tadan ortan bilinenin aksine ben değilim, ben sabit bir şekilde yerinde asılı duran ve sistem içinde kendi yerini sürekli sorgulayan organım. Hakaretler, yaşatılan stresler, uygulanan baskılar ve şiddetler, hayal kırıkları, sıkıntılar, özlemler ve korkular bugün beni bu hale getirdi.”
Şimdi daha iyi anlıyoruz, üreme organının neden katil olmak istediğini. Kadının toplumdaki yerini irdeleyen, cinselliğin sadece zevk amaçlı olmadığını gösteren, ironik bir öykü.

“Tamam Şimdi Buldum” isimli öyküde annesinin beyninden bir parçayla yaşayan bir karakter anlatılıyor. Delirmiş bir karakter bu. Ölen insanlardan kendine hatıra alan ve bu işi bir oyun haline getirmiş biri. Kiminden altın diş, kiminden bir tutam saç alıyor karakter. En son, annesinin beyninden koparılmış bir parça beyni saklıyor. “İnsan anı üreten makine.” diyor Arslan. Karakterimizin amacı da kendine bir anı yaratmak. Aile içi yaşanan şiddeti semaver üstünden vermek akıllıcaydı. Zaten Arslan’ın yaptığı bu oyunlar beni her daim mutlu ediyor. Bir okur olarak, klasik yazımın ötesinde koşan öyküleri kovalamak, zaman zaman beni yorsa da, inanılmaz keyifli bir iş.

İronik, simgesel, büyülü dünyalar.

“Eteğinin Altında Dünya Var”da kahramanımız bir fabrika bu defa. İşçilerin haklarını gözeten, kalantorlara dersini veren bir fabrika. Kapital sistemin aşkları nasıl yok ettiğini, insanın para için neler yapabileceğini gösteren bir öykü.

Geldik son öyküye. “Eğe” öyküsü. Diğerlerinden farklıydı bu öykü. Bir masaldı. Yaratılış masalı. Daha doğrusu yeniden yaratılış masalı. Hiçbir şeyin değişmeyeceğini, insanoğlunun hep aynı hataları yapacağını gösteren bir masaldı. Distopya da diyebiliriz aslında buna. Bu öykünün sona konması da zekice. Önceki öykülerde anlatılan bütün kötülüklerin kaynağını gösteriyor bu öykü. “Dünya yine bir tek sana ait.” diye bitiyor öykü. Ne yazık ki! Dünya bir tek insana ait olarak görülüyor. Yaşamasını beceremeyen, birbirini ve doğayı katleden insana.

Sözlerimi toplamak gerekirse; okumaktan zevk aldığım, bol katmanlı okunabilen, büyülü gerçekçi, simgelerle bezenmiş bir dünya yaratmış Gamze. Kendisinden beklediğim güzellikteki kitabı okumamızı sağladığı için teşekkür ediyor, ileride bolca kitabını okumayı ümit ediyorum.

“Kanımızı yitirene kadar evet
Anıların sözcükleri yitirene kadar
Ancak söylerim şimdi yok
O son bombardımanda yok
O yer çukurda başka bir şey kalmadı yok
O ruh içinde kalmadı yok
Beyrut yok”

Mahmud Derviş, Beyrut Kasidesi
152 syf.
·15 günde·Beğendi·9/10
Bu kitabın kaderini değiştirecek okur olmak dileğiyle..

Uzun zamandır okuduğum kitaplara inceleme yazmıyordum. Kendi yazdıklarıma tam manasıyla inceleme de demem. Yorum denebilir. Gamze Arslan ödüllü bir yazar olmasına rağmen 1k’da çok fazla bilinmiyor. Yeni yazarlara ön yargıyla yaklaşmaktan kaynaklanıyor sanırım. Bu sıra dışı yazarı tanıtmak boynumuzun borcudur diye düşündüm.

Hakan S. yaptığı kapsamlı incelemeyle sizi kitapta nelerin beklediğini ayrıntılı bir şekilde yazmıştı. Yazar 29 Haziran’da İzmir’de okurlarıyla buluştu. Ben daha çok kitap hakkında yaptığımız bu söyleşiden yola çıkarak bir şeyler yazmak istiyorum.

Kitabı okuduğunuzda ciddi manada bir -karşı çıkış- göreceksiniz. 13 öykünün 13’ünde de kahramanların içinde bulundukları koşullara karşı çıkışları var. “Benim iktidarla derdim var” dedi Gamze Arslan. Ama aklınıza gelen iktidardan söz etmiyor. Size nasıl davranacağınızı, nasıl giyineceğinizi, çocuğunuzu nasıl seveceğinizi, komşunuzla aranızda nasıl bir ilişki olması gerektiğini söyleyen iktidardan söz ediyor. Hayatın her alanına sızan mikro iktidarlardan. Öykülerindeki kahramanlar da hayatın her alanına hatta üzerimizdeki elbiseye bile ince ince işlemiş-işlenmiş tüm bu iktidarlara karşı koyuyor. Ders vererek, aforizmalar uydurarak değil. Büyülü gerçeklikle, göstermeyle, eşsiz anlatımıyla. İçinde yaşadığı toplumu çok iyi gözlemlemiş ve gözlemlerini öykülerine mükemmel bir şekilde aktarmış. Ben uzun süre unutamayacağım bir kaç öyküden bahsetmek istiyorum.

“Manıklar” öyküsünde Sütleğen’in karşı çıkışı ve Gamze Arslan’ın değimiyle elindeki imkanlarla cadılık yapan bir kadın var. Yaptıklarıyla bir şeyleri değiştirmeye çalışıyor. Yarattığı her karakterden gerçekte var olan bir insan gibi bahsetmesi çok güzeldi. Üzerine konuştuğumuz her karakterde böyle konuştu hemen hemen. Özellikle Sütleğen’den bahsederken saygı duyduğu bir büyüğünden bahseder gibi bahsetmesi çok dikkatimi çekti. Öyküsünü okuyunca ister istemez sizde benzer düşüneceksiniz. Bu öyküde içinde yaşadığı köye, adetlerine, kurallarına karşı koyan bir kadın var. Açık açık olmasada. Kurduğu düzenekle kuralların altını oyuyor yavaş yavaş.

“Beklemek Çürütür”de kargaların ahını almış biri çıkıyor karşımıza. Camlarını taşlayan, kendisini deliliğin eşliğine sürükleyen kargayı öldürmemek için Muharrem Orucuna başlıyor. Kültürel motiflerle harmanlanmış öyküyü unutmam mümkün olmayacak.

“O bir ağaçtır ki cehennemin dibinde çıkar” Gamze Arslan’ın bana öykü yazdıran öyküsü. Bu anlamda da kendisine verdiği ilhamdan dolayı sonsuz teşekkür ederim. Öyküde bir tiyatro metni karşılıyor bizi. Tiyatro metnindeki karakter deyim yerindeyse metni yazana kafa tutuyor. Parantez içlerinde nerede ne yapması yazarken parantezleri kaldırıp içlerini kendi yazıyor kahramanımız. Bu öyküde çiçekler, kadınlar, çiçekli kadındılar, çiçekten kadınlar, incinmiş, incitilmiş kadınlar var.

“Teyelleme”yi okurken hissettiklerimi ifade edemem. Midem bulandı. Üzüldüm. İçim acıdı. Bir yazarın okura bunları hissettirebilmesi büyük ustalık ister. Kendisine neden böyle bir öykü yazdığını sorduğumda “bu hayatın kendisi. Öyküyü yazacağım sırada haberlerde sürekli patlamalar ve parçalanmış bedenler görüyordum. Bu bedenler nasıl birleştiriliyor ? Birleştirildiğinde ortaya ne çıkar diye kendime hep sordum. Ortaya insanlık ayıbı çıkar diye cevapladım soruyu. Bir anda bir kafeye girip yazdım öyküyü” dedi. Hem öykünün kendisi, hem verdiği cevap hafızama kazındı.

“Katı ve Disiplinli Bir Organ” öyküsünde isminden de anlaşıldığı üzere kahramanımız bir organ. Seri katil olmaya karar vermiş bir organ. Gamze Arslan öykülerinde büyülü gerçeklik var dedik :) Okuyunda görün okuru nasıl ters köşe yapıyor.

Büyülü gerçeklik olmasına rağmen inandırıcılığı yüksekti öykülerin. Sıradışı kahramanlarla dolu bir kitap. Bir öyküde kıyafetler sahiplerini kurtarmaya giderken, diğer öyküde içinden çıktığı bedenin intikamını almaya giden bir organla, bir diğerinde duvarları camları binasıyla direnen bir fabrikayla karşılaşabilirsiniz. Her nesne, her karakter özellikle seçilmiş ve bir anlam taşıyor. Bu yüzden dikkatli okunması gereken bir kitap. Gamze Arslan’ın olağanüstü bir bakış açısı var. Onu özel yapan bu. Olayları, nesneleri kavrayışı ve aktarışı muazzam. Öykülerin sıralanışında da belirli bir düzen ve kasıt var. Hayatla, hayat vermeyle başlıyor kitap, sonrasında gençlik dönemlerine şehit olduğumuz aile içi çatışmalar yaşayan ve çatışmaları aklınıza bile gelmeyecek şekilde verilmiş kahramanlar var. Sonlara doğru ölüm korkusu ve yaşlılık. Son öyküde ise yaratılış mitleriyle bezenmiş bir son öyküsü var. Son öyküyü okurken her şey bitti mi yeniden mi başlıyor bilemeyeceksiniz. Çok sert bir kitap bunu belirtmeliyim. Bu kadın bunu nasıl yazmış diyorsun.

Söyleşiyle ilgili kısımları harfiyen aktaramamış olabilirim :) Aklımda kaldığı kadarıyla yazdım. Şimdi neden her anını kaydetmedim diye pişmanlık duyuyorum. Dilerim Gamze Arslan hak ettiği değeri görür. Okunması ve okutulması gereken bir kitap.
72 syf.
Öykü sıcaktır ya da soğuk. Ama neyse odur. Ne kadarsa o kadar, nasılsa öyle. Sen onun kalıbına giremezsin, o senin şeklini alır. Sınırları bellidir, çerçeveleri vardır, ama o sınırlar senin hudutların kadardır.

Öykü konuşur seninle, hiç susmadan konuşur. Konuştukça değişir rengi. Ve her rengin aksi, farklı bir duygunun üzerine düşer.

Öykü değişir, değiştirir. Sayfalara dökülen kahkahaların bir cümleyle nasıl yok olduğunu görürsün. Ümidin nasıl aniden kuruduğunu, gecenin nasıl birdenbire çöktüğünü ya da güneşin nasıl aniden doğduğunu.

Öykü iddiasızdır belki ama bir anda nakavt eder. Aldığın darbenin nereden geldiğini çözemezsin bile.

Öykü keyiflidir, mest eder. Okuduğun her satırı gözlerinle okşatır. Bazen kısalığından dolayı hayıflansan da, uzayan satırlara oranla küçülen duyguları dikkate aldığında,aslında tam kararındadır.

Öykünün rengi sarıdır bence ya da siyah. Nedeni, sonucu hiç önemli değil, savrulan, sarsılan, boğulan, küf kokan, unutulan, bir anda tükenen 'an'ın dilidir.

Öykü okşar bazen, çoğaltır, büyütür. Ama bazen de bütün fazlalıklarından kurtarır seni. Ardı ardına inen keskin ve sert darbelerle..


2016 yılında Yaşar Nabi Ödülü 'ne layık görülen Gamze Arslan 'ın okuduğum ilk kitabı. Yedi öyküden oluşuyor. Bazıları buruk, bazıları kanlı, bazıları keskin ama geneli gerilim yüklü, ters köşe yapan öyküler bunlar.

Kurguları enteresan ve ilgi çekici olan hikayeleri, hemen hemen hiç süslemediği kelimelerle ifade etmiş. Kriter, zevk vererek okutmasıysa,kesinlikle bir solukta okudum. Buna rağmen yalınlığında gözümü rahatsız eden bir şeyler olduğunu da farkettim. Üzerinde çalışılıp çok fazla düzeltme yapılmamış metinler okuyor gibiydim. Öz sağlam, elbise yetersizdi sanki.

Örneklendirmek gerekirse Dudu ve Nimet adlı öyküden başlayabiliriz.
"Sırma saçlı Dudu ve sarı kirpikli Nimet, samanların arasında Altınbaş 'la demlenirlermiş .." Cümle gayet normal gibi ama belirsizlik buradan başlayıp şöyle devam ediyor;
"Nimet 'in bir derdi var, yüreğinde yanar durur. Dudu da şahit olmuş bu derde, ondan gidemez ya şimdi. Ondan bırakamaz bu sarı saçlı, güzel, körpe ama deneyimsiz dilberi. İki kadın, kâh toprağa basarak, kâh samanlıkta demlenerek geçirir zamanlarını.."
Öyküye bu üstü kapalı anlatımı yavaş yavaş yedirirken ,saklanan şeyin saklanması yeterli aslında. Yani şöyle ki, ineğin kadın olarak nitelendirilmesinin verdiği kargaşa fazlaca gereksiz.

Buna rağmen aynı öyküde, keşke üstü kapalı anlatılsaymış dediğim satırlar da mecvut.
"Dudu ağlaya ağlaya ayranını yudumlamış Nimet 'in karşısında, Cevat 'a zaten satmayacağı ,Cevat'ı tavlamak ,ona yanaşmak için kandırdığı Nimet 'in karşısında. Buz gibi Dudu ,buz gibi ayran." gibi..

Ve aynı öyküye dair aldığım son not da şöyle ;
Sadece bir sayfada on beş kere Nimet,
Sekiz kere Cevat,
Ve dokuz kere Dudu isimleri kullanılmış. Hem kulağı, hem de gözü fazlasıyla yoran bir durum.

Devam edelim, Kasapta Kesik Parmak adlı öyküdeyiz. İlk andan itibaren bana Bukowski 'yi hatırlattığını söylemeden geçemeyeceğim. :)
Neyse, cümle şu;
"Oldukça janti olmuştu, dikişleriyle scarface gibiydi. "
Yabancı kökenli kelimeleri istesek de dilimizden çıkarmamız çok zor ama bu bambaşka bir yabancılaşma çabasını andırıyor.

Ve Tüzen Söz adlı öyküdeyiz. Bazı cümlelerde bağlantı kuramama sıkıntısı yaşadım. Şöyle ki;
"Çünkü kırmızı kukusu olan dik memeli ve kalkık kalçalı bir kadın asla ama asla iç bakla yiyip, Behçet 'in kıllı vücudunun altında terleyemezdi. Tüzen Söz o kadar özenli bir yazardı işte. "

İç bakla yemek?
Behçet 'in kıllı vücudu?
Özenli bir yazar olmak?
???

Karakter betimlemeleri hususunda da hemen hemen aynı fikirdeyim ; belirli bir derinliğe inmediği için hayal etme potansiyelinizi tetiklemiyor.

Onun anlatısında havada kalan bir şeyler olduğunu düşünüyorum. Öykülerde olay örgüsü çok sade olabilir, bunda sorun yok. Ama sadelikle yetersizlik arasındaki o ince çizgiyi iyi kavrayabilmek lazım.
Bütün bu yazdıklarıma rağmen sekiz puanı fazlasıyla hak eden kitapta en sevdiğim,Küf Kokusu Olmalı İnsanda adlı öyküydü. Çok başarılı, fazlasıyla vurucu ve çok iyiydi.


Hasılı; genelde ruhu yaralı ve hasta insanların öykülerine yer verilen ve benim için tanışma kitabı olan bu kitap, eksiklikleriyle, aksaklıklarıyla, büyülü yanlarıyla, orijinalliğinden dolayı bıraktığı buruk ama keyifli tadıyla, güzel bir okuma serüveniydi.



Keyifli okumalar..:)
152 syf.
·1 günde·Beğendi·10/10
İlk kitabı olan Çerçialan'la 2016 yılında Yaşar Nabi Nayır Öykü Ödülünü alan yazar, bu eserinde çıtayı daha da yükseğe taşımış. Çerçialan kitabında yer alan öyküler, kimi zaman anlaşılması zor ve dikkatli bir okumayı isterken, bu kitapta dil çok daha rafine ve akıcı bir hale gelmiş.

Bilenler bilir Gamze Arslan'ın öyküleri serttir, bu toprakların kadim sorunlarından beslenir. Edebiyat dediğimiz şey dertten, sıkıntıdan, üzüntüden doğar. Gamze Arslan'ın öyküleri ise bu kaynağın sonuna kadar işlenmesinden oluşur. Bu toprakların çok çok iyi bildiğimiz sorunları, dertleri her bir öyküde farklı farklı şekillerde son derece özel bir içerikle anlatılmış. Ceset diken adamdan tutun da sütlerini sağıp buzdolabında şişe şişe saklayan Sütleğen'e kadar birçok sert ve vurucu öyküyle karşı karşıyayız kitap boyunca.

Fakat bu sert öyküler öyle güzel bir dille bezenmiş ki yazarın anlatımına hayran olmamak elde değil. Hem çok farklı bir gözlem ve hayal gücünün ürünü bu öyküler, hem de anlatım bakımından büyülü bir dile sahipler. Kitapta yer alan on üç öykünün her birinde yoğun bir yaşanmışlık ve insanın içini kanatan buram buram bir acı mevcut. Ama içlerinde bir öykü var ve öyle bir kanatıyor ki, bittikten sonra kanı durdurabilecek bir ilaç var mıdır bilinmez. Öykünün ismi, "O Bir Ağaçtır ki Cehennemin Dibinde Çıkar". Tıpkı ismi gibi acı ve dert dolu bir öykü. Daha doğrusu bir öyküden çok yirmi sayfalık bir drama anlatımı. Çiçek isimleriyle anlatılan kaybolmuş, heba edilmiş yitip giden kadınlar...

Kanayak kitabında yazarın anlatım dili belki çok güzel ve akışkan ama en önemlisi de her bir öykünün içeriği son derece özel. Okura içerik açısından zor öyküler vadediyor kitap. Ama bütün bu zorluğun yanında on üç öykülük, yüz elli sayfalık bu kitabı okura bir günde okutabilecek kadar da yüksek bir edebi dile sahip.

Ondandır ki, okuyun ve her ne kadar içerikleri içinizi kıyım kıyım doğrayacak olsa da bir edebi şölene hazırlıklı olun.

Son olarak incelemeyi de kitaptan şu alıntıyla bitirmek istiyorum:

"Buzsuz rakı olmaz, adaletli baba olmayacağı gibi." -Sayfa 51
152 syf.
Kadın Olmanın Dayanılmaz Ağırlığı: Kanayak

Anahtar Kelimeler: Gamze Arslan, Kanayak, Öykü, Feminizm, Kadın Hassasiyeti, Erkek, Fantasik, İlişkiler, Yüzleşme.

Kanayak, kelimesi anlam olarak kadını aşağılamak için kullanılır, eksiketek gibi. Gamze Arslan’ın, Çerçialan’dan sonra 2019’da Can Yayınları’ndan çıkan ikinci öykü kitabına bu kelimeyi başlık olarak seçmesi başta kadın hassasiyetini ele alan öyküler okunacağı izlenimini verir. Bu izlenim kısmen doğrudur. Kitapta yer alan 13 öykünün pek çoğunda kadın olmanın dayanılmaz ağırlığı işlenir. Diğer öykülerde ise ufak ufak gerçeküstü ögelerle bezenmiş farklı konular işlenir.

Kadın olmanın dayanılmaz ağırlığının işlendiği öykülerde erkek cinsiyetine de eleştiriler getirilir. Kadın olmanın gaipten yere zor olmadığını, bu zorluğu bazı erkek profillerinin yarattığı düşünülünce bu eleştiriler normal karşılanır. Bu nedenle bir kadın savunusu görülen yerde erkek eleştirisi görmeye de alışmıştır Türk edebiyatı okuru. Nitekim Gamze Arslan, kendinden önce kadın hassasiyetini ele alan Sevgi Soysal, Pınar Kür, Adalet Ağaoğlu, Füruzan, Leyla Erbil gibi yazarların tuttuğu kalemi günümüzde taşıyan bir yazar olacağını ilk iki kitabında kanıtladı.

Kategorize edilecek olursa kitaptaki öykülerden Manıklar, Ben Evlat, Kız Evlat!, Çarpmanın Sesiyle, Kız Sen Kilo Mu Aldın? O Bir Ağaçtır ki Cehennemin Dibinde Çıkar, Teyelleme, Katı ve Disiplinli Bir Organ, Eğe isimli öykülerde kadın hassasiyeti öykünün merkezindedir. Buna karşılık Beklemek Çürütür, Hamra Beyoğlu’nun Kıyafetleri –ki fantastik ve ilgin öykülerden biridir-, Tavşan Kemiği, Tamam Şimdi Buldum, Eteğinin Altında Dünya Var isimli öyküler farklı konular işlemekle birlikte yine de kadına dair yan mesajlar içerir. Denilebilir ki, bütün öykülerde kadına dair bir şeyler bulmak mümkündür.

Öykülerde yeni doğanlara öldü süsü verip onları toplumdan uzak büyüten ebelere, annesi ve diğer aile bireyleriyle yüzleşmeye çalışan kadınlara, kocasının yörüngesinden çıkamayan karılara, erkekler tarafından hırpalanan kadın üreme organlarına, işçilerinin haklarını savunan fabrikalara kadar geniş ve ilginç bir karakter yelpazesi vardır.

Öykülerin dili okuru yormayan buna rağmen alelade olmayan bir dildir. Zaman zaman yerele inip zaman zaman evrensele yükselen iğneleyici bir dil karşılar okuru. Dili kullanma çabası öykünün önüne geçmez. Bu nedenle okur, dikkatini ve gücünü dilde harcamak yerine öyküleri tematik olarak çözümlemeye odaklanabilir.

Özetle, Kanayak genel anlamda kadın hassasiyetini içeren öyküler içermekle birlikte özgün karakterleriyle başka başka konularda da tespitler içerir. Bu tespitleri ise okuru yormayan yine de edebiyata ve işlenen konulara yakışan iğneleyici bir dille aktarır yazar.
152 syf.
·2 günde·Beğendi
Erkek egemen toplumun açlıklarını, sevgisizliğini ve duyarsızlığını metaforik bir dille anlatmış.
13 öyküden oluşan kitap ilk öyküde nefesinizi kesiyor ve son sayfaya kadar derin bi nefes alabilmek ne mümkün.
Kadın-erkek her bir bireyin içindeki yanlızlığı, çırpınışları ve dile getiremediği sevgi açlığı... Gamze Arslan Kanayak
#kitapagacisabitfikirkulübü
72 syf.
·3 günde·Beğendi·Puan vermedi
Kadın olmanın verdiği dayanılmaz hafiflik(!) ile ne de güzel yazmış.

Kitap, 3. Sayfa haberlerinin psikolojik temellerini yoklayan çeşitli öykülerden oluşuyor. Okuduğunuza hiç pişman olmayacağınız, aklınızın derinliklerine çarpan öyküler. "Dişilik deliliğe yakındır." sözünü de nedenler ve sonuçlar olarak analiz ettirdi bana. İçini doldurttu.

"Küf korkusu olmalı" öyküsünü okurken de şöyle cinsi ayrım yapmadan bir okursak şahane olur tabii. ( okuyup da küf kokusunu almayacak insan yoktur sanıyorum)

Büyük eleştiriler
Sağlam psikolojik temeller
Yolu açık olsun.

Kitabı okumama büyük etkisi olan değerli dostuma (zeyneb) teşekkür ediyorum. Öyle ki, kendisi kitabı gözüme soka soka okumuş, şöyle öykü böyle değişik diye ballandıra ballandıra anlatmıştır. Nasılsın diyecek olsam "Çerçialan Melike!" diyecek vaziyete gelince el mecbur okudum. İyi ki de okudum. Hani şimdi size böyle ısrar edecek biri yoksa buradan o ısrarı ben göstermiş olayım da okuyun ;)
152 syf.
·2 günde·Beğendi·8/10
‘Etin bir bildiği var, beklemek çürütür.’
.
Gamze Arslan, bedenleri sayfalara sığdırıyor. Koca koca bedenleri, ufalandıkça-yara aldıkça kemikten ibaret kalanları, dikilmeyi/bir bütün olmayı bekleyenleri, doymayan ve doyduğunu anlamayanları, teni kavruk kanayakları..
On üç öykü, uğursuzluktan bihaber. Sarıp sarmalanmışlar birbirlerine. Topraktan besleniyorlar.
Arslan, kargaların ahını da elmanın günahsızlığını da biliyor çünkü.
.
On üç öykü de okundukça içe işliyor. Yan yana gelen kelimelerin her biri özenli,akıcı değil çünkü boğaza düğümlenen onca şey var.
İlk öykü misal.. Manıklar. Sütleğen’e öyle kızdım,öyle acıdım,öyle sevdim,öyle saçlarını okşadım ki..Onun manolya kokulu sütleri aktıkça benim ellerim kanadı..
.
Bakmayın çürümekten gamlandığımıza, Kanayak pek taze. Okundukça da tazelenecek her söz gibi~
.
Utku Lomlu, kapak tasarımında yine,yeniden sahipleniyor tüm varlığıyla eseri~
72 syf.
·2 günde·Beğendi·8/10
Çerçialan, Gamze Arslan’ın ilk öykü kitabı. Bu kitabıyla yazar 2016 yılında Yaşar Nabi Nayır Ödülü’nü kazanmış. İçerisinde yedi öykü olan kitabımız, yetmiş sayfalık kocaman bir serüven.

Gamze Arslan, Felsefe ve Tiyatro bölümü Dramatik Yazarlar Anasanat Dalın'dan mezun. Bölümlerinin etkilerini kitabında bolca görüyoruz. Şuan kendisi dramaturgluk ve senaryo yazarlığı yapıyor.

Kitabımıza gelirsek, Çerçialan’daki her öykünün zeki bir kalemin ürünü olduğu belli. Yazar hakkında araştırma yapma şansım oldu. Okuduğum röportajından sonra da gördüm ki vermek istediği konuları verebilmiş. Bundan ileride bahsedeceğim. Şimdi biraz kendi deneyimlerimden gitmek istiyorum. Mesela ben bir okuyucu olarak her hikayesinin içine çok rahatlıkla girebildim. Hatta elimde ara bir kitap olması için başlamıştım ancak merakımdan bırakamadım. Hep sayfaları çevirirken buldum kendimi.

Yazarın dili ağır değil, edebi yoğunlukta bir anlatımı yok. Örneğin bu kitapta altını çizmediğim cümle çok az. Bazı öykü kitaplarında ise öyle cümleler oluyor ki, sonunda kendimi bütün cümlelerin altını çizmiş buluyorum. Bunun yanında ruhunuza etki eden bir kitap. O ‘ doyarak okumuş olma' hissini size yaşatıyor. Anlatımı kuvvetli bir yazar Gamze Arslan. Sadece kitabı özümsemek adına hızlı hızlı değilde, daha dikkatli, kendini vererek okumak gerek. Bu konu ise yazarın kullandığı karakterler için belirttiğim bir husus.

Kitaba ait olan ortak bir görüş var ki, ana karakterlerin çoğunlukla kadın oluşu. Hepsi de farklı karakterdeki kadınlar ancak tümüne yaşanmışlıkları ile yoğrulmuş denebilir. Cesur, adım atabilen, sırtlarındaki yüklerden kurtulmak isteyen kadınlar.

“... Kısacası kadınların ‘erk’ten sıyrılarak var olduğu bir ilişki biçimi aramaya çalışıyorum diyebilirim.”

Yazarın bu konudaki sözlerini de buraya bırakmak istiyorum.

Tabii bir diğer yandansa sadece canlı varlıkları yazmıyor Gamze Arslan. Hiç aklımıza gelmeyecek nesneler, varlıklar bu hikayelerde ana karakter. Kitabın beni en çok şaşırtan yönü bu oldu.

Her bir hikaye ile ayrı tatlar alıyoruz, bence bu önemli. Ana bir temaya bağlı kalıp durmamış yazar. Biraz tarih, biraz gelenek, biraz absürt,suç... Bu çeşitlilik kitabın daha da güçlü olmasını sağlamış.

“... maksadım bir yer olmasının dışında bir anlam ifade etmesiydi. Çerçinin kamyonundaki çeşitlilik gibi bir alan yaratmak istedim öykülere. Hepsinin devineceği bir çerçi alanı.”

Burada yazara kitabının ismi olan Çerçialan’ın sebebi soruluyor. Çerçialan köyünün ismi imiş anladığım kadarıyla. Verdiği yanıt da bu şekilde.

Beni çok etkileyen bir kitap oldu Çerçialan. Bu kadar güçlü bir anlatım beklemiyordum ve vuruldum. Çok yönlü bir anlatımı var kitabın. Sert ve cesur bir kalem... Öykü dünyasında farklı bir bakış açısı olduğunu düşünüyorum. Okudukça sarsan, gördüğünüz resmi size çevirip birde böyle bakabilirsin diyen bir kitap. Tavsiyemdir.

Bahsettiğim röportajın linki de https://www.mevzuedebiyat.com/...ak-istedim-oykulere/
72 syf.
·3 günde·10/10
Fantastik kadın öyküleri barındıran bir kitap dersek yanlış olmaz sanırım. Alışılmışın dışında bir üslupla derdini anlatmaya çalışmış Gamze Arslan. Gerçekçi bakış açısına sahip olan okurlar okurken sıkılabilir ama ben farklı bir tat aldım. Açıkçası öykülerinde çarpıcı bir kurgu kullanmış etkilendim ve beğendim. Günümüz öykücülüğünde farklı bir tarz ve de başarılı. Bir kadın yazardan kadın hikayeleri okumak için bile alınıp okunabilir. Bir şans verebilirsiniz.

Yazarın biyografisi

Adı:
Gamze Arslan
Unvan:
Türk Yazar
Doğum:
Ankara, Türkiye, 1986
2016 yılında Yaşar Nabi Nayır Öykü Ödülü'ne değer görülen Gamze Arslan, 1986'da yılında Ankara'da doğdu. 2007'de Hacettepe Üniversitesi Felsefe Bölümü, 2012'de Ankara Üniversitesi Dil ve Tarih-Coğrafya Fakültesi Tiyatro bölümü Dramatik Yazarlar Anasanat Dalın'dan mezun oldu. Yazıları Felsefe Yazın, Bibliotech, Sahne, Partisyon gibi dergilerde yayımlandı. İstanbul'da yaşayan Arslan, dramaturgluk ve senaryo yazarlığı yapıyor.

Yazar istatistikleri

  • 34 okur beğendi.
  • 470 okur okudu.
  • 10 okur okuyor.
  • 201 okur okuyacak.
  • 4 okur yarım bıraktı.