Adı:
Kanayak
Baskı tarihi:
Ağustos 2019
Sayfa sayısı:
152
Format:
Karton kapak
ISBN:
9789750740688
Kitabın türü:
Dil:
Türkçe
Ülke:
Türkiye
Yayınevi:
Can Yayınları
“Buradayız! Size çiçek isimleri sayıp, romantizmi, oradan aşkı, oradan bağrı yanık yanık sızlatan sevdayı, hadi hiç olmadı belki sevgiyi anlatmak için değil! Hayır!

Size burada çiçekleri de hayvanları da anlatmayacağız. Görülmemiş bir çiçek açmadan bahsedeceğiz. Güzel bir ad seçtik bizce. ‘Görülmemiş bir çiçek açma.’”

Zorlu ana kız ilişkisi; kadın olmak; yakıcı tutkular; sahibine de tarihe de sahip çıkan giysiler; işçilerin hakkını kollayan fabrikalar; kimsenin uğramadığı kasabalarda yaşananlar ve sokaklarında hakkını arayan uzuvların gezindiği büyükşehirler... Toprak altında yatanlardan, rüyada yankılananlardan ve otopsi masasındaki artıklardan yola çıkıp yeniden kurgulanan hayatlar bunlar... Ölüleri öldürmeyen, cansıza ses veren, etin, kemiğin, kanın, toprağın ve düşün diliyle direnmeye, isyana ve özgürleşmeye çağıran öyküler.

İlk öykü derlemesi Çerçialan’la 2016 Yaşar Nabi Nayır Öykü Ödülü’ne layık görülen Gamze Arslan yine şaşırtıcı ve özgün bir öykü kitabıyla okurların karşısına çıkıyor. Kanayak duru bir dil ve alabildiğine yaratıcı bir kurguyla kırsaldan büyükşehirlere geniş bir coğrafyayı kat ederek en acımasız gerçeklere tercüman oluyor.
152 syf.
·15 günde·Beğendi·9/10
Bu kitabın kaderini değiştirecek okur olmak dileğiyle..

Uzun zamandır okuduğum kitaplara inceleme yazmıyordum. Kendi yazdıklarıma tam manasıyla inceleme de demem. Yorum denebilir. Gamze Arslan ödüllü bir yazar olmasına rağmen 1k’da çok fazla bilinmiyor. Yeni yazarlara ön yargıyla yaklaşmaktan kaynaklanıyor sanırım. Bu sıra dışı yazarı tanıtmak boynumuzun borcudur diye düşündüm.

Hakan S. yaptığı kapsamlı incelemeyle sizi kitapta nelerin beklediğini ayrıntılı bir şekilde yazmıştı. Yazar 29 Haziran’da İzmir’de okurlarıyla buluştu. Ben daha çok kitap hakkında yaptığımız bu söyleşiden yola çıkarak bir şeyler yazmak istiyorum.

Kitabı okuduğunuzda ciddi manada bir -karşı çıkış- göreceksiniz. 13 öykünün 13’ünde de kahramanların içinde bulundukları koşullara karşı çıkışları var. “Benim iktidarla derdim var” dedi Gamze Arslan. Ama aklınıza gelen iktidardan söz etmiyor. Size nasıl davranacağınızı, nasıl giyineceğinizi, çocuğunuzu nasıl seveceğinizi, komşunuzla aranızda nasıl bir ilişki olması gerektiğini söyleyen iktidardan söz ediyor. Hayatın her alanına sızan mikro iktidarlardan. Öykülerindeki kahramanlar da hayatın her alanına hatta üzerimizdeki elbiseye bile ince ince işlemiş-işlenmiş tüm bu iktidarlara karşı koyuyor. Ders vererek, aforizmalar uydurarak değil. Büyülü gerçeklikle, göstermeyle, eşsiz anlatımıyla. İçinde yaşadığı toplumu çok iyi gözlemlemiş ve gözlemlerini öykülerine mükemmel bir şekilde aktarmış. Ben uzun süre unutamayacağım bir kaç öyküden bahsetmek istiyorum.

“Manıklar” öyküsünde Sütleğen’in karşı çıkışı ve Gamze Arslan’ın değimiyle elindeki imkanlarla cadılık yapan bir kadın var. Yaptıklarıyla bir şeyleri değiştirmeye çalışıyor. Yarattığı her karakterden gerçekte var olan bir insan gibi bahsetmesi çok güzeldi. Üzerine konuştuğumuz her karakterde böyle konuştu hemen hemen. Özellikle Sütleğen’den bahsederken saygı duyduğu bir büyüğünden bahseder gibi bahsetmesi çok dikkatimi çekti. Öyküsünü okuyunca ister istemez sizde benzer düşüneceksiniz. Bu öyküde içinde yaşadığı köye, adetlerine, kurallarına karşı koyan bir kadın var. Açık açık olmasada. Kurduğu düzenekle kuralların altını oyuyor yavaş yavaş.

“Beklemek Çürütür”de kargaların ahını almış biri çıkıyor karşımıza. Camlarını taşlayan, kendisini deliliğin eşliğine sürükleyen kargayı öldürmemek için Muharrem Orucuna başlıyor. Kültürel motiflerle harmanlanmış öyküyü unutmam mümkün olmayacak.

“O bir ağaçtır ki cehennemin dibinde çıkar” Gamze Arslan’ın bana öykü yazdıran öyküsü. Bu anlamda da kendisine verdiği ilhamdan dolayı sonsuz teşekkür ederim. Öyküde bir tiyatro metni karşılıyor bizi. Tiyatro metnindeki karakter deyim yerindeyse metni yazana kafa tutuyor. Parantez içlerinde nerede ne yapması yazarken parantezleri kaldırıp içlerini kendi yazıyor kahramanımız. Bu öyküde çiçekler, kadınlar, çiçekli kadındılar, çiçekten kadınlar, incinmiş, incitilmiş kadınlar var.

“Teyelleme”yi okurken hissettiklerimi ifade edemem. Midem bulandı. Üzüldüm. İçim acıdı. Bir yazarın okura bunları hissettirebilmesi büyük ustalık ister. Kendisine neden böyle bir öykü yazdığını sorduğumda “bu hayatın kendisi. Öyküyü yazacağım sırada haberlerde sürekli patlamalar ve parçalanmış bedenler görüyordum. Bu bedenler nasıl birleştiriliyor ? Birleştirildiğinde ortaya ne çıkar diye kendime hep sordum. Ortaya insanlık ayıbı çıkar diye cevapladım soruyu. Bir anda bir kafeye girip yazdım öyküyü” dedi. Hem öykünün kendisi, hem verdiği cevap hafızama kazındı.

“Katı ve Disiplinli Bir Organ” öyküsünde isminden de anlaşıldığı üzere kahramanımız bir organ. Seri katil olmaya karar vermiş bir organ. Gamze Arslan öykülerinde büyülü gerçeklik var dedik :) Okuyunda görün okuru nasıl ters köşe yapıyor.

Büyülü gerçeklik olmasına rağmen inandırıcılığı yüksekti öykülerin. Sıradışı kahramanlarla dolu bir kitap. Bir öyküde kıyafetler sahiplerini kurtarmaya giderken, diğer öyküde içinden çıktığı bedenin intikamını almaya giden bir organla, bir diğerinde duvarları camları binasıyla direnen bir fabrikayla karşılaşabilirsiniz. Her nesne, her karakter özellikle seçilmiş ve bir anlam taşıyor. Bu yüzden dikkatli okunması gereken bir kitap. Gamze Arslan’ın olağanüstü bir bakış açısı var. Onu özel yapan bu. Olayları, nesneleri kavrayışı ve aktarışı muazzam. Öykülerin sıralanışında da belirli bir düzen ve kasıt var. Hayatla, hayat vermeyle başlıyor kitap, sonrasında gençlik dönemlerine şehit olduğumuz aile içi çatışmalar yaşayan ve çatışmaları aklınıza bile gelmeyecek şekilde verilmiş kahramanlar var. Sonlara doğru ölüm korkusu ve yaşlılık. Son öyküde ise yaratılış mitleriyle bezenmiş bir son öyküsü var. Son öyküyü okurken her şey bitti mi yeniden mi başlıyor bilemeyeceksiniz. Çok sert bir kitap bunu belirtmeliyim. Bu kadın bunu nasıl yazmış diyorsun.

Söyleşiyle ilgili kısımları harfiyen aktaramamış olabilirim :) Aklımda kaldığı kadarıyla yazdım. Şimdi neden her anını kaydetmedim diye pişmanlık duyuyorum. Dilerim Gamze Arslan hak ettiği değeri görür. Okunması ve okutulması gereken bir kitap.
152 syf.
Gamze Arslan ile 2017’de, “Çerçialan” kitabı ile tanıştım. “ 2016 Yaşar Nabi Nayır Öykü Ödülü ”nü alması da etkendi buna.
İncecik bir kitaptı ‘Çerçialan’. Başlamamla bitirmem bir olmuştu. Ama öyküler zihnimde öyle hemen bitmemişti. Okuru, ilk öyküden son öyküye kadar, farkını gösteren bir dünya ile sarmalıyordu kitap. Kocasını kesen ve farelere yediren kadın, ineğe âşık olan çerçi ve ineği kıskanan sahibi, heykele dönüşen âşık, kırk bin geyikli derviş, kaybolmuş kesik parmak… Günümüz yazarlarının çoğunun yarattığı gerçekçilikten farklıydı Arslan’ın yaptığı. Ve bu, bütün gerçekliklerden daha gerçekti. Şu an zihnimde yer alıyorlarsa hala, budur sebebi.

Öykücülüğü bir üst seviyeye çıkaracak odanın anahtarını tutan bir yazar Gamze Arslan.

Arslan, toplumsal konuları işlemiş ‘Kanayak’ta ama bunu klasik bir yöntemle yapmamış. Büyülü gerçekçilik ile simgesel aktarımın karışımı bir dünya bu. Gerçek olmayan ile gerçeğin yansıtıldığı, toplumcu yazının çoktan tarihe karıştığı edebiyat dünyasında, bir yazarın seçebileceği en akıllıca yol.

Arslan’ın karakterleri delilik çizgisi üstünde gidip geliyor. Ne yaşama tam tutunabilmiş ne de yaşamdan tamamen kopmuş, yaşamla alay eden ama bir o kadar da ezilmiş ve hırpalanmış karakterler. Kenara itilmiş, hor görülmüş… Arslan, her kesimden karaktere yer veriyor öykülerinde. Kimi öyküsünde şehirli bir insanla, kimi öyküsünde de ücra mezradaki bir köylüyle karşılaşabiliyor okur. Bu da yazarın toplumu ne kadar iyi irdelediğinin ve benimsediğinin göstergesi.

Rahat okunsa da rahat hazmedilmeyen bir kitap “Kanayak”. On üç öykü de birer demir bilye. Zor yutulan. Çağımızın resmini kemikle, kanla, sinirle çizmiş Arslan. Ümitsiz bir şekilde yapmamış bunu. Kanayak taze olsa da bir umut her daim vardır, diyor yazar. Çürümüşlüğün, kokuşmuşluğun içinden nasıl sıyrılacağımıza da işaret ediyor.

Peki, yazar neler yazmış? Elimden geldiğince aktarmaya çalışacağım.

“Manıklar”, toplumsal çöküşün, çocuk tecavüzleri ve cinayetlerinin işlendiği bir öykü. İlk kitabındaki “Küf Kokusu Olmalı İnsanda” öyküsüne benzettim açıkçası. Yaratılan dünya ve karakter anlamında elbette. İşlenen konu farklıydı. Öyküdeki Sütleğen karakterine kızıyoruz önce. Ama yaptığı şeyin amacını öğrenince içimizdeki kızgınlık, yerini derin bir acıma hissine bırakıyor. Bir yazar, yazdıkları ile okuru farklı duygulara sokabiliyorsa başarılıdır. Bu öyküde farklı duygular yaşadım okurken. “Ölüm, soluk yokluğundan öte bir şeydi ona göre. Kimsenin uğramadığı bu kasabada kız çocukları erkenden evlendirilmek için büyütülüyor, hayvan beceren adamların yatağına teslim ediliyordu.” Bu kısım öykünün özeti mahiyetinde. Okuru ele geçiren, zekice kurgulanmış, gerilimi ve merak duygusu yüksek bir öykü.

“Ben Evlat, Kız Evlat!” isimli öyküsü simgesel bir öykü. Schweblin’in “Ağızdaki Kuşlar”ındaki öyküleri anımsattı bana. Arslan’ın birkaç öyküsü bu yazım şekline fazlasıyla hizmet ediyor. Sanırım Arslan’ın etkilendiği bir yazar Schweblin. Elbette bir tahmin benimkisi. Öyküde, anne sözü dinlemeyen kız çocuğunun saçlarından süzülen su, kahramanın hayatının simgesiydi. Kısacık ama çarpıcı bir öykü. Pişmanlıkların, acının, hüznün, yalnızlığın öyküsü.

“Çarpmanın Sesiyle” öyküsünde kaza geçiren bir kadının zihninden geçenleri okuyoruz. Eşcinsel eğilimi fark edildiği anda evlendirilen bir kadın bu. Kaza anında bile evdeki işleri ve kocasını düşünmek zorunda hisseden, hayata karşı korkak kararlar almış, yapamadığı bütün kaçışları ölüm anı yaklaşırken düşünen ama bir yandan da gerçekçilikten kopamayan bir kadın. Kısacası, ev işi yapıp çocuk bakmak zorunda bırakılan tüm kadınların öyküsü bu. Eşcinselliğin bir hastalık olarak görülmesini de eleştiriyor yazar. Günümüzde, toplumdan kaçarak yaşayan ya da cinsel tercihini derinlere saklayanların da öyküsü ayrıca.

”Beklemek Çürütür”, “Etin bir bildiği var, beklemek çürütür.” diye başlıyor öykü. Kırsalda büyümüş, yaptığı bir hata sonucu babasının sol tarafını kaynar suyla haşladığı, ömrü boyunca bu yanık iziyle yaşamak zorunda kalan bir çocuk. Kargalardan intikam alıyor kendince. Ve yirmi yıl sonra bir karga ile karşılaşıyor. Köy ağzının oldukça başarılı işlendiği bir öykü. Yine zekice bir kurgu ile okuru ele geçirmeyi başarıyor yazar.

“Hamra Beyoğlu’nun Kıyafetleri” isimli öykü, kıyafetler üstünden işlenmiş bir öykü. Yanlışlıkla yıllarca mahkûm edilmiş siyasi suçluların, adam öldürenlerin, yaralayanların kıyafetleri bu öykünün kahramanları. 80 darbesi neticesinde boşu boşuna yıkılan, dağılan, kül olan hayatlar. Kıyafetlerin statü belirlediği bir toplumda, her şeyi netleştiren bir öykü olmuş.

“Kız Sen Kilo Mu Aldın?”da eşi ölen bir adamın yaşadıkları var öyküde ama hüzünlü değil eş, daha çok delirmiş gibi. Halanın durumu da vahimdi.

“O Bir Ağaçtır Ki Cehennemin Dibinde Çıkar” isimli öyküsü ise en uzun öykülerinden biriydi. Tiyatro metni şeklinde yazılmış öyküde biraz zorlandım. - Bu kitabın bazı öykülerinde zorlandım açıkçası. Simgelerin çokluğu, oluşturulan dünyanın farklılığı öyküye adapte olmamı zorlaştırdı. İkinci kez okudum öyküleri. Hâlâ da eksik kalan kısımlar olduğunu düşünüyorum.- Öyküyü irdelemeden önce şu şiiri okumakta fayda var.

GÖRÜLMEMİŞ BİR ÇİÇEK AÇMA

Haykırmak istiyordu - daha fazla dayanamayacaktı.
Sesini duyabilecek kimse yoktu orada;
kimse duymak istemiyordu. Kendisi de korkuyordu sesinden,
içinde boğuyordu sesini. Patlamak üzereydi susuşu. Birden,
havaya uçtu gövdesinin parçaları.
Özenle, sessizce toplayacaktı bu parçaları,
hepsini bir bir yerlerine yerleştirecekti delikleri kapamak için.
Ve rasgele bir gelincik, bir sarı zambak bulursa,
onları da toplayacak,
kendisinin bir parçasıymış gibi gövdesine yapıştıracaktı -
böyleydi, delik deşik, görülmemiş bir şekilde çiçek açıyordu işte.

Çeviren: Cevat Çapan

Eşleri, sevgilileri ya da herhangi bir erkek tarafından öldürülen kadınların öyküsü bu. Yasemin'in, Açelya'nın, Reyhan'ın… Ama hepsi çiçeklere bezenmiş halde yeniden yaşıyor. Yaşatılıyor. Her birinden birer parça aramızda, zihnimizde. Enseste kurban giden kadınlar… Babası tarafından öldürülen kadınlar… Gece yalnız, mini eteğiyle yürüdü diye tecavüze uğrayıp öldürülen kadınlar… Tek kişilik bir tiyatroydu öykü. Acıklı ve kin dolu...

“Teyelleme” ise en sevdiğim öykülerden biri oldu. Beden parçalarını birbirine teyellemek… Ve bunu bir metafor haline dönüştürmek. Kanın, vahşetin bu denli naif işlenmesi... Zaten Arslan’ın öykülerinin genelinde bir naiflik var. İğrenç bir sahneyi bile irrite etmeden aktarıyor okura. Fakat bunu çarpıcı bir şekilde yapıyor. Bu öyküsü de oldukça çarpıcıydı. Mesleği, kopmuş uzuvları birbirine dikmek olan bir adam… Öykü kurgusu muazzamdı. Uzatmadan, okuru elinde tutmayı başararak işlenmiş bir öykü. Finalinde gözlerimin açıldığını fark ettim. Sahi, insan sökmeyi bilir misiniz?

“Tavşan Kemiği”ndeki köprü simgesi… “Bizim ailemiz gibi bu oğlum. Demirleri çürük, altından akan su cılız ama bak sıkıca kenetlenmiş yükseliyor burada.” Dağılmış, çürümüş bir aile… Aile içindeki tutarsızlıklar, haksızlıklar… İnsanın, ailesine karşı bile tetikte olması gerektiğine işaret ediyor öykü. Çünkü insan bu dünyada tek başınadır, demek istiyor yazar. Ama bunu okurun gözüne soka soka değil, alttan alta, yarattığı dünyanın büyüsüyle veriyor.

Arslan, her okuyanın farklı bir hisse kapılacağı, farklı kapılara çıkan yollar sunuyor okura.

“Katı ve Dİsiplinli Bir Organ” öyküsü ise bir kadın üreme organının öyküsü. Evet, bir vajinanın öyküsü. Kadını bu düzende en çok yıpratan organ belki de. Ama bir o kadar kadına ve yaşama ait olan. Bir kadından koparılan üreme organının başından geçenleri okuyoruz. Katil olmak isteyen bir kadın üreme organı.
“... bedenime benim rızam dışında hükmedildi. Defalarca.” “Penis diyorum çünkü ben bir organım, üreme organı ve sizin ona taktığınız binlerce isimden haberdar olmakla birlikte kendi dünyamın kelimeleriyle hitap ediyorum ona. Sanılmasın ki sadece üremeye dayalı cinsellikle kaldı bu hırpalanmalar. Üreme diyorum yine çünkü haz denen duyguyu tadan ortan bilinenin aksine ben değilim, ben sabit bir şekilde yerinde asılı duran ve sistem içinde kendi yerini sürekli sorgulayan organım. Hakaretler, yaşatılan stresler, uygulanan baskılar ve şiddetler, hayal kırıkları, sıkıntılar, özlemler ve korkular bugün beni bu hale getirdi.”
Şimdi daha iyi anlıyoruz, üreme organının neden katil olmak istediğini. Kadının toplumdaki yerini irdeleyen, cinselliğin sadece zevk amaçlı olmadığını gösteren, ironik bir öykü.

“Tamam Şimdi Buldum” isimli öyküde annesinin beyninden bir parçayla yaşayan bir karakter anlatılıyor. Delirmiş bir karakter bu. Ölen insanlardan kendine hatıra alan ve bu işi bir oyun haline getirmiş biri. Kiminden altın diş, kiminden bir tutam saç alıyor karakter. En son, annesinin beyninden koparılmış bir parça beyni saklıyor. “İnsan anı üreten makine.” diyor Arslan. Karakterimizin amacı da kendine bir anı yaratmak. Aile içi yaşanan şiddeti semaver üstünden vermek akıllıcaydı. Zaten Arslan’ın yaptığı bu oyunlar beni her daim mutlu ediyor. Bir okur olarak, klasik yazımın ötesinde koşan öyküleri kovalamak, zaman zaman beni yorsa da, inanılmaz keyifli bir iş.

İronik, simgesel, büyülü dünyalar.

“Eteğinin Altında Dünya Var”da kahramanımız bir fabrika bu defa. İşçilerin haklarını gözeten, kalantorlara dersini veren bir fabrika. Kapital sistemin aşkları nasıl yok ettiğini, insanın para için neler yapabileceğini gösteren bir öykü.

Geldik son öyküye. “Eğe” öyküsü. Diğerlerinden farklıydı bu öykü. Bir masaldı. Yaratılış masalı. Daha doğrusu yeniden yaratılış masalı. Hiçbir şeyin değişmeyeceğini, insanoğlunun hep aynı hataları yapacağını gösteren bir masaldı. Distopya da diyebiliriz aslında buna. Bu öykünün sona konması da zekice. Önceki öykülerde anlatılan bütün kötülüklerin kaynağını gösteriyor bu öykü. “Dünya yine bir tek sana ait.” diye bitiyor öykü. Ne yazık ki! Dünya bir tek insana ait olarak görülüyor. Yaşamasını beceremeyen, birbirini ve doğayı katleden insana.

Sözlerimi toplamak gerekirse; okumaktan zevk aldığım, bol katmanlı okunabilen, büyülü gerçekçi, simgelerle bezenmiş bir dünya yaratmış Gamze. Kendisinden beklediğim güzellikteki kitabı okumamızı sağladığı için teşekkür ediyor, ileride bolca kitabını okumayı ümit ediyorum.

“Kanımızı yitirene kadar evet
Anıların sözcükleri yitirene kadar
Ancak söylerim şimdi yok
O son bombardımanda yok
O yer çukurda başka bir şey kalmadı yok
O ruh içinde kalmadı yok
Beyrut yok”

Mahmud Derviş, Beyrut Kasidesi
152 syf.
·1 günde·Beğendi·10/10
İlk kitabı olan Çerçialan'la 2016 yılında Yaşar Nabi Nayır Öykü Ödülünü alan yazar, bu eserinde çıtayı daha da yükseğe taşımış. Çerçialan kitabında yer alan öyküler, kimi zaman anlaşılması zor ve dikkatli bir okumayı isterken, bu kitapta dil çok daha rafine ve akıcı bir hale gelmiş.

Bilenler bilir Gamze Arslan'ın öyküleri serttir, bu toprakların kadim sorunlarından beslenir. Edebiyat dediğimiz şey dertten, sıkıntıdan, üzüntüden doğar. Gamze Arslan'ın öyküleri ise bu kaynağın sonuna kadar işlenmesinden oluşur. Bu toprakların çok çok iyi bildiğimiz sorunları, dertleri her bir öyküde farklı farklı şekillerde son derece özel bir içerikle anlatılmış. Ceset diken adamdan tutun da sütlerini sağıp buzdolabında şişe şişe saklayan Sütleğen'e kadar birçok sert ve vurucu öyküyle karşı karşıyayız kitap boyunca.

Fakat bu sert öyküler öyle güzel bir dille bezenmiş ki yazarın anlatımına hayran olmamak elde değil. Hem çok farklı bir gözlem ve hayal gücünün ürünü bu öyküler, hem de anlatım bakımından büyülü bir dile sahipler. Kitapta yer alan on üç öykünün her birinde yoğun bir yaşanmışlık ve insanın içini kanatan buram buram bir acı mevcut. Ama içlerinde bir öykü var ve öyle bir kanatıyor ki, bittikten sonra kanı durdurabilecek bir ilaç var mıdır bilinmez. Öykünün ismi, "O Bir Ağaçtır ki Cehennemin Dibinde Çıkar". Tıpkı ismi gibi acı ve dert dolu bir öykü. Daha doğrusu bir öyküden çok yirmi sayfalık bir drama anlatımı. Çiçek isimleriyle anlatılan kaybolmuş, heba edilmiş yitip giden kadınlar...

Kanayak kitabında yazarın anlatım dili belki çok güzel ve akışkan ama en önemlisi de her bir öykünün içeriği son derece özel. Okura içerik açısından zor öyküler vadediyor kitap. Ama bütün bu zorluğun yanında on üç öykülük, yüz elli sayfalık bu kitabı okura bir günde okutabilecek kadar da yüksek bir edebi dile sahip.

Ondandır ki, okuyun ve her ne kadar içerikleri içinizi kıyım kıyım doğrayacak olsa da bir edebi şölene hazırlıklı olun.

Son olarak incelemeyi de kitaptan şu alıntıyla bitirmek istiyorum:

"Buzsuz rakı olmaz, adaletli baba olmayacağı gibi." -Sayfa 51
152 syf.
·2 günde·Beğendi·8/10
‘Etin bir bildiği var, beklemek çürütür.’
.
Gamze Arslan, bedenleri sayfalara sığdırıyor. Koca koca bedenleri, ufalandıkça-yara aldıkça kemikten ibaret kalanları, dikilmeyi/bir bütün olmayı bekleyenleri, doymayan ve doyduğunu anlamayanları, teni kavruk kanayakları..
On üç öykü, uğursuzluktan bihaber. Sarıp sarmalanmışlar birbirlerine. Topraktan besleniyorlar.
Arslan, kargaların ahını da elmanın günahsızlığını da biliyor çünkü.
.
On üç öykü de okundukça içe işliyor. Yan yana gelen kelimelerin her biri özenli,akıcı değil çünkü boğaza düğümlenen onca şey var.
İlk öykü misal.. Manıklar. Sütleğen’e öyle kızdım,öyle acıdım,öyle sevdim,öyle saçlarını okşadım ki..Onun manolya kokulu sütleri aktıkça benim ellerim kanadı..
.
Bakmayın çürümekten gamlandığımıza, Kanayak pek taze. Okundukça da tazelenecek her söz gibi~
.
Utku Lomlu, kapak tasarımında yine,yeniden sahipleniyor tüm varlığıyla eseri~
152 syf.
·10 günde·6/10
Gamze Arslan,2016 yılında Çerçialan kitabı ile Yaşar Nabi Nayır Öykü Ödülü almış genç bir yazarımız. Kelimeleri, cümleleri, biçimsel ve edebi anlamda yazı kalitesi asla yadsınamaz.

13 öyküden oluşan yeni kitabı Kanayak ise okuduğum birkaç güzel yorumla birlikte listeme eklenmişti. Öyküyle pek aram olmamasına rağmen okumak istedim.

İçlerinde kadına şiddet, ensest ve kadın cinayetleri üzerine, tek kişilik tiyatro oyunu tarzında yazılmış “O bir ağaçtır ki cehennemin dibinde çıkar“ adlı çalışmayı severek okudum. Umarım bu drama sahneye uyarlanabilir.

Genel anlamda ise her bir öykünün insanı düşünmeye sevk etmesine rağmen kitabı çok karanlık buldum. Hatta öyle kötü bir zamana denk geldi ki, Emine Bulut ve Tuba Erkol cinayetleriyle psikolojimin altüst olduğu gün okudum şu satırları:

“Dünyaya fırlatıldığımda seri katil olmaya çoktan karar vermiştim. Bu bazılarına kolay gelebilir, birinin boğazını kesip fışkıran kanı uzun uzun izlemek, vücuduna sivri bir metali sokup kasılarak ölmesini beklemek.Hayır kolay değil , öldürmenin seri hale gelmesi için biraz birikim gerekiyor bence..”

Ve başka bir öyküsünde: “ yavaş yavaş, kanı akıta akıta kesti ablasının boğazını... Zamanında kıvrımında uyumamış, o boyna yatıp babasını sormamış gibi kıtır kıtır kesti..“

Beynim almıyor, midem bulanıyor, yüreğim kaldırmıyor böyle şeyleri.. Neden kesiyoruz? Evde, dükkanda, kafede ,restoranda , filmde, dizide, derken kitapta ve dahası bir öykünün içinde neden insan kesiyoruz?

Neticede kitaplığımda kalmasını istemediğim bir kitap ve daha aydınlık şeyler yazmasını umut ettiğim bir yazarla baş başayım. Tavsiye eder miyim ? Bilmem 🤷‍️
152 syf.
·3 günde·8/10
Baştan sona bütün öyküleri çok severek okudum yazar çok akıcı ama bir o kadar da okuyucu düşündürücü hikayeler yazmış.
Birçok öyküsünde doğrudan değil simgesel bir anlatım kullanmış bütün karakterler toplum tarafından benimsenmemiş dışlanmış olan insanlar yazar rahatsız edici bir üslupla ifade etmiş.
Özellikle kadın hikayelerini çok beğendim ilk hikayesi “Manıklar”uzun süre akıldan çıkmayacak türden.
Başarılı okunası bir öykü kitabı.
152 syf.
·Puan vermedi
Öncelikle, bir kadın olarak böyle yazarları tanıdıkça mutlu oluyorum. Neden mi? İşte nedenini anlamak için siz de okuyun derim. Hem isminden (kanayak: kadın, eksiketek) hem girişte bizi karşılayan o ilk hikayeden girmekte olduğumuz dünyanın aslında aşina olduğumuz o çok iyi bildiğimiz dünya olduğunu anlıyoruz. Peki zaten bildiğimiz şeyleri anlatıyorsa bizi sıkmaz mı? Büyülü gerçeklikle harmanlayıp, sıradışı isimler, sıradışı kahramanlar seçmişse yazar asla sıkmaz, hatta soluksuz okursun. Sanılmasın ki sadece “kadın”lık üzerine meseleler el alınmış, hikayeler aslında bir güce/iktidara karşı olma derdinde. Eh, bu coğrafyada da ne yazık ki bu meseleden en büyük payı alan “kadın”. Kurgular o kadar güzeldi ki, yazar gözlem gücünü muazzam bir şekilde yedirmiş hikayelere, dili, kahramanları, isim seçimleri, mekansızlığıyla bana gayet özgün geldi. “o bir ağaçtır ki cehennemin dibinde çıkar” özellikle bu hikaye beni çok etkiledi, eminim okurken hepimizin gözü önünde aynı kareler canlandı, ne acı.. Aslında hepsi tek tek incelendiğinde dolu dolu hikayeler, içlerinde burada hiç bahsetmediğim meseleler bile var ama bu sefer de sürpriz bozan olmayalım, sizler edinin ve okuyun ne demek istediğimi anlayacaksınız. Mesela bir hikayede seri katilliğe soyunan bir organ var, nasıllll ya ? :) Netice olarak kitap bittikten sonra rahatsız hissettim bence derdini geçirebilmiş ve bu bir başarıdır. Teşekkürler Gamze Arslan.
152 syf.
·14 günde·8/10
Çerçialan’ı okuduğumda hissettiğim şok halini unutamadığımdan, Kanayak’ı okurken de yerin dibine girip oralarda saklanacağımı biliyordum. Yine de bu kadarını tahmin etmemiştim. Kadının toplumdaki yeri, büründüğü roller, aile ilişkileri –zulümleri dahil–, itilişi, kakılışı, kanayışı, kanı, boynu, rahmi, beyninde tüm gizledikleri, şiddetin her türlüsünü, vahşeti, çaresizliği ve en çok da topyekûn direnişi vardı bu öykülerde. Öyle gizli saklı da değil. Alıştığımız örtülü dilden uzak ve sertti, bize sunulan alabildiğine gerçeküstüye sığınarak yumuşama gayretinde olan halis muhlis dünya gerçekleriydi. Her öykünün arkasında işitmeye alıştığımızı düşündüğümüz ve bundan kahrolduğumuz bir hikâye vardı. Okurken rahatsız, gergin, kaygılı, sinirli, kırgın ve çok daha fazlasını hissetme garantili bir kitap Kanayak. Her okurun harcı mı bilmiyorum beni zorladığı fazla an oldu. Gerçeklikten beslendiğini bilmekti bunca çarpan. Dönüp baktığımda daha dün adalet savaşında bir babanın kızının otopsi görüntülerini izlemek zorunda kaldığı bir ülkede, dünyada yaşadığımızı görmek kitaptaki öykülerin daha insaflı olduğuna inanmama sebep oluyor. Yorulsanız da, istemeseniz de, kulaklarınızı da tıkasanız artık susuşlar yok, gözbağlarımızın böyle haşince çekilmesi gerekiyor belli ki. Kanıksadığımız her bir haltla yaşamanın ağırlığı tepemize binmeden bir yerde ayıkmamız gerekiyordu.

Bununla birlikte daha önce Mine Söğüt’ün Deli Kadın Hikâyeleri’nde benzer bir okuma haline düşmüştüm. Öyle ki hassas bünyem kaldırmamış bir sene ara vermiştim öykülere. Nasırlanmış bir zihnim mi var artık bilemiyorum, bu sefer kesintisiz okudum. Oysa Gamze Arslan’ın dili daha şiddetliydi, ortak noktalarıysa sanırım lirik bir anlatıma sahip olmaları. Sesli okusanız her kelime sizi çıldırtacak bir tınıya sahip olacak gibi geliyor. Başka bir dünyanın tasasızlığında bambaşka öykülerini de okuyabileceğimizi derinden hissettiğim bir yazar oldu Gamze Arslan. Daha aydınlık bir evrene özlemle.
152 syf.
·9/10
Halk dilinde kadın anlamına gelen Kanayak, aslında kadının çığlığını yansıtıyor. Zorla evlendirilen, gönüllü evlendirilen, kocaya kaçan, dayak yiyen kadınların hikayesi. Sadece ruhu ile değil organlarıyla ve bedeniyle acının tanımını yapan karakterlerin hikayesini okuyoruz. 13 hikaye arasında en akılda kalıcı hikaye en baştaki Manıklar öyküsüydü. Roman olsa merakla okunurdu. Gamze Arslan edebiyattaki yeraltı boşluğunu güzel biçimde kapatıyor. Bazı hikayelerdeki zorlama kısımlar harici öykülerin genelini çok beğendim. Bazı yazarların da radarına girmiş durumda Gamze Arslan.
Burada sizin isimleriniz geçmez, isimde az, varlıkta çoksunuz. Eliniz, bedeniniz, gözünüz, diliniz yok burada. Şahin dedim, Yasemin'i ipe götüren o yüce kuş? Kuş mu? Ne? Size hiçbir ismi yakıştırmıyorum, küfürler dahil buna. Kelime yok sizin için. Biz size "adam" diyelim.

Kitabın basım bilgileri

Adı:
Kanayak
Baskı tarihi:
Ağustos 2019
Sayfa sayısı:
152
Format:
Karton kapak
ISBN:
9789750740688
Kitabın türü:
Dil:
Türkçe
Ülke:
Türkiye
Yayınevi:
Can Yayınları
“Buradayız! Size çiçek isimleri sayıp, romantizmi, oradan aşkı, oradan bağrı yanık yanık sızlatan sevdayı, hadi hiç olmadı belki sevgiyi anlatmak için değil! Hayır!

Size burada çiçekleri de hayvanları da anlatmayacağız. Görülmemiş bir çiçek açmadan bahsedeceğiz. Güzel bir ad seçtik bizce. ‘Görülmemiş bir çiçek açma.’”

Zorlu ana kız ilişkisi; kadın olmak; yakıcı tutkular; sahibine de tarihe de sahip çıkan giysiler; işçilerin hakkını kollayan fabrikalar; kimsenin uğramadığı kasabalarda yaşananlar ve sokaklarında hakkını arayan uzuvların gezindiği büyükşehirler... Toprak altında yatanlardan, rüyada yankılananlardan ve otopsi masasındaki artıklardan yola çıkıp yeniden kurgulanan hayatlar bunlar... Ölüleri öldürmeyen, cansıza ses veren, etin, kemiğin, kanın, toprağın ve düşün diliyle direnmeye, isyana ve özgürleşmeye çağıran öyküler.

İlk öykü derlemesi Çerçialan’la 2016 Yaşar Nabi Nayır Öykü Ödülü’ne layık görülen Gamze Arslan yine şaşırtıcı ve özgün bir öykü kitabıyla okurların karşısına çıkıyor. Kanayak duru bir dil ve alabildiğine yaratıcı bir kurguyla kırsaldan büyükşehirlere geniş bir coğrafyayı kat ederek en acımasız gerçeklere tercüman oluyor.

Kitabı okuyanlar 90 okur

  • Özlem Uçar
  • Kerem Genç
  • Cem Öz
  • Yiğit Koçyiğit
  • Serkan Ata
  • Özge Eren
  • Namık Somel
  • Fatmagül Çelik
  • Merve Akar
  • burcu

Kitap istatistikleri

Okur puanlamaları

10
%14.3 (6)
9
%23.8 (10)
8
%26.2 (11)
7
%9.5 (4)
6
%11.9 (5)
5
%4.8 (2)
4
%0
3
%2.4 (1)
2
%7.1 (3)
1
%0