Halim Gül

Halim Gül

Yazar
10.0/10
1 Kişi
·
0
Okunma
·
0
Beğeni
·
5
Gösterim
"Kendilerine Tevrat yükletilen, sonra onu taşıyanların durumu, koca koca kitaplar taşıyan merkebin durumu gibidir. Allah'ın ayetlerini yalanlamış olan kavmin durumu ne kötüdür. Allah zalimler topluluğunu doğru yola iletmez" (Cum’a - 5)


Tefsîr kitaplarında "KENDİLERİNE TEVRAT YÜKLETİLEN"lerden maksat Tevrat'ı bilip onunla amel etmekle sorumlu olan Yahudiler olduğu bildirilmektedir. "SONRA DA ONU TAŞIMAYANLARIN DURUMU" ifadesinde kastedilenlerin, Tevrat'ın içindeki ayetlerle amel etmeyenler ve sadece o ayetleri okumakla yetinenler ki Hz. Muhammed (s.a.v.)'in nübüvvetini haber veren ayetleri sadece okuyup gereğini yerine getirmeyen Yahudiler olduğu beyan edilmektedir. Yine bu ayet-i kerimede Cenab-ı Hakk’ın şu noktaya dikkatleri çektiğini ifade etmektedirler. Kitap taşıyan kişinin, onun manalarım öğrenmesi, içindeki hakikatleri bilmesi ve onula amel etmesi gerekir. Ta ki Yahudilere yapılan kınamaya muhatap olmasın.

Mevlânâ ise bu ayet-i kerîmeyi şöyle yorumlamaktadır:

Gönül ehlinin ilimleri, kendilerini taşır.
Ten ehlinin ilimleri ise kendierine yüktür.

Gerçek ilim, insanın kendisine faydası dokunan
ve onu bir yerden alıp başka bir yere götüren,
insanı taşıyan ilimdir.

Gönle vuran, adamı gönül ehli yapan ilim,
insana fayda verir.
Yalnız tene te'sir eden, insana mal olamayan ilim,
yükten ibarettir.
Sadece kitaplarda kalmış,
insanın yaşamında bir eseri ve belirleyiciliği olmayan ilim,
yükten başka bir şey değildir.

Allah "Yahmilü esfârâ= Tevrat'ı bilip onunla amel etmeyenler,
kitap taşıyan eşeğe benzer." buyurdu.
Allah'tan olmayan bilgi yüktür.

Abdülkadir Geylani’de aynı konuyu şöyle dile getirmektedir.

Câhil ibadeti ile hiçbir şey elde edemez. Çünkü o, hareketleri ile bir fesat ve zulmet içerisindedir. İlim de aym. O da ancak kendisi ile amel edilirse insana faydalı olur. Amel ise ihlâslı olmalıdır. İhlâssız amelde faydasızdır, kabul edilmez. Kendisiyle amel edilmeyen ilim, sahibinin aleyhine delildir. Dolayısıyla da kişi hıfzı kuvvetli de olsa, bilgisi çok da olsa, ilmi ile âmil olmadığı için hakikatte câhildir, aptaldır.

Ansiklopedik bilgiye sahip olduğu halde sahibini Rabbine ulaştıramamış ise, bu ilmin insana yükten başka bir işe yaramadığı yukarıdaki açıklamalardan ve ayet-i kerîmeden anlaşılmaktadır.

O halde ilim, sahibini Allah'a ulaştırıp, O'nu tanımasına vesile oluyorsa işte o zaman ilim, taşınan konumundan taşıyan seviyesine yükselir ki, Rabbimizin istediği ilim de bu ilimdir. Hayata tatbik edilmeyen, kişinin düşünce ve hareketlerine yön vermeyen ilim, merkebin sırtındaki yükten başka bir şey değildir. Bu ilmin sahibine faydası da, sırtında kitapları taşıyan merkebin o yükten faydası ne ise, onun faydası da ancak o kadardır.


http://www.kuranmeali.com/...p;sure=62&ayet=5
Halim Gül
Sayfa 89 - insan yayınları
Mevlânâ, bir ayağını Kitap ve Sünnet mihverine bağlayıp, diğeri ile yetmiş iki milleti dolaşan çok renkli ve çok cepheli bir pergeli andırır. Bir ayağı şerî'attâ, bir ayağı da bütün dünyada! Neden bütün dünyada? Herkesçe bilinmektedir ki İslâm cihanşümûl bir din, peygamberi 'Hz Muhammed (s.a.v.) de evrenseldir; yani bütün insanlığa gönderilmiştir. Bu nedenle bugün yaşayan bütün insanlar Ümmet-İ Muhammed'dir. Ancak Müslüman olanlar ümmet-i icâbet, diğerleri ise ümmet-i davet konumundadır. Birincilerin, ikincileri Islâm'a davet etmeleri üzerlerine bir vecibedir. Eğer bizler sadece kendimiz için yaşarsak, bu İslâmî bir düşünce ve davranış biçimi olmaz. Demek ki biz Müslümanlar bütün kâinata seslenecek bir yapıya sahibiz. Eğer bugün bunu gerçekleştiremiyorsak kusuru kendimizde aramalıyız. İşte Mevlânâ, Islâm'ın evrensel mesajını bütün insanlığa, onların anlayacağı remiz ve sembollerle ulaştırmaya çalıştığı için asırlardan beri herkes tarafından sevilen, saygı duyulan ve takdir edilen bir kimsedir.

 
Halim Gül
Sayfa 471 - İnsan Yayınları
Tıpkı
sedefin içindeki inci, denizin dibinde olduğu halde kabuk yüzünden denizi göremeyip "Deniz nerede?” demesi gibi, bizler de sedef konumunda olan beşerî sıfatlarımız yüzünden, sürekli bizim beraber olan Mevlâmızı göremeyip "Nerede?” diye soruyoruz.

Fakat insan beşerî varlığından kurtulup, ilâhî sıfatlarla sıfatlanınca bunu ayne'l-yakîn bilmiş olur. Bu da ancak tasavvufî riyâzet ve tezkiyeler sonucunda elde edilen bir bilgidir. Bu, ancak yaşanarak anlaşılabilir.
Halim Gül
Sayfa 51 - İnsan Yayınları
Ey birader! Yokluk âleminde varlık nasıl bulunur?
Zıd zıddın içine nasıl gizlenebilir?

"Ölüden diri çıkarır" ayetini oku. *
Zira bütün âbidlerin ümidi yokluktadır.

Tohumu tarlaya atmakla, ambarı boşalmış olan çiftçi, yokluk ümidi ile şâd ve hoş değil midir?

Ektiği tohum yokluktan yetişip bitecektir.
Eğer manaya vakıf isen bu misalden anla.

Sen de an-be-an, yokluktan, anlayış, zevk, huzur ve ihsân bulmayı beklemektesin.

Bu sırrı açmaya izin yoktur. Yoksa ben, değersiz bir şehir olan Ebhaz'ı ** Bağdat haline getirirdim.

O halde yokluk, Hakk sanatının hazinesidir.
Her an oradan ihsânlar ve keremler gelip durmadadır.
(Mesnevi, C5, 1023)


Mevlânâ, bu açıklamaları ile fenâ' makamının önemini çiftçi tohum ilişkisiyle örneklendirir. Çiftçi, tohumunu tarlaya aslında ambarını boşaltıyor. Fakat o hiçbir zaman ambarı boşaldı diye üzülmemekte, bilakis sevinmektedir. Çünkü o, tohumunun yetişip biteceği ümidini taşımaktadır. İşte insan da fenâ' makamına ulaşınca, anlayış, zevk, huzur ve ihsânlara ulaşmaktadır.

Mevlânâ varlığ, Hz. Yûsufun atıldığı kuyuya benzeterek şöyle der:

İnsan daima kuyunun içindedir. Varlık, yani benlik denen o kuyudan çıkınca, insan, bitkilere, meyvelere ve çiçeklere hayat veren bahçeye dönüşür. O zaman bereketli ve bütün insanlara faydalı hâle gelir. Atıldığı kuyudan çıkan Hz. Yusuf, Mısır'a sultan olduğu gibi beden kuyusundan kurtulan yani beşeri benliğinden sıyrılan da manevî aleme padişah olur.
(Divan-ı Kebir, C7, 6609; C5,1112)

* Al-i İmran 27
** Ebhâz: Kafkas dağlarında Zülkarneyn tarafından yapıldığı iddia edilen Bâbu'l-ebvâb denen sedde bitişik bir yerdedir. 1121 yılında Hristiyanlar burayı ele geçirmişler ve sonradan Tiflis'e kadar inmişlerdir. 1224 yılında Celâleddîn Harzemşah, Hristiyanların zabt ettikleri yerleri ellerinden almış, onlar da Ebhâz'a çekilmişlerdir. Mevlânâ, Hristiyanlardan başkasının yaşamadiği basit bir şehir olan Ebhâz ile İslâm devletinin o zaman başkenti olan Bağdat'ı karşılaştırarak şöyle diyor:
"Şâyet bu sırrı açsaydım, Ebhâz, Bağdat haline gelirdi.”
Halim Gül
Sayfa 66 - İnsan yayınları
Cenâb-ı Hakk, "Fukaraya nafaka veriniz. " buyurmuştur. Şu halde kazanmaya bak. Zira elinde eskiden kazandığın bir şey olmadıkça, harcayamazsın ki...

Hakk Sübhânehû her ne kadar mutlak -yani hiçbir kayıt ile mukayyet olmaksızın- "yoksulları doyurun” emrini verdiyse de sen onu: "Kazanın da sonra yoksulları doyurun." diye anla. *

--------------------------------+---------------------------------
* Kur'an da Bakara 195'de mutlak, Fatır 29'da mukayyed olarak buyrulmuş olsa bile Mevlânâ "enfiku" emrini mukayyed olarak gördüğünden "kazanın, sonra infak edin" diye tefsir etmişlerdir.
Bu varlıktan yok olmadıkça,
O'nun varlığı ile var olamazsın;
O'nun dirilemezsin;
âb-ı hayata dalamazsın;
ebedî saltanatı bulamazsın.
Böyle olmadıkça da hiçbir fayda yok.

Seyyid Burhaneddin*, Ma'ârif, s.58

*Hz Mevlana'nın hocalarından
"O gün ne mal fayda verir ne de oğullar. Ancak kim Allah'a selim bir kalble gelirse. (O fayda görür.)
Şuara 88-89


Mesnevi, c.5, 872

Bu cihan, bir Sebzvâr şehri gibidir.
Hak erleri onda zayi olup gönül darlığına düşer.


Hz. Peygamber (s.a.v.), "Cenâb-ı Hakk, sûrete bakmaz, matlup olan temiz bir gönüldür." buyurmuştur.* 


Yani bakılmaya lâyık olan gönül sahipleridir,
secdenin sûreti ve altın dağıtmak değil.


Sen gönlünü gönül sanıp mağrur olmuş, bu yüzden asıl gönül sahiplerini aramaktan uzak kalmışsın.  


 Gönül öyle bir şeydir ki onun içinde bu yedi gök gibi yüzlerce sema kaybolur.


Yoksa hile dolu küçük bir kalbi isteme.
Sebzvâr içinde Ebû Bekir arama!


Ehl-i dil, altı yüzlü bir aynadır. Cenâb-ı Hakk, ancak gönül sahibinin vasıtası ile nazar eder.

.............

Sen huzura yüzlerce çuval altın da getirsen Cenâb-ı Hakk senden kalb-i selîm ister.


Gönül eğer senden razı ise ben de razıyım.
O senden yüz çevirmiş ise ben de çeviririm.


Sana bakmam, gönle nazar ederim.
Benim için en makbul hediye gönüldür.


Gönüller rızanın yerini almıştır. 
Cennetler anaların ayakları altındadır.


Çünkü aslı, anası da babası da odur. 
Sûrete bakma, gönle nazar et.


Sen "İşte bende de gönül var” dersen; 
Sana der ki: "Burada böyle gönüller çok!”


O öyle bir gönül ister ki cihanın kutbu ve âdemin canının canına canın canı olsun!

 

Bil ki o gönüller sultanı, 
Böyle nur dolu ve güzel gönüller bekler.


Sen günlerce Sebzvâr'ı dolaşsan da
işe yarar böyle bir gönül bulamazsın. 


Nihayet canı solmuş pejmürde bir gönlü 
Tabuta koyup götürürsün!  


Ve dersin ki: 
"Ey şehriyâr, işte sana bir gönül getirdim. 
Sebzvâr da bundan daha iyisi çıkmaz!”


O zaman sana şöyle denilir: "Burası mezarlık değil ki buraya bir ölü gönüllü getirdin!


Var yürü varlık Sebzvâr'ının ondan aman bulduğu bir gönül getir!**

 

Bu ifadelerden anlaşıldığı kadarıyla, Mevlânâ, Allah'ın huzuruna ancak selim bir kalb ile çıkılabileceğini ve ancak onların makbul olacağını anlatmak isteyerek ayeti zâhirî manası ile tefsîr etmiştir. Şayet kişi böyle bir kalbe sahip değilse, gönül sahibi birini bulup  ona tabi olması ve onu kendisine rehber edinmesi gerekmektedir.


Tefsîr kitaplarında da "selîm kalb"in, samimi, küfür ve münafıklık illetinden emin bir gönül olduğu veya hastalıklardan selâmette olan mü'minin kalbidir. Çünkü Allah Teâlâ kâfir ve münafığın kalbinin hastalıklı olduğunu beyan etmiştir” şeklinde ifade edilmektedir. İşte ancak böyle bir gönülle gelenlerin kurtuluşa ereceklerini; kâfirlerin, "Biz mal ve evlat açısından çoğunluktayız." (Sebe,35) demelerine karşılık Allah Teâlâ, kalblerinin dünyada selîm olmaması sebebiyle o gün mal ve evlatlarının fayda vermeyeceğini bildirmiştir.

Görüldüğü gibi Mevlânâ'nın tefsîri ile diğer müfessirlerin tefsîrleri paralel arz etmektedir. Bu nedenle mutasavvıfımızın bu ayeti zâhirî manasına göre tefsîr ettiğini söyleyebiliriz.***

 



* Burada şu hadis-i şerife işaret edilmektedir: "Allah sizin sûretlerinize ve mallarınıza bakmaz; fakat kalblerinize ve amellerinize bakar." Bkz. Müslim, Sahîh, c. VIII., s. 11; İbn Mâce, Sünen, c. 11., s. 153.



** Mesnevî, c. V., 872 vd./ Mevlânâ'nın bu mısralarının daha iyi anlaşılması için, bu beyitlerden önce anlatmış olduğu şu hikâyeyi hatırlamamız gerekir: Bugün Iran sınırları İçerisinde yer alan ve o dönemde Râfızîlerin  (Şî'î) bulunduğu yer olan Sebzvâr şehrini, Muhammed Harzemşah şavaşla alınca, halkı ondan aman dilemiş, kendilerinin affedilmelerini istemişler. Padişah, bu şehrinizden Ebû Bekir adında birini huzuruma hediye olarak getirirseniz sizi affederim, der. Fakat şehir halkı çuvallarla altın getirip Ebû Bekir adlı birini istememesini; zira bu şehirde o isimli bir şahsın bulunmasının imkânsız olduğunu söyleyince, padişah hiç altınlara bakmayıp, bana bir Ebû Bekir armağan etmedikçe bunların bir faydası yoktur, der. Sebzvârlllar şehrin altını üstüne getirip sonunda Ebû Bekir isminde bir yolcuyu bir harabede hasta ve üzgün bir şekilde bulurlar ve ondan hemen padişaha gidip bu şehir halkını katliamdan kurtarmasını isterler. Yolcu ise şu karşılığı verir: "Yürümeye gitmeye gücüm olsaydı bir gün evvel buradan yola çıkardım. Bu düşman diyarında kalmaz, dost şehrine yönelirdim.” sebzvârlılar  yolcunun yürüyemiyeceğini anlayınca, bir tabut getirip Ebû Bekir'i içine koyup Harzemşah'ın huzuruna getirirler. Mesnevî, c. V., 850 vd. 

 

*** Taberî,Camiul-Beyan; Begavi,Tefsir; Şevkani,Fethu'l-Kadir; Beydağı,Tefsir; İbniKesir,Tefsir; Kurtubi,Ahkam; Âlusi,Ruhul-Meani, Bursevi,Ruhul-Beyan





 
İnsan, tekrar yücelmesi için endini yeni baştan inşa etmek zorundadır. Ve bu yenileşmeyi ızdırab çekmeden yapamaz. Çünkü o hem mermerdir; hem de heykeltıraş. Gerçek çehresini tekrar almak için, büyük çekiç darbelerini kendi maddesine indirerek kıvılcımlar çıkaracaktır. Alexis Carrel, bu sözleri ile sanki tasavvufî seyr-u sülûkten bahsetmektedir.

Alexis Cartel, İnsan Denen Meçhul, Yağmur Yayınları
Hayret: Şaşkınlığı ifade eden Arapça bir kelimedir.

Hayret, derin düşünce ve Allah huzurunda, hakikat ehlinin, âriflerin kalplerine gelen bir durumdur. Özetle ifade etmek gerekirse, hayret, Allah'ın gücüne, sun'una, hikmetine karşı duyulan aşırı bir arzudur. Yaşanmadıkça bilinmez.

Bkz Serrâc, Lümâ' s. 338; Cebecioğlu, Ethem, Tasavvuf Terimleri ve Deyimleri Sözlüğü, s. 338.


* Dipnot 112
Halim Gül
Sayfa 52 - İnsan yayınları
Mesnevi, Tasavvuf ve Kur'an Tefsiri konusunda akademik bir eser. Halim beyin 2003 yılında ki Ankara üniversitesi sosyal bilimler enstitüsü tasavvuf anabilim dalında "Mesnevî'de Kur'anî Referanslar Ve Kur'an Ayetlerine Getirilen İşarî Yorumlar" konulu doktora tezinin kitaplaşması.

Akademik eserlerin kitaplaşması basım şekli ve disiplini açısından gayet iyi oluyor. Dipnotları, kaynakça ve indeksleri son derece faydalı. Konuyla ilgili diğer eserlere atıfta bulunan yeni kitaplarla tanışıyoruz. Bu eserde de Halim Bey bize Mesnevi ile Kur'an ayetleri arasında ki ilişkiyi anlatırken hemen hemen tüm tasavvuf âlimlerinin eserlerinden örnekler vererek bir çok kitaptan alıntılar yaparak bir minik Tasavvuf Âlemi özeti yapmış oluyor.

Tasavvufun genel konuları arasında olan Tevhid, Fena - Beka Vahdet-i Vücud, Ruyetullah, Nefs, Ruh, Şeye Sülük, Tevbe Zikir Namaz Dua gibi kavramlar anlatılırken, bunların zaten bir Kur'an tefsiri olan Mesnevîde ki hangi ayetlere tekabül ettiğinin üzerinden geçmiş oluyor.

Genel olarak işaret ettiği mesajlarını açık olarak değilde masal ve kıssa şeklinde Farsça beyitler olarak veren Mesnevî’yi tanımayan kalmamıştır. Her okuyuşta değişik mesajlar alabileceğiniz dünyaca ünlü bu eserin aslında bir Kur'an tefsiri olması çok az kişi tarafından bilinir ya da hangi ayetleri işaret ettiğine dair derin bir Kur'an bilgimiz olamadığı için de soyut kalır.

Halim hocamız bizlere bu güzel akademik eseri ile hem bir Tefsir, hem de bir Tasavvufa başlangıç eseri vermiş oldu.

Kendi söylemi ile konularına göre tasnif edilmiş dört yüz kadar ayete işaret edildiğini tesbit ederken, başka bir çalışma da lâfzen ve mealen yedi yüz kadar ayete işaret edildiğini belirtmiş.

Tasavvuf konularına göre bir sıralama ile hareket edilerek Mesnevî'de ki beyitleri, bunlara karşılık gelen Kur'an ayetlerini, diğer tefsir ve tasavvuf âlimlerinin konuya bakışları, sözleri, diğer Kur'an tefsirleri ile karşılaştırması tam bir elaltı kaynak kitabı haline getirmiş.

Tasavvuf ile yeni tanışanlara tavsiye edebileceğiniz bir kitap diyebilirim, hem kavram hemde kaynak açısından sizlere çok şeyler katacaktır.

Yazarın biyografisi

Adı:
Halim Gül
Unvan:
Doç. Dr.

Yazar istatistikleri

  • 1 okur okuyor.
  • 3 okur okuyacak.