1000Kitap Logosu
Çerçialan
Çerçialan
Çerçialan

Çerçialan

OKUYACAKLARIMA EKLE
7.6
114 Kişi
259
Okunma
75
Beğeni
2.278
Gösterim
72 sayfa · 
 Tahmini okuma süresi: 2 sa. 2 dk.
Basım
Türkçe · Türkiye · Varlık Yayınları · Ocak 2017 · Karton kapak · 9789754345483
2016 Yaşar Nabi Nayır Öykü Ödülü'ne değer görülen Gamze Arslan, sadece insanın insanla ilişkisine değil, çevresindeki her şeyle bağına odaklanan genç bir yazar. Arslan'ın öykülerinde hayvanlar, tarihî yapılar, beden uzuvları ruh ve dil kazanarak bizimle konuşuyorlar. Ama bu öykü dünyasında her ilişki bir düğüm, yalnızlığın sürüklediği bir çıkmaz sokak adeta; okur hep bir sırrın çözülüşüne tanıklık etse de, varoluşun kökenindeki açmazlarla karşılaşıyor.
6 mağazanın 5 ürününün ortalama fiyatı: ₺12,31
7.6
10 üzerinden
114 Puan · 32 İnceleme
Seda Bera
Çerçialan'ı inceledi.
72 syf.
Çerçialan
***Spoiler içerir*** Sanılanın ya da benimsenenin aksine, gerek yazması gerekse okuması en meşakkatli yazın türüdür öykü. Zira öyküde, sağlam,edebi bir dile erişebilmek, ahengi yakalayabilmek ve vuruculuğa varabilmek, pek de kolay olmayan ince bir husus. Usta şair ve yazar Julio Cortazar, 1970 yılında yayımlanan Casa de Las Americas (Amerika Evi) dergisi için yazdığı Algunos Aspectos del Cuento (Öykünün Bazı Yönleri) adlı makalesinde, boksu çok seven, Arjantinli bir yazar arkadaşının kendisine şöyle söylediğinden bahsediyor : “Etkileyici bir metin ve okur arasında yaşanan bu mücadeleyi, roman hep sayıyla kazanır, oysa öykünün bu maçı nakavtla alması gerekir.” Romancılığı ile dünya edebiyatında kendine altın taht edinmiş bir başka usta isim olan William Faulkner ise bu konuda biraz daha sert bir çıkış yaparak, ayakta alkışlanası bir tespitte bulunuyor: “Bir sanatçı öyküde ve şiirde çuvalladığında, roman yazmaya başlar! “ Cabadan yükümlülüklere tahammülü kalmamış, sabırsızlığı istemsizce kendine yaren kılmış, hayatın olanca yükünü var gücüyle omuzlamış olan günümüz insanının ilgisini çekebilmek adına bence öyküler oldukça cazip bir seçenek. Hal böyle olunca da,ihtiyaçtan ötürü doğal olarak öykücülükte yeni yönelimler ortaya çıkıyor. Zamane ruhuna uyum sağlama çabası güden, kısa ve keskin kurgularla sunulmuş, az cümleler ile derin etkiler bırakabilen öyküler meydana getiriliyor. İşte Gamze Arslan da, yeni nesil öykücülüğün başarılı isimlerinden biri. Burada kullanmış olduğum başarı kelimesi bir öznellik teşkil etmesin, çünkü kendisi Çerçialan adlı bu öykü kitabı ile 2016 yılı Yaşar Nabi Nayır Öykü Ödülü’nü göğüsleyerek, mevzubahis başarı öznelliğini, nesnelliğe çevirmiş bir isim. Çerçialan, içerisinde 7 öykü barındıran, toplamda 70 sayfadan oluşan,çarpıcı, ürpertici, sert ve cesur bir kitap. Bu yönüyle; kuş, kelebek, martı, deniz, çiçek, böcek betimlemeleri ile yoğrulmuş standart öykülerden sıkılan ve tabularını yıkmak isteyen okurlara, oldukça farklı ve orijinal bir alternatif sunacak türden. Bir tutam sürrealist, bir tutam absürd, bir tutam fantastik, bir tutam da yeraltı edebiyatı dokunuşları ile vücuda gelmiş enteresan öyküler... Öykülerinin başköşesine oturttuğu, inek, fare, geyik, heykel, küf, insan parmağı gibi sıradışı karakterler aracılığı ile genel anlamda kadın dramlarını irdeliyor Gamze Arslan. Ama ezilmiş ve bu ezilmişliğin altında kendini kaderine terketmiş kadınlardan ziyade, güçlü, dirayetli, “Yıkılmadım ayaktayım!” narası atan kadınlar bunlar. Acıları, eziyetleri, zulümleri unutmak, ruhlarını ve bedenlerini sağaltmak adına, zekice intikam planları yapan, hoyrat, asi ve gözünü hırs bürümüş kadınlar. Umutlarının tükenmesiyle başka çıkar yolları kalmayan bu kadınların zihninden dökülüp ellerinde tezahür eden şiddet eğilimleri ise, öykülerin hüznüne kendini kaptıran okurlar için çok net bir devinim niteliğinde. Gamze Arslan bir röportajında bu hususu şu cümlelerle açıklıyor : “Şiddet dili, acıyı ve sonunda gelen özgürleşmeyi ironik hale getiriyor bana göre. Yani belli bir bilinçle seçmedim, döküldü ve yolunu buldu su...” Öykülerin tamamına, kelime oyunları ve süslemelere gereksinim duyulmayan, günlük bir konuşma dili hakim. Günlük dediğime bakmayın, buna rağmen son derece özgün, son derece nev-i şahsına münhasır. Dudu ile Nimet adını taşıyan ilk öykü, henüz ilk satırlarında yakalayıp, içine çekiyor okuru. Sırma saçlı, iri dudaklı, doğurmaya müsait geniş leğen kemiklerine sahip, rakıya hayran, Nimet’e vurgun genç bir taşra kadınıdır Dudu. Dudu’nun saplantılı sevgisi,bu sevgisinin köye gelen Çerçi Cevat ile öfkeye evrilmesi ve akabinde bu öfkenin yarattığı yıkım ise öykümüzün temel basamakları. Babası Yozgat’ın Çerçialan köyünden olan Gamze Aslan’ın taşra hayatına yabancı olmadığı, oraların geleneklerini ve yaşam tarzlarını bildiği, öykünün seyrinden ve içerdiği yöresel sözcüklerden açıkça anlaşılıyor. Yine bu öyküde metin içi alıntılardan yararlanarak okuru Ahmed Arif ile buluşturması ise takdire şayan bir güzellikti: “Aymışam yarı gece, Seni bulmuşum sonra. Seni kaburgamın altın parçası, Seni dişlerinde elma kokusu, Bir daha hangi ana doğurur bizi.” Küf Korkusu Olmalı İnsanda adlı ikinci öykü, biricik dostları farelerle birlikte yaşayan, eğitimsiz, çalışmayan, şen dul bir kadın ile farelerden korkan, eğitimli, meslek sahibi ve bekar komşusu Nezile arasında cereyan eden ilişki etrafında dönen çok katmanlı ve vurucu bir öykü. İsminden de anlaşılacağı gibi, içerisinde küf başta olmak üzere birçok metafor kullanılmış ama bunlardan dikkatimi en cezbedeni küsen çiçeğiydi. Malumunuz küsen çiçeğine dokunulduğunda küser ve birkaç saniye içerisinde yapraklarını kapatır. Bu dışarıdan müdahale devam ettiği vakit dikenlerini çıkarır. Bizim şen dulumuzu da bundan iyi, hiçbir metafor anlatamazdı. Bimka ise, büyülü gerçekçiliğin ışığında satırlara dökülmüş bir öykü. En temiz aşkların, en bakir sevdaların bile günümüzde nasıl taş kesildiğini, bizzat iki heykelin ağzından okuyoruz. Bu öyküde not alınması gereken bir husus var ki o da Sovyet yazar G. Troyepolsky’nin 1971 yılında yazdığı White Bim Black Ear adlı eseri. Metinde oldukça yer tutan bu eserin merhamet üzerine işlenmiş çok güzel bir teması olduğu vurgulanmış. Yalnızlık temalı, Allah’la Ciddi Düşünüyoruz adlı dördüncü öyküde, aniden lal kesilen ve bu talihsizliğini Allah’a ettiği İngilizce küfürlere bağlayan bir genç çıkıyor karşımıza. Bu durumdan ders çıkarmak söyle dursun bilakis küfürleri layığıyla öğrenebilmek için İngilizcesini ilerleme yoluna giden gencimizin, hayattaki rol modeli ölen babasıdır aslında. Bu travmatik örgünün arka planında ise yabancı dillere olan özentinin, dilimize verdiği ve vereceği zararlar yatıyor. Ve gelelim kitabın en aykırı öyküsüne : Kırk Bin Geyikli Derviş. Aykırıdan kastım, öykünün içeriği elbette değil. Diğer altı öykü ile bariz tezat teşkil etmesi açısından bir aykırılık bu. Dört tane sert öykünün üzerine yumuşacık, ruhu dinlendiren bir deneyim sunuyor okura. Annesi Kırşehir Hacıbektaşlı olan yazarımızın bu öyküsünde de gözlem ve duyumlarından yararlandığı çok aşikar. Öncelikle metnin altyapısı son derece sağlam. Antik Yunan trajedilerini, Alevi mitoslarını, dinleri ve kültürleri kapsayan oldukça geniş bir yelpazeden beslenmiş. Alevi kültüründe geyik önemli bir yere sahiptir. Pir-i Sani Abdal Musa’nın geyik donuna (kılığına) girdiğini bilmeyen yoktur ki bu kökleri Gök Tanrı ve Şaman inancına dayanan bir olgudur. Pir Sultan Abdal’ın dizelerine bile girmiş, üstüne daha ne söylenebilir : “Haberim duyarsın geyikler ile, Yaramı sararsın şehidler ile, Kırk yıl dağda gezdim geyikler ile, Dost senin derdinden ben yana yana.” Bunlar haricinde, Hristiyanlıkta, Noel Baba olarak bilinen Aziz Nikolaos’ın simgesidir geyik. Dede Korkut Hikayelerinde, Bamsı Beyrek’e yeniden doğuşu müjdeleyen habercidir geyik. Kazak Türklerinde İslamiyetin yayılmasından sonra, 12 Hayvanlı takvimde domuzun yerini, yerle yeksan edendir geyik. Kimbilir belki de Yaşar Kemal’in anlattığı gibi, Gavurdağları’nın sarp kayalıklarında, Halil’ in ölümüne peşinden koştuğu, uğruna gözünün Zeynebini bile görmediği gizli sevdasıdır geyik. Öykümüzdeki geyikler ise, babasından el alan ve el vermek için kaya oyuğu çilehanesinde kırk gün kırk gece gün sayan ancak tüm çabalarına rağmen dervişliğin teğet geçtiği Ali Seyit’in tek umuduydu. Ali Seyit ile ocakta kul olmaktansa, münafık olarak yaftalanmayı kabul eyleyip, köyü terkeden oğlu Hüseyin Rıza’nın kaderi nelere gebe bir bilseniz. Kırk bin insan, kırk bin geyik, kırk bin geyikli derviş... Kasapta Kesik Parmak yine büyülü gerçekçilik izleri taşıyan bir metin. Evliliği bitmiş bir kişinin isyankar yüzük parmağı başrolde. Yan rolde ise, yüzük parmağı kadar asi bir ruha ve şansa sahip olamayan ayak serçe parmağı var. İsyan etmeyi bir türlü beceremeyen serçe parmağı da ne yapsın, kendince bir nasır oluşturur, patlatıp kanatır ve intikamını alır sahibinden. Burada ise fonda, boşanma ve sonrası masaya yatırılıyor. Kapanış öykümüz olan Tüzen Söz’de ise sıradan bir aileye konuk oluyor ve anne – evlat hesaplaşmasına tanıklık ediyoruz. Bu öyküde bir anlamda öykü içinde roman okuyoruz. Annesi ile babası ayrılınca ikilemde kalan ve anne baskısı altında kendini romanlara veren bir genç kızımızın hayatı, okuduğu cinayet romanına paralel bir seyir sürüyor. Okura, ezilen kadın portresinin görünmeyen yüzünü yansıtan öyküyü okurken, isminden, güzelliğinden ve cazibesinden olsa gerek, romanın kahramanı Cahide’yi Cahide Sonku olarak tahayyül ettim zihnimde. Demek ki bu Cahideler hep güzel, hep can yakıcı... “Cahide bir aşk masalı Cahide bir senaryo Cahide sahne Bu bir efsane.” Çerçialan’ın, alanında çok başarılı bir kitap olduğunu söyleyerek, daha fazla kitlelere ulaşmasını temenni ediyorum. Nihayetinde böylesi sıradışı metinler kolay oluşmuyor, bu denli güçlü kurgular, bu denli bir anlatım ustalığı büyük bir alkışı layıkıyla hak ediyor...
Çerçialan
7.6/10
· 259 okunma
OKUYACAKLARIMA EKLE
3
17
Liliyar
Çerçialan'ı inceledi.
72 syf.
"KÜF KOKUSU OLMALI İNSANDA.."
Öykü sıcaktır ya da soğuk. Ama neyse odur. Ne kadarsa o kadar, nasılsa öyle. Sen onun kalıbına giremezsin, o senin şeklini alır. Sınırları bellidir, çerçeveleri vardır, ama o sınırlar senin hudutların kadardır. Öykü konuşur seninle, hiç susmadan konuşur. Konuştukça değişir rengi. Ve her rengin aksi, farklı bir duygunun üzerine düşer. Öykü değişir, değiştirir. Sayfalara dökülen kahkahaların bir cümleyle nasıl yok olduğunu görürsün. Ümidin nasıl aniden kuruduğunu, gecenin nasıl birdenbire çöktüğünü ya da güneşin nasıl aniden doğduğunu. Öykü iddiasızdır belki ama bir anda nakavt eder. Aldığın darbenin nereden geldiğini çözemezsin bile. Öykü keyiflidir, mest eder. Okuduğun her satırı gözlerinle okşatır. Bazen kısalığından dolayı hayıflansan da, uzayan satırlara oranla küçülen duyguları dikkate aldığında,aslında tam kararındadır. Öykünün rengi sarıdır bence ya da siyah. Nedeni, sonucu hiç önemli değil, savrulan, sarsılan, boğulan, küf kokan, unutulan, bir anda tükenen 'an'ın dilidir. Öykü okşar bazen, çoğaltır, büyütür. Ama bazen de bütün fazlalıklarından kurtarır seni. Ardı ardına inen keskin ve sert darbelerle.. 2016 yılında Yaşar Nabi Ödülü 'ne layık görülen Gamze Arslan 'ın okuduğum ilk kitabı. Yedi öyküden oluşuyor. Bazıları buruk, bazıları kanlı, bazıları keskin ama geneli gerilim yüklü, ters köşe yapan öyküler bunlar. Kurguları enteresan ve ilgi çekici olan hikayeleri, hemen hemen hiç süslemediği kelimelerle ifade etmiş. Kriter, zevk vererek okutmasıysa,kesinlikle bir solukta okudum. Buna rağmen yalınlığında gözümü rahatsız eden bir şeyler olduğunu da farkettim. Üzerinde çalışılıp çok fazla düzeltme yapılmamış metinler okuyor gibiydim. Öz sağlam, elbise yetersizdi sanki. Örneklendirmek gerekirse Dudu ve Nimet adlı öyküden başlayabiliriz. "Sırma saçlı Dudu ve sarı kirpikli Nimet, samanların arasında Altınbaş 'la demlenirlermiş .." Cümle gayet normal gibi ama belirsizlik buradan başlayıp şöyle devam ediyor; "Nimet 'in bir derdi var, yüreğinde yanar durur. Dudu da şahit olmuş bu derde, ondan gidemez ya şimdi. Ondan bırakamaz bu sarı saçlı, güzel, körpe ama deneyimsiz dilberi. İki kadın, kâh toprağa basarak, kâh samanlıkta demlenerek geçirir zamanlarını.." Öyküye bu üstü kapalı anlatımı yavaş yavaş yedirirken ,saklanan şeyin saklanması yeterli aslında. Yani şöyle ki, ineğin kadın olarak nitelendirilmesinin verdiği kargaşa fazlaca gereksiz. Buna rağmen aynı öyküde, keşke üstü kapalı anlatılsaymış dediğim satırlar da mecvut. "Dudu ağlaya ağlaya ayranını yudumlamış Nimet 'in karşısında, Cevat 'a zaten satmayacağı ,Cevat'ı tavlamak ,ona yanaşmak için kandırdığı Nimet 'in karşısında. Buz gibi Dudu ,buz gibi ayran." gibi.. Ve aynı öyküye dair aldığım son not da şöyle ; Sadece bir sayfada on beş kere Nimet, Sekiz kere Cevat, Ve dokuz kere Dudu isimleri kullanılmış. Hem kulağı, hem de gözü fazlasıyla yoran bir durum. Devam edelim, Kasapta Kesik Parmak adlı öyküdeyiz. İlk andan itibaren bana Bukowski 'yi hatırlattığını söylemeden geçemeyeceğim. :) Neyse, cümle şu; "Oldukça janti olmuştu, dikişleriyle scarface gibiydi. " Yabancı kökenli kelimeleri istesek de dilimizden çıkarmamız çok zor ama bu bambaşka bir yabancılaşma çabasını andırıyor. Ve Tüzen Söz adlı öyküdeyiz. Bazı cümlelerde bağlantı kuramama sıkıntısı yaşadım. Şöyle ki; "Çünkü kırmızı kukusu olan dik memeli ve kalkık kalçalı bir kadın asla ama asla iç bakla yiyip, Behçet 'in kıllı vücudunun altında terleyemezdi. Tüzen Söz o kadar özenli bir yazardı işte. " İç bakla yemek? Behçet 'in kıllı vücudu? Özenli bir yazar olmak? ??? Karakter betimlemeleri hususunda da hemen hemen aynı fikirdeyim ; belirli bir derinliğe inmediği için hayal etme potansiyelinizi tetiklemiyor. Onun anlatısında havada kalan bir şeyler olduğunu düşünüyorum. Öykülerde olay örgüsü çok sade olabilir, bunda sorun yok. Ama sadelikle yetersizlik arasındaki o ince çizgiyi iyi kavrayabilmek lazım. Bütün bu yazdıklarıma rağmen sekiz puanı fazlasıyla hak eden kitapta en sevdiğim,Küf Kokusu Olmalı İnsanda adlı öyküydü. Çok başarılı, fazlasıyla vurucu ve çok iyiydi. Hasılı; genelde ruhu yaralı ve hasta insanların öykülerine yer verilen ve benim için tanışma kitabı olan bu kitap, eksiklikleriyle, aksaklıklarıyla, büyülü yanlarıyla, orijinalliğinden dolayı bıraktığı buruk ama keyifli tadıyla, güzel bir okuma serüveniydi. Keyifli okumalar..:)
Çerçialan
7.6/10
· 259 okunma
OKUYACAKLARIMA EKLE
5
60
Nurcan Şeyma
Çerçialan'ı inceledi.
72 syf.
·
2 günde
·
9/10 puan
Kanatan Öyküler Yazarı: Gamze Arslan.
Kanayak ’la kalbimi çalan Gamze Arslan , Yaşar Nabi Öykü Ödülü’nü kazandığı ilk öykü kitabı Çerçialan’la da beni hayalkırıklığına uğratmıyor. Henüz yeni bir yazar. Evet. Henüz uzun bir yol var önünde. Evet. Ama kalemi çok keskin, sivri Gamze Arslan’ın. Her öyküde daha çok çizikler açıyor ruhunuzda bu kalem, her öyküde daha fazla kanatıyor. Öykü yazılmaz, doğurulur belki de. Gamze Arslan, bu dikenli öyküleri nasıl sancılarla doğuruyor, nasıl kendisi kanarken, öykülerini ellerine bıraktığı herkesi de kanatıyor kim bilir. Kadın bir yazardan beklenen duygusallık ve nâiflik yok onda. Çünkü kadına duygusal ve nâif davranılmayan öyküler bunlar. Kendi kendisiyle dalga geçen, öfkesiyle dost, dargınlık nedir bilmeyen, çamurların, kirin pasın içindeki karakterleri sanılmasın ki sadece kadınlar. Bazen bir hayvan, bazen bir nesne, bazen bir bina, bazense bedenin bir uzvu dile geliyor bu hikayelerde. Fakat biteviye kanatan, kanatan, kanatan hikayeler bunlar. Kadına dâir hikayeler. “Küf kokusu olmalı insanda, küf-ür-etmemeli.” Çok sevdim. Hislere teğet geçmeyi değil, içine balıklama dalıp boğulmayı göze alıyorsanız, okuyunuz. Meraklısına; Kanayak incelemem ektedir; #93030046 Kanatmadan anlatılamazdı böyle şeyler.. İyi okumalar dilerim.
Çerçialan
7.6/10
· 259 okunma
OKUYACAKLARIMA EKLE
2
38