Çöl hayatı aşk için çok olumsuz şartlara tabidir. Ot yoktur, yeşillik yoktur, yalnız ilkbaharda kısa bir müddet için halk bir yere toplanır ve aşk ancak bu mevsimde olur.
Bir insan bir çölde bir deve görüyor. Fakat ansızın deve kuduruyor ve adamı kovalamaya başlıyor. Devenin önünden korkuyla kaçan adam, yolda bir kuyu görüyor ve hemen can korkusuyla kuyunun iç kenarlarından bir çalıya tutunarak kuyu içine sarkıyor, ayaklarını da kuyunun bir taşına basıyor. Adamın korkusu geçerek, nasıl bir yerde olduğunu araştırmak üzere etrafına bakınca korkunç bir manzarayla karşılaşıyor. Kuyunun dibine bakıyor, dipte ağzını açmış, onun düşmesini bekleyen müthiş bir canavar var. Adamın gözü bulunduğu yerin emin olup olup olmadığını araştırmak için ayaklarını dayadığı yere bakıyor ve daha korkunç bir şeyle karşılaşıyor. Taş diye bastığı kuyunun kenarına yerleşmiş dört zehirli yılandır ve onu zehirlemek için başlarını hareket ettiriyorlar. Adam son bir ümitle kuyunun dışına bakıyor. Çıkmak mümkün değil. Ve ellerini tuttuğu çalıya gözü ilişince büsbütün ümidi kalmıyor. Bu çalının kökünü bir siyah, bir beyaz iki fare mütemadiyen kemirmektedir. Ve adam bütün bu ümitsizlik içinde kuyunun bir kenarında terk edilmiş bir bal peteği görüyor ve her şeyi unutarak balı yalamaya başlıyor.
İbn-i Mukaffa bu hikayeyi tefsir ediyor. Kuyunun dibindeki canavar ölüm, beyaz fare gündüz, siyah fare de gece. Ayaktaki dört yılan mütemadiyen bizi zehirlemeye çalışan dört ihtirasımız. Fakat insan yine bütün bunları unutarak, düşünmek istemez, bal yemeye çabalar. Ve ilave ediyor: Ben bu hale hayret ettim. (Bu hikayeyi Tolstoy aynen almıştır.)
İnsan haristir ve bu hırsı hiçbir şey söndüremez. Fakat insan ölünce her şey mahvolur, ölüm bütün arzulara nihayet verir. Bir avuç toprak her şeye üstün bir hale gelir.
Bu da ayri bir şekilde bulunmuştur. Yahudilerin, Talmutların, Süryanilerin kitabında vardır. Cennet Yahudice ve İslamca mesutlar memleketinin ismidir. İskender bütün dünyayı fethettikten sonra bir gün cenneti de fethetmek ister. Cennetin kapısına gelir ve "Bana haraç verin!" der. Onlar "Pekiyi!" derler ve kapıdaki delikten bir küçük taş verirler. Bu taş göze benzemektedir ve bir terazinin tepesine konduğu zaman öbür taraftaki her şeyi çeker. Bütün altınlardan ağır gelir. Ancak biraz toprak ondan ağır gelebilir. Bunun manası şudur: İnsan haristir ve bu hırsı hiçbir şey söndüremez. Fakat insan ölünce her şey mahvolur, ölüm bütün arzulara nihayet verir. Bir avuç toprak her şeye üstün bir hale gelir. Bunu gören İskender teşebbüs ve fetihlerinden vazgeçer. Bu lejandın en eski şekli Talmut'ta vardır ve İskender romanının Doğu rivayetlerinin hepsinde bulunur.
Bir hikaye meşhurdur. Bir gün bir şeyhin çadırına bir adam geldi ve "dahilek" dedi. Bu adam şeyhin oğlunun katiliydi. Şeyh onu üç gün himaye etti ve üç gün sonra, "Haydi kaç!" dedi. İşte şairin vazifesi bu ahliiki faziletlerle kabilesini övmek, diğer kabileleri batırmaktır. Buna "fahr" denir. Ve birkaç kabile şairi bir araya gelerek fahriye müsabakası yaparlarsa, buna da müfiihare (karşılıklı övünme) denir. Fahrın zıddı hiciv'dir. Bu başka bir kabilenin veya yabancı bir şahsın batırılmasıdır. Bu müthiş bir şeydir. Çünkü o zaman herhangi bir söz çabucak yayılırdı ve çok etkili olurdu. Sonra hiciv savaşta manevi bir yardımcıdır, yüreklendiricidir. Bugün bunun yerini propaganda tutuyor. Bunda eski bir telakkinin izleri vardır. Daha iptidai olan bu telakki sihrin kuvvetidir. Hicvetmek, lanet etmek sihirsel bir menşeye maliktir. Bir adamın bir şahsa veya kabileye lanet etmesi majiktir. Bunu yaparken sihirsel merasimler yapılır. Mesela bir ayakkabıyla lanet edilir. Araplar eskiden şiirin majik etkisi olduğunu zan ve iddia ediyorlardı. Şair insanüstü bir ilimden haberdar olandır. Zaten şiir, şair bilmek manasına olan "şi 'r" den gelir. O bu majik ilmi bilir. Binaenaleyh ondan çekinmek lazımdır. Bu sihirsel telakki çabucak kayboldu ise de izleri şaire, şiire böyle kıymet verdirecek derecede olsun, kaldı.