Halim Gül

Halim Gül

Yazar
10.0/10
1 Kişi
·
2
Okunma
·
1
Beğeni
·
33
Gösterim
Adı:
Halim Gül
Unvan:
Doç. Dr.
Her şey ma'şûktur, âşık bir perde, ma'şûk daima diri ve âşık ölü.

Her kim aşk ile yanıp tutuşmamış ise o, uçamayan kanatsız bir kuş gibidir.

Mesnevi C1,30-31
"Kendilerine Tevrat yükletilen, sonra onu taşıyanların durumu, koca koca kitaplar taşıyan merkebin durumu gibidir. Allah'ın ayetlerini yalanlamış olan kavmin durumu ne kötüdür. Allah zalimler topluluğunu doğru yola iletmez" (Cum’a - 5)


Tefsîr kitaplarında "KENDİLERİNE TEVRAT YÜKLETİLEN"lerden maksat Tevrat'ı bilip onunla amel etmekle sorumlu olan Yahudiler olduğu bildirilmektedir. "SONRA DA ONU TAŞIMAYANLARIN DURUMU" ifadesinde kastedilenlerin, Tevrat'ın içindeki ayetlerle amel etmeyenler ve sadece o ayetleri okumakla yetinenler ki Hz. Muhammed (s.a.v.)'in nübüvvetini haber veren ayetleri sadece okuyup gereğini yerine getirmeyen Yahudiler olduğu beyan edilmektedir. Yine bu ayet-i kerimede Cenab-ı Hakk’ın şu noktaya dikkatleri çektiğini ifade etmektedirler. Kitap taşıyan kişinin, onun manalarım öğrenmesi, içindeki hakikatleri bilmesi ve onula amel etmesi gerekir. Ta ki Yahudilere yapılan kınamaya muhatap olmasın.

Mevlânâ ise bu ayet-i kerîmeyi şöyle yorumlamaktadır:

Gönül ehlinin ilimleri, kendilerini taşır.
Ten ehlinin ilimleri ise kendierine yüktür.

Gerçek ilim, insanın kendisine faydası dokunan
ve onu bir yerden alıp başka bir yere götüren,
insanı taşıyan ilimdir.

Gönle vuran, adamı gönül ehli yapan ilim,
insana fayda verir.
Yalnız tene te'sir eden, insana mal olamayan ilim,
yükten ibarettir.
Sadece kitaplarda kalmış,
insanın yaşamında bir eseri ve belirleyiciliği olmayan ilim,
yükten başka bir şey değildir.

Allah "Yahmilü esfârâ= Tevrat'ı bilip onunla amel etmeyenler,
kitap taşıyan eşeğe benzer." buyurdu.
Allah'tan olmayan bilgi yüktür.

Abdülkadir Geylani’de aynı konuyu şöyle dile getirmektedir.

Câhil ibadeti ile hiçbir şey elde edemez. Çünkü o, hareketleri ile bir fesat ve zulmet içerisindedir. İlim de aym. O da ancak kendisi ile amel edilirse insana faydalı olur. Amel ise ihlâslı olmalıdır. İhlâssız amelde faydasızdır, kabul edilmez. Kendisiyle amel edilmeyen ilim, sahibinin aleyhine delildir. Dolayısıyla da kişi hıfzı kuvvetli de olsa, bilgisi çok da olsa, ilmi ile âmil olmadığı için hakikatte câhildir, aptaldır.

Ansiklopedik bilgiye sahip olduğu halde sahibini Rabbine ulaştıramamış ise, bu ilmin insana yükten başka bir işe yaramadığı yukarıdaki açıklamalardan ve ayet-i kerîmeden anlaşılmaktadır.

O halde ilim, sahibini Allah'a ulaştırıp, O'nu tanımasına vesile oluyorsa işte o zaman ilim, taşınan konumundan taşıyan seviyesine yükselir ki, Rabbimizin istediği ilim de bu ilimdir. Hayata tatbik edilmeyen, kişinin düşünce ve hareketlerine yön vermeyen ilim, merkebin sırtındaki yükten başka bir şey değildir. Bu ilmin sahibine faydası da, sırtında kitapları taşıyan merkebin o yükten faydası ne ise, onun faydası da ancak o kadardır.


http://www.kuranmeali.com/...p;sure=62&ayet=5
Halim Gül
Sayfa 89 - insan yayınları
Gazzâlî, İhyâ' adlı eserinin "Kitâbu'l-mahabbe ve'ş-şevk ve'lüns ve'r-rızâ” başlıklı bölümünde şöyle demektedir:


Allah'ı tanıyan O'nu sever. Ma'rifet artıkça sevgide gelişir ve güçlenir. İşte bu sevgiye aşk denir. Sevginin bu şekilde aşk halini alması, kulun ma'rifette yetkinleşerek ilâhî güzelliği İdrâk etmesinden ileri gelir; bu idrâk arttıkça aşk da güçlenir. Nitekim Hz. Muhammed (s.a.v.)'in Hira'da ibadete kapandığını gören Mekke müşrikleri, "Muhammed Tanrı'sına âşık oldu.” demişlerdi. Gerçek âşık kalbindeki Allah sev gisine hiçbir varlığın sevgisini ortak etmez. Bu yüzden başka şeylere karşı duyulan sevgiye ancak mecaz yoluyla aşk denebilir. Çünkü ortağı olmayan, dolayısıyla ortaksız sevilebilen tek vaflık Allah'tır.

İhyâ' c.2,s.279-280
Halim Gül
Sayfa 218 - İnsan yayınları
Cenâb-ı Hakk, "Fukaraya nafaka veriniz. " buyurmuştur. Şu halde kazanmaya bak. Zira elinde eskiden kazandığın bir şey olmadıkça, harcayamazsın ki...

Hakk Sübhânehû her ne kadar mutlak -yani hiçbir kayıt ile mukayyet olmaksızın- "yoksulları doyurun” emrini verdiyse de sen onu: "Kazanın da sonra yoksulları doyurun." diye anla. *

--------------------------------+---------------------------------
* Kur'an da Bakara 195'de mutlak, Fatır 29'da mukayyed olarak buyrulmuş olsa bile Mevlânâ "enfiku" emrini mukayyed olarak gördüğünden "kazanın, sonra infak edin" diye tefsir etmişlerdir.
Mevlânâ, bir ayağını Kitap ve Sünnet mihverine bağlayıp, diğeri ile yetmiş iki milleti dolaşan çok renkli ve çok cepheli bir pergeli andırır. Bir ayağı şerî'attâ, bir ayağı da bütün dünyada! Neden bütün dünyada? Herkesçe bilinmektedir ki İslâm cihanşümûl bir din, peygamberi 'Hz Muhammed (s.a.v.) de evrenseldir; yani bütün insanlığa gönderilmiştir. Bu nedenle bugün yaşayan bütün insanlar Ümmet-İ Muhammed'dir. Ancak Müslüman olanlar ümmet-i icâbet, diğerleri ise ümmet-i davet konumundadır. Birincilerin, ikincileri Islâm'a davet etmeleri üzerlerine bir vecibedir. Eğer bizler sadece kendimiz için yaşarsak, bu İslâmî bir düşünce ve davranış biçimi olmaz. Demek ki biz Müslümanlar bütün kâinata seslenecek bir yapıya sahibiz. Eğer bugün bunu gerçekleştiremiyorsak kusuru kendimizde aramalıyız. İşte Mevlânâ, Islâm'ın evrensel mesajını bütün insanlığa, onların anlayacağı remiz ve sembollerle ulaştırmaya çalıştığı için asırlardan beri herkes tarafından sevilen, saygı duyulan ve takdir edilen bir kimsedir.

 
Halim Gül
Sayfa 471 - İnsan Yayınları
Tıpkı
sedefin içindeki inci, denizin dibinde olduğu halde kabuk yüzünden denizi göremeyip "Deniz nerede?” demesi gibi, bizler de sedef konumunda olan beşerî sıfatlarımız yüzünden, sürekli bizim beraber olan Mevlâmızı göremeyip "Nerede?” diye soruyoruz.

Fakat insan beşerî varlığından kurtulup, ilâhî sıfatlarla sıfatlanınca bunu ayne'l-yakîn bilmiş olur. Bu da ancak tasavvufî riyâzet ve tezkiyeler sonucunda elde edilen bir bilgidir. Bu, ancak yaşanarak anlaşılabilir.
Halim Gül
Sayfa 51 - İnsan Yayınları
"Muhakkak senin Rabbin benim, Haydi papuçlarını çıkar. Çünkü sen mukaddes Tuva vadisindesin."956


Mutasavvımız bu ayeti şöyle tefsîr etmektedir:


Allah, "A Mûsâ”, dedi; "yolculuğu bırak, sopayı at elinden.”

O anda Mûsâ akrabayı da gönlünden çıkardı attı; konu komşuyu da, bildiği tanıdığı da. 

Ayakkabıları çıkar emri buydu, bu; yani "A gönül bezeyen, iki dünyayı da bırak. " 

 Gönül evine O'ndan başkası sığmaz, peygamberlerin kıskançlığını gönül bilir ancak.957


 Bu ayetin sebeb-i nüzûlü olarak şu olay anlatılmaktadır. Hz. Mûsâ (a.s.), Medyen'den ailesi ile birlikte Mısır'a gitmek üzere yola çıktı. Karanlık bir gecede yolunu kaybedip giderken uzakta bir ışık görür. Hem ailesinin ısınması hem de yolunu ışığın yardımı ile bulabilmesi için ona doğru gider. Ateşe yaklaşınca onun yeşil  ağaçtan çıkan beyaz bir nur olduğunu görür ve şöyle bir ses işitir: "Seninle konuşan ben Rabbinim, ayaklarındaki nalınlarını çıkan Çünkü sen mukaddes Tûvâ vadisindesin... ” 


Ayetteki ayakkabıların çıkarılması emrini müfessirler şu sebeplere dayandırmaktadırlar:

 

1. Ayakkabıları eşek derisinden olduğundan temiz değildir 2. Çıplak ayaklarının mübarek ve mukaddes yerlere temas etmesi için.  3. Mukaddes yerde ve Allah'ın huzurunda saygı için çıkarılması.958


 Hâlbuki Mevlânâ âyakkabıların çıkarılması emrini, gönülden dünya ve içindekileri hatta iki dünyayı çıkarmak olarak tefsîr etmektedir. Bunun sebebi olarak da gönül evine O'ndan (Allah) başkasının sığmayacağını göstermektedir. Benzer yorumları diğer işârî tefsîrlerde de görmekteyiz".


Bu yorumu ile mutasavvıfımızın ma'rifet makamına ulaşan âriflerden olduğunu söyleyebiliriz.

 ----------------------------+------------------------------


956 Tâhâ, 12.

957 Dîvân-ı Kebîr, c. V., s. 215.

958 Bkz. Râzî, Tefsiru'l-Kevir, c22, s13-15...
Halim Gül
Sayfa 308 - İnsan yayınları
Yine, Mevlânâ, Hz. Dâvûd (a.s.) ile Lokmân (a.s.) arasında cereyan eden buna benzer bir hadise aktarır.
Lokmân (a.s.) bir gün Dâvûd (a.s.)'ın yanına uğramış, O'nun demirden halkaları birbirine geçirdiğini görmüş, o zamana kadar zırh yapma sanatını görmediğinden Dâvûd (a.s.)'ın bu işine taaccüb etmiş ve kendi kendine acaba neden bu halkaları birbirine geçiriyor diye kendi kendine düşünmüş; "Bunu kendisinden sorayım mı sormayayım mı?” diye içinden geçirmiş; fakat sonunda, sabretmenin daha evlâ olduğunu düşünerek bu merakından vazgeçmiş.

Mevlânâ Lokmân (a.s.)'ın dilinden konuya şöyle devam etmektedir:

Bir şeyi sormayınca sana daha çabuk açılır.
Sabır kuşu, her şeyden daha süratli uçar.

Eğer sorarsan matlûbun daha geç husûle gelir.
Kolay bir şey, senin sabırsızlık göstermenle müşkil olur.

Lokmân sükût etti. O esnada Dâvûd'un sanatıyla yapılan zırh da tamam oldu.

Dâvûd o zırhı bitirdi. Ve kerim ve sabırlı olan Lokmân'ın karşısında üstüne giydi.

'Yiğidim! Bu, savaşta yaralanmamak için giyilen iyi bir elbisedir.

Lokmân da dedi ki: "Sabır da iyi nefeslidir, nerede bir gam keder varsa onun gidericisidir. "

Cenâb-ı Hakk, sabrı Hakk'a yaklaştırmış ve birbiri arkasından Zikretmiştir. Ey filan; ve'l-Asr Sûresi'nin sonunu dikkatle oku.

Cenâb-ı Hakk yüz binlerce kimya -yani müessir ve faydalı deva yarattı. Fakat insanoğlu, sabır gibi faydalı bir deva görmedi. *

Bu mısralarla Mevlânâ, sâlikin, seyr u sülûk esnasında karşılaştığı sıkıntılara karşı göstermesi gereken sabrın önemini ve fayda larını açıklamakta ve delil olarak da Asr Sûresi'ni zikretmekte ve
Allah'ın, sabrı Hakk'la birlikte zikretmesinin, onun önemine işaret edildiğine dikkat çekmektedir.

* Mesnevî, c.3., 1853 vd.
Halim Gül
Sayfa 465 - İnsan yayınları
—Eyâz; Gazneli Sultan Mahmud'un en gözde vezirlerindendir. Mevlânâ, bu vezirle ilgili şöyle bir hikâye anlatır: Gazneli Sultan Mahmud, bir av esnasında yorulup bir Türkmen köyüne gider. Çok susamıştır. Bir kapıyı çalar. Çıkan delikanlıdan su ister. Delikanlı sultanı tanımış, terli olduğunu görmüş, soğuk su içip hasta olmasından korktuğundan, Sultan'a evde su olmadığını; babasının, yakındaki suyu çok güzel olan pınardan su getirmeye gittiğini ve gelmek üzere olduğunu söyler. Bir müddet geçtikten sonra, delikanlı eve girip suyu getirir. Bunu gören Sultan, "Hani baban su getirecekti, hâlbuki sen suyu evden getirdin” dedi. O da sultan çok terli olduğundan terinin soğuması için böyle yaptığını söyler. Bu köy delikanlısının aklına ve tedbirine hayran olan Sultan, annesini razı ederek delikanlıyı alıp saraya götürür. Eyâz'ın Üzerinde posttan ibaret bir elbisesi, bir de ayağındaki bir çift çarıktan başka bir şeyi yoktur. Sultan bu küçük delikanlıya çok güzel elbiseler giydirerek onu kendine nedim ve dost yapar. Eyaz, aslını unutup gururlanmamak  için, üzerinden çıkardığı eski deri abasını ve çarıklarını atmayıp kendisine verilen odalardan birine koyar ve kapısına da büyük bir kilit asar. Her gün o odaya girer ve onlara bakıp, "Ey Eyâz! Bunlar senin postun ve çarıklarındır. Eski halini unutup da Sultan'ın verdiği elbiselere ve geldiğin makama bakarak gururlanma!” der. O'nun bu odayı kilitlemesi ve kimseyi oraya sokmaması, zaten kendisini kıskanan Sultan'ın diğer vezirlerini şüphelendirir. Vezirlerden birisi Sultan'a giderek, Eyaz'ın kilitli bir odada hazine sakladığını haber verir. Sultan da şüphelenmemekle beraber Eyâz'ın masumluğunu ve vezirlerin haksızlıklarını ortaya çıkarmak için o vezire, "Gidin o kilidi kırın ve hazineyi bana getirin. O nankör nasıl bizden gizli iş yapar? Bizim verdiğimiz altın, gümüş ve mücevherleri, nasıl bizden saklar?” diyerek emir verir. Vezir, yanına epeyce adam alarak odaya gider ve kilidini kırıp içeri girerler. Odada eski bir post ve bir çift çarıktan başka bir şey bulamayınca çok şaşırırlar. Nihâyet, hazine odanın altında gizlidir diye odayı kazmalarla delik deşik ederler. Hiçbir şey bulamayan müfteriler mahcub ve rezil bir şekilde Sultan'ın yanına çıkarlar. Sultan onlara "Hani altınlar, nerede mücevher torbaları?” diye sorunca, onlar "Ey cihan padişahı! Kanımızı döksen sana helaldir. Canımızı bağışlarsan bu da bir nimetin olur. Ne layık görürsen onu yap.” diye feryad ettiler. Sultan da "Bu kötülük bana değil, Eyâz'adır. O kendi hakkını ister alsın, ister bağışlasın” der. Eyaz çağrılıp bu durum kendisine anlatılır ve kararın kendisine ait olduğu bildirilir.  Sultan Eyâz'a, kendisine güvendiğini; fakat vezirlerin küstahlık edip onu hırsız saydıklarını; şimdi de onların ister cezalandırılmalarını isterse affedilmelerini isteyebileceğini söyler. Eyâz da, "Sultanım ferman senindir; güneş varken yıldızlar görünmez. Ben kimim ki senin yanında emir vereyim. "der. Bu sözden sonra Eyâz'ı ve diğer vezirleri ikinci kez imtihana tabi tutar. Eyâz'ın imtihanı kazanıp diğer vezirlerin imtihanı kaybetmesi üzerine Sultan celladı çağırıp bu vezirlerin boynunun vurulmasım emreder. Bunun üzerine yerinden fırlayarak tahtın önüne gelen Eyâz, Sultan'a saygı ile selam verip şöyle yalvarır: "Sultanım! Senin gibi yüce bir sultana gökyüzü bile hayrandır. Ey kerem sahibi! Bütün cihanın lütuf ve ihsanları senin keremin karşısında mahvolur. Sen onların canlarını bağışla, huzurundan da kovma. Yüzünü görene acı ayrılık acısını onlardan uzaklaştır.” diyerek kendisine haksızlık edenlerin affını ister.


Bu hikâye Mesnevînin beşinci cildinde geçmektedir. Krş.: Feridüddîn Attâr, Mantıku't-Tayr, çev. Abdülbâkî Gölpınarlı, İstanbul 1990-91, C1, s.92-93 ; C2, s. 27,44-5,86-87,112-13,150

 
Halim Gül
Sayfa 349 - İnsan yayınları
Şems, 8: "(Allah) Nefse fücûrunu ve takvâsını ilham etmiştir.”;

Rasûlullah (s.a.v.) de bir duasında:
"Allah'ım! Senin nezdinden bir rahmet istiyorum ki onunla bana rüşdümü ilham edesin” buyurmuştur.
Bkz. Tirmîzî, Duâ 30.
Halim Gül
Sayfa 300 - İnsan yayınları
510 syf.
·20 günde·Beğendi·10/10
Mesnevi, Tasavvuf ve Kur'an Tefsiri konusunda akademik bir eser. Halim beyin 2003 yılında ki Ankara üniversitesi sosyal bilimler enstitüsü tasavvuf anabilim dalında "Mesnevî'de Kur'anî Referanslar Ve Kur'an Ayetlerine Getirilen İşarî Yorumlar" konulu doktora tezinin kitaplaşması.

Akademik eserlerin kitaplaşması basım şekli ve disiplini açısından gayet iyi oluyor. Dipnotları, kaynakça ve indeksleri son derece faydalı. Konuyla ilgili diğer eserlere atıfta bulunan yeni kitaplarla tanışıyoruz. Bu eserde de Halim Bey bize Mesnevi ile Kur'an ayetleri arasında ki ilişkiyi anlatırken hemen hemen tüm tasavvuf âlimlerinin eserlerinden örnekler vererek bir çok kitaptan alıntılar yaparak bir minik Tasavvuf Âlemi özeti yapmış oluyor.

Tasavvufun genel konuları arasında olan Tevhid, Fena - Beka Vahdet-i Vücud, Ruyetullah, Nefs, Ruh, Şeye Sülük, Tevbe Zikir Namaz Dua gibi kavramlar anlatılırken, bunların zaten bir Kur'an tefsiri olan Mesnevîde ki hangi ayetlere tekabül ettiğinin üzerinden geçmiş oluyor.

Genel olarak işaret ettiği mesajlarını açık olarak değilde masal ve kıssa şeklinde Farsça beyitler olarak veren Mesnevî’yi tanımayan kalmamıştır. Her okuyuşta değişik mesajlar alabileceğiniz dünyaca ünlü bu eserin aslında bir Kur'an tefsiri olması çok az kişi tarafından bilinir ya da hangi ayetleri işaret ettiğine dair derin bir Kur'an bilgimiz olamadığı için de soyut kalır.

Halim hocamız bizlere bu güzel akademik eseri ile hem bir Tefsir, hem de bir Tasavvufa başlangıç eseri vermiş oldu.

Kendi söylemi ile konularına göre tasnif edilmiş dört yüz kadar ayete işaret edildiğini tesbit ederken, başka bir çalışma da lâfzen ve mealen yedi yüz kadar ayete işaret edildiğini belirtmiş.

Tasavvuf konularına göre bir sıralama ile hareket edilerek Mesnevî'de ki beyitleri, bunlara karşılık gelen Kur'an ayetlerini, diğer tefsir ve tasavvuf âlimlerinin konuya bakışları, sözleri, diğer Kur'an tefsirleri ile karşılaştırması tam bir elaltı kaynak kitabı haline getirmiş.

Tasavvuf ile yeni tanışanlara tavsiye edebileceğiniz bir kitap diyebilirim, hem kavram hemde kaynak açısından sizlere çok şeyler katacaktır.

Yazarın biyografisi

Adı:
Halim Gül
Unvan:
Doç. Dr.

Yazar istatistikleri

  • 1 okur beğendi.
  • 2 okur okudu.
  • 4 okur okuyacak.