Hilmi Ortaç

Hilmi Ortaç

Çevirmen
8.4/10
144 Kişi
·
306
Okunma
·
0
Beğeni
·
152
Gösterim
Adı:
Hilmi Ortaç
Doğum:
İstanbul, 27 Haziran 1962
Hilmi Ortaç 27 Haziran 1962, Üsküdar-İstanbul doğumlu, Saint-Joseph Fransız Lisesi ve Ankara Üniversitesi Dil Tarih-Coğrafya Fakültesi Hungaroloji Anabilim dalı mezunu. 1992-1997 yılları arasında Macaristan'da Ulusal Çeviri ve Çeviri Onay Bürosu'na kayıtlı çevirmen olarak görev yaptı. Çevirileri arasında István Örkény'in Totlar adlı tiyatro oyunu ve 1998'de Macar tarihçi Géza Dávid'in Osmanlı kaynaklarından yola çıkarak kaleme aldığı 16. yy'da Şimontornya Sancağı adlı monografisi var. Bu araştırma 1999 yılında Tarih Vakfı Yayınları tarafından yayımlandı
Yazara henüz alıntı eklenmedi.
259 syf.
Kapı, Macar yazar Magda Szabo'ya Fransa'nın prestijli ödüllerinden Femina'yı kazandıran romanı. Benim de okuduğum ikinci kitabı. İlki size daha önce de ısrarla okumanızı önerdiğim İza' nın Şarkısı'ydı. O kitabı okuduktan sonra, yazarın diğer kitaplarını onun kadar sevemem diye düşünmüştüm, yanılmışım, çok çok sevdim Kapı'yı. Magda Szabo insan ilişkileri üzerine yazıyor ve birbirinden çok farklı karakterleri koyuyor romanlarının merkezine. Ve bu zıt yapıdaki insanlar üzerinden, insan ilişkileri bağlamında, neden sonuç ilişkilerini görüyorsunuz. Tıpkı İza'nın Şarkısı'nda olduğu gibi Kapı'da yazılan karakterler de çatışma içerisindeler, birbirlerinin hayatını benimsemekte zorlansalar da, biri iyi diğeri kötü değil, sadece herkes kendince doğru bildiğini yapıyor. Yine de olmuyor.
Roman Macaristan'ın yakın tarihine ışık tutarken, anlatıcının yazar olması, edebiyat dünyasındaki konumu da Magda Szabo'nun hayatından işaretler veriyor bize.
Sanki yazıya aktarılmış bir iç hesaplaşma gibiydi ve bu açıdan bakıldığında da yaralayıcı bir vicdan muhasebesiydi.
Daha detaylı yorumum için: https://youtu.be/fJzQcLK1P0E

Kapanan "kapı" nın ardından yaşadığımız yalnızlık daha ne kadar iyi anlatılabilirdi bilmiyorum. Lütfen okuyun
259 syf.
Bugün bir kitap daha bitirdim . Bana hayatımda açtığım, kapattığım, içeri giremediğim , girmek istemediğim tüm kapılarını anlatan bir kitap. Bir kitapta bir kez daha bu kadar üzüleceğimi düşünmemiştim uzun zaman sonra. Benim çektiklerime benzemiyor elbet. Ben kapılarımı çok düşünmemiş , hiç sorgulamamıştım hatta . Bir arkadaşım yazmıştı bir vakitler anı defterime. Nedense aklıma geliverdi bir anda.
“Herkese kapını açıyor, her açılan kapının davetini kabul ediyorsan , hayatında bir sıkıntı var demektir.’’
Size bunları anlatıp boş yere vaktinizi almayacağım. Evet bugün bir kitap daha bitirdim , üzülmemek, etkilenmemek için elimden geleni yaptım ama üzüldüm. Çünkü insan üzülüyor. Yıllara, tüm yaşanmışlıklara inat okuduğu bir kitaptan etkilenip yumruk yemişe dönebiliyor. Kendinin bu kadar öngörülü olabileceğine şaşırıyor, içinden "he ya evet çoğu yaşanmışlıklar aynı " deyip sonra gülmeye devam edebiliyorsa da.
Bir ara ; İpek Kamuran
#26147259 yazısına takıldığımı hatırlıyorum. Öylesine etkilendim ki Mardin gezimde günlerce bahsedilen kapıyı, kapı kapı dolaşarak buldum ve delirircesine mutlu oldum da hemen İpek Kamuran ı telefonla arayarak müjdeli bir haber verircesine nedenini buldum yazdığın yazının diyerek sevincimi paylaştım.
Yıllarım kaç kapı aralıklarında geçti ki?
Kaç eşiğinde beklediğim kapılar? Ne girebildiğim ne de çıkabildiğim.

Çocukluğumun geçtiği yuvanın hakikatten ev değil de tam bir yuva idi. Dede, nine, amca, hala , enişte, yenge ve kuzenlerle dopdulu , kimsenin kimseye kapılarını kapatmadığı, açık tutulan tüm kapıların sahiplerinin yüreklerinin de her daim açık olduğu odaların bulunduğu yuva.
Bu kadar kalabalık bir evden ayrılıp iki kişilik bir hayata merhaba dediğim, kendime ait , zilinde adım yazılı bir evin kapısı.
Aileme, arkadaşlarıma , tüm çevreme bir şey çaktırmamak , içimi kimseye göstermemek için Oscarlık performans sergileyebildiğim ama, ah bu amalar , herkese kapatıp, asıl kapatmam gerekene ‘’ istenmiyorsun artık arkanı dön ve çık ‘’ şarkılarını söyleyemediğim kapıların açık kaldığı yıllar.
Utanmadan, çekinmeden, elalem sözleri derdine düşmeden, kendime öfkelenmek yerine cesurca değişimi kabul ederek , kendi kendimin arkasında durmaya söz vererek , kendime dürüst ve net olarak kapılarımı açık tutma kararını verdiğim zamanlar.
Mutlu olacak mıydım, bilmiyordum. Yakıştıramadım kendimi aslında. İnsan , onlarca şey yaşayınca , ilişkilere dair kütüphane yutmuş gibi oluyor.
Onca kendime verdiğim sözlerden güzel şeylerden, güzel insanlardan, kahkahalardan, sonra ben kapılarımı kapatmak istemedim.
Biraz da kitap;
Kahramanımız Emerenc’in yılmadan yeniden tüm yitirdiklerine rağmen ayağa kalkabilme gücüne duyduğum hayranlık, cesurca düşündüğünü söylemekten çekinmeyen yüreğinin yanlış anlaşılacağı korkusunu hiç bir kelimesinde hissetmeyen varlığına beslediğim saygıyı yazar öyle güzel hissettirdi ki bana iyi ki okudum , iyi ki mehmet temiz tavsiye etti dedirtti. Hatta yazarın diğer kitaplarını almama da vesile oldu.
Sadece pek keşke demekten haz etmesem de Emerenc, bu kadar cesaretine rağmen ayıplanmaktan, güçlü olmaya çalışmaktan azıcık olsa da fedakarlık edip kapılarını açmaktan çekinmeseydi en azından dostlarına ve sevdiklerine.

Sonuç olarak, hala kapılarını kapatmayan biriyim. Ve hala dost, düşman kim olursa olsun kapılarımı kapatmamak niyetiyle yaşıyorum, öyle yani dostlarım. İyiyim.

Unutmayın, boşverin ayıptır, yanlış anlaşılırım , ne derler kaygılarını. Kalp ve zihin barışmadan huzur bulunmaz.
Anahtarı kendinizde olan kapılarla , mutlu kalın.
260 syf.
"Hiç kimseyi çılgınca sevmeyin çünkü kaybedersiniz, er ya da geç.."


Kapı
Kapılar..
Kapatmak zorunda kaldığımız, açmak zorunda olduğumuz, geçmemiz gereken kapılar.

Ölüm de bir kapı belki..
Mahremimi gizleyen bir kapıyı hangi güç açmamı sağlayabilir ki?
Ruhuma, çevreme, hayatıma ördüğüm duvarlar ve o duvarların içerisinde, bölüşmeden, paylaşmadan yaşadığım gerçeklerim, hayallerim var.

Hepsi birbirinden farklı olsalar da aslında, hepimizin gerçekleri ve hayalleri..

Magda Szabo.
Macar edebiyatının en ünlü kadın romancısı. Yazarken yalın, sert ama çok güçlü. Sırlı anlatımı okurken insanı sarıyor.

Emerenc.
Son zamanlarda okuduğum en baskın ve arızalı karakter diyebilirim. Sevip sevmeyeceğiniz tartışılır ama kesinlikle nasıl bir insan olduğunu, ne demek istediğini irdeliyorsunuz kafanızda.

Emerenc 'in dünyasına girmek o kadar da kolay değil tabi ki. Onun çok yüksek örülmüş duvarları, açılmamak üzere kapatılmış kapıları var.

Yaptığı her şeyin, söylediği her sözün başka bir anlamının da olabileceğini düşünüyor insan. Ve onu, kendisi yapan deneyimleri ve sırları var.

Umursamaz, kuralcı ve vurdumduymaz bir insanın, verdiği emeğin karşılığını bulamayınca yıkılışı var. Savaş sırasında sakladığı Yahudi bir çiftin çocuğu ziyaretine gelmeyince, yaşadığı muhteşem çöküş, çok etkileyici bir şekilde anlatılmış.

2003 yılında Fransa 'da, roman dalında, Kapı ile Femina ödülüne layık görülen yazarın romanları adeta saatli bomba gibi.

Yaşatmaya çalıştığı her hissi çok derinden yaşıyorsunuz. Yazarken öyle yükseliyor ki, bunun okuyucuya geçmemesi mümkün değil. Yakıcı ve tahrik edici duygularla örülmüş, ruhsal gerilimin zirve noktasına harika bir yolculuğa çıkarıyor sizi.

Sorgulatıyor..
Birine hayatımızda yer açarken, bütün bilinmezler en savunmasız yerimizden nasıl da yakalıyor bizi.

Bir hayat, mahremliğinden arındırıldığı zaman, yaşamaya değer mi?

Bizim parmak izimizi taşımıyorsa, hâlâ bizim hayatımız diyebilir miyiz ona?

Bir insanın yazgısını düzeltmek mümkün olmayabilir bazen. Yapmaya çalışırken yıkıyor da olabiliriz.

Kapattığımız kapılarımızın bir gün açılabileceğini, belki de zorla kırılabileceğini bilmek, nasıl da hiddetlendirir insanı.

Belki de sorulması gereken soru şu ; eğer hayat da ölüm de bizimse, dilediğimiz zaman, dilediğimiz gibi yaşayıp ölmeye hakkımız yok mu?

Bu yoğun ve çarpıcı romandan beni çok etkileyen şu sözlerle bitirmek istiyorum.

"Ben bile, köpek bir yaramazlık yapınca, onun bir insan olmadığını dikkate alıp, onu sonsuza dek cezalandırmıyorum. Tanrı da benden daha az değerli değil ya.. Yaşamını tartmadan bir insanı, daha en başından lanetleyecek kadar haksızlık etmez herhalde.."

Keyifli okumalar.. :)
259 syf.
·7 günde·Beğendi·10/10 puan
Magda Szabo; Çağdaş Macar Edebiyatı’nın öne çıkan yazarlarından biri. Eserleri, çok sayıda ülkede farklı dillere çevrilmiş. Ülkemizde ise 2000’lere kadar tek kitabı Türkçe ’ye çevrilmiş. 2007’den sonra da üç kitabı daha çevrilmiş. Ülkesinde politik nedenlerle baskıya maruz kalsa da nitelikli eserler vermeye devam etmesiyle çeşitli ödüller ardı ardına gelmiş ve bu baskıları aşarak ünü dünya çapında yayılmış.

Szabo’nun okuduğum ikinci romanı... Üslubu genel olarak biraz mesafeli. Özellikle Iza’nın Şarkısı’ndaki baş karakteri Iza gibi soğuk ve güçlü kadın karakterler buluyor kendine ve bunu da mesafeli anlatımıyla destekliyor. Ancak anlattıklarının içten olduğunu biliyorsunuz. “Bunlar hayatın gerçekleri” diyerek dobra bir tavırla yüzünüze yüzünüze haykırıyor. Sakin bir tavırla, şiddeti derin olan darbeler indiriyor bedeninizin çeşitli yerlerine. Tabi yüzündeki o vakur ifadeyi de görmezden gelemeyiz. Zaten o koruduğu mesafeli tavrını bu ifadesiyle güçlü kılıyor. Hüznü de mizahı da metanetli ve ölçülü. Gevşeyip kahkahalarla güldüğünü ya da kendini acındırmaya çalıştığını görmüyorsunuz. Szabo’yu elbette ki tanıyamadık ancak ben okuduklarımdan, yani onun şahsına münhasır hüviyetinin içine sızdığı anlatımından, kurgularından şöyle biri olduğunu düşündüm: Ciddi tavrını koruyan, mesafeli kişiliğinin yanında bir kalbi olan güçlü bir kadın. Hele ki arka kapak tanıtım yazısındaki ‘otobiyografik unsurlar taşıyan bu roman’ ifadesini de dikkate alırsak bu daha da anlam kazanıyor.

Kurgu; bir kadın yazar ve kocasının ev işleri için birini işe almasıyla ilerliyor. Szabo’nun kurgusunu devleştiren bu kadın, yani Emerenc; cesur ama sözünü sakınmayan, sert ve kararlı adımlar atan, az bilen ancak bildiklerini iyi bellemiş ve sıkıca savunan inatçı bir cahil, yaşam tecrübesinin öğüterek eğittiği bir bilge, acımasızca hareketleri, şeytani zekâsı ama melek gibi de bir kalbi olan, çok aksi, çok çalışkan ve mağrur, oldukça enteresan bir karakter. Eğip bükmeden yüzünüze söyledikleriyle kalp kıran ancak dostluğundan vazgeçemediğiniz, size sürekli hayata dair çok değerli şeyler öğreten bir dost gibi. Yazar, Emerenc’e dair bu bilgelikleri ve onun karakterini biraz daha açığa çıkaran ince yönleri, okuru her seferinde avlayarak veriyor. İyice anladığınızı sanarak önyargıda bulunup işin içinden kolayca sıyrılmaya çalıştığınız her defasında sizi mahcup ediyor. Alacağınız darbenin yönünü bildiğinizi sanarak gayriciddi bir savunma yaparken, hiç beklemediğiniz taraftan sağlam bir kroşeyi yüzünüzde hissediyorsunuz. Bu beklenmedik, şaşırtıcı ataklar romanı sarsıcı ve etkileyici yapıyor.

Szabo’nun mesafeli üslubuna yaraşan bir de mizahına değinmek gerek. Ciddi yüz ifadesiyle, soğukkanlılıkla yapılan zekice, yer yer hüzünlü espriler, romana çok farklı bir tat katarken, karakterlerle okur arasındaki mesafeyi de yakınlaştırıyor. Bu bakımdan mizahının, Kapı’nın mütemmim cüzü olduğunu söyleyebilirim.

Bölüm geçişlerine geldiğinizde, ya da yeni bir paragrafa başlarken tek cümlede vurgun yediğiniz çokça olacaktır. Yazar;
“İnsan, yüreğine saplanan bıçak eğer çok keskinse ânında yere yığılmazmış.”
gibi cümlelerle mevzuya direkt girip acımasızca davranarak biraz canınızı yakabilir.

Eğer bu kitabı okumaya karar verirseniz, bir gece yarısı zamansız hazırlanmış mütevazi bir sofrada ya da alçıdan bir köpek biblosunda alt üst olabileceğiniz, oldukça anlamlı, sessiz ve derinden darbeler alacaksınız demektir. Ama buna değecek…
259 syf.
·4 günde·Beğendi·10/10 puan
Magda Szabo okuduğum bu ikinci kitabında da beni büyüledi. Yazar bu defa karşımıza çıkardığı Emerenc karakteriyle okuyucuyu müthiş bir duygu ve düşünceler seline sürüklüyor.

Yine Budapeşte'deyiz ve yine bir sokağın insanları . Ve bu sokaktaki insanlardan en önemlisi de Emerenc adlı yaşlı bir kadın. Her şey, bu sokaktaki bir evde eşiyle birlikte yaşayan yazar bir kadının ev hizmetini görmek için Emerenc isimli bir kadını işe almasıyla başlar. Dile kolay yirmi yıldan fazla süren bir beraberlik ve bu beraberlik sırasında yaşanan olaylar ve gelinen son nokta. İşveren işçi ilişkisiyle başlayan bu beraberliğin yıllar içinde nasıl bir hale geldiğini Szabo'nun o, basit, sade ve tamamen içten gelen samimi anlatımıyla büyük bir merak ve duygusallık içinde okuyoruz.

Kitabın esas baş karakteri olan Emerenc'ten biraz bahsetmek gerekirse ; Emerenc, iki dünya savaşı atlatmış, her ikisinde de büyük darbeler almış ama bunları kimsenin bilmediği, kendi hayatına girilmesine asla müsaade etmeyen, yaşına rağmen işini düzenli olarak yapan, özellikle bahis konusu yazarla olan işinde kendi şartlarını belirleyip ona göre davranan, etrafına elinden geldiği kadar yardım eden, hayvanlarla müthiş bir iletişim yeteneği olan , geçmişinde yaşadığı bir çok olayın izlerini sadece kendi içinde taşımasını bilen, ilkeli, sert ve güçlü bir psikolojik yapıya sahip ve çok gizemli bir yaşlı kadın olarak karşımıza çıkıyor.

Bütün bu özellikler yaşlı kadının başlarda yazar üzerinde çok farklı ve kötü düşünceler oluşturmasına rağmen , kapı aralandıkça ve Emerenc'in gerçek dünyası ortaya çıktıkça tabiiki bütün gizemler bir bir çözülüyor. Ve müthiş denecek derecede dramatik bir yaşam hikayesi okuyucuyu içine alıyor. Ve yine tabiiki herşeyin ne kadar farklı olduğu görülüyor.

Kapı neresidir acaba ? Bu soruyu kitabı okurken sık sık kendimize soruyoruz. Kapı, acaba Emerenc'in iç dünyası mı, geçmişi mi, yoksa kimsenin girmesine izin vermediği, evinin kapı eşiğindeki holden içerisi mi veya evinde yıllardır kilitli kalan bir odanın kapısı mı ? veya Emerenc'in kendi hayatına başkalarının karışmasına izin verebildiği yer olan sınır mı ? Peki acaba bizim kapımız var mı ? Varsa biz bu kapıya ne derece önem veriyoruz ve onu koruyabiliyoruz ? Onu korumamız gerek mi ? Tamamen farklı bir soru daha ; Bu kapılar ne zaman kırılmalı veya ne zamana kadar bu kapının dışında kalınmalı ? Ne zaman içeriye zorla da olsa, zorbalıkla da olsa girilmeli ? veya ne olursa olsun hiç girilmemeli mi ?

İşte, yazar bir kitap yazıyor. Adına bir isim koyuyor. Çok sade ve basit cümlelerle olaylar anlatıyor. Ve insanları öyle düşünceler içerisine sevkediyor ve onlara öyle mesajlar veriyor ki . Ne diyebiliriz. Usta bir yazar olmak böyle bir şey olsa gerek.

O kadar çok şey var ki kitap hakkında yazacak. Diğer karakterlere hiç girmek istemiyorum ama karakter isimleri üzerindeki çok beğendiğim ve beni her okuduğumda gülümseten bir ismi burada yazmak istiyorum. Bu da, ''kardeşim Jozsi'nin oğlu'' ismidir. Evet kitap boyunca karakterden bu isimle bahsediliyor. Bu durum bile yazarın her şeyi ne kadar doğal bir şekilde yazdığının bir göstergesi değil mi ?

Sözü daha fazla uzatmadan, kitap hakkında son cümle olarak, okumak gerek demiyorum, üzerine vurgulayarak mutlaka okumak gerek diyorum. Ve hatta mutlaka okuyun diyorum.
24 syf.
·Puan vermedi
” Seviyorum seni, son soluklarını verene dek / yaşamayı nasıl severse ölümlüler.”
Türkiye’de dar bir çevrenin tanıdığı, çağdaş şiirin tartışmasız en büyük şairlerinden biriydi Attila Jozsef. 32 yaşında öldürdü kendini.

Yıl 1914…Birinci Dünya Savaşı yılları…Sırp bir delikanlı,Avusturya-Macaristan İmparatoru’nu öldürür ve dünya hızla bir savaşa tutuşur…Herkes aç…Dokuz yaşındaki Attila, annesine yardım etmek için elinden ne gelirse yapar. Vilag sinemasında su satar, ısınabilmek için Ferençvaroş   garından odun kömür çalar, pazar yerinde paket taşır…Yıl 1919… Dört yıl süren  savaş biter ama yine herkes  aç… Attila Jozsef ortaokulda.Çamaşır yıkayarak çocuklarına bakmaya çalışan anne Borbala Pöcze çok yorgundur ve çalışamamaktadır artık. Çok zayıflamıştır. Eve gelen yaşlı doktor, yıllardır tanıdığı bu insanlardan hiç para almadan Borbala Pöcze’yi kontrol eder ve hüzünle başını sallar. Borbala’nın hiç şansı yoktur.Rahim kanseri olmuştur Attila Jozsef’in annesi…
“Annemdi, ufak tefek, öldü erkenden / erken ölür çamaşırcı kadınlar çünkü
 Titrer ayakları taşıdıkları yükten / ve ağrır ütü yapmaktan başları”
Annesine bakarak ezilen bir sınıfın tragedyasını gören ve verdiği mücadeleyi hayranlıkla izleyen genç Attila, yapayalnız hisseder kendini. Aynı günlerde,ülkesi Macaristan’ın siyasi hayatı da karmakarışıktır. Hükümet değişmiş, ülke, devrimci ve karşı devrimcilerin kavgalarıyla kana bulanmıştır. Neler olduğunu anlamaya çalışır Jozsef. 1919 yılı içinde kurulan ve büyük bir heyecan yaratan Macar Komünü’nün     aldığı ağır darbeler sonucu , annesinin kaybından sonra yüreğinde açılmış olan karamsarlık çukuru bu darbeyle daha da büyür.
Yaşamak ve tutunmak için çok çalışır Jozsef.Atlantica Deniz Gemiciliği’nin Vihar (Fırtına) ve Török (Türk) römorkörlerinde temizlikçilik yapar.Bir yandan da,okuduğu okulda lisenin altıncı sınıfına geçmeyi başarır. İşte bu yoğun günlerde,kısacık hayatında her zaman bir sığınak sayacağı şiirle tanışır.Hayranı olduğu Charles Baudelaire  ve Walt Whitman’dan etkilenerek   şiirler  yazmaya başlar.Önce birkaç küçük yerel gazetede yayınlanır şiirleri.Ardından, çağdaş Macar edebiyatının en önemli dergisi sayılan “Nyugat”(Batı)’da yayınlanır şiirleri. Fakat hala çok mutsuzdur. Hiç geçmeyen iç sıkıntısı günden güne derinleşir. Bu dönemi şöyle anlatır:
“…ergenlik çağı bunalımları yüzünden birkaç kez kendimi öldürmeyi denedim. Çünkü ne o sıralar ne de daha önceleri çevremde beni aydınlatacak bir dost yoktu. 17 yaşında yazdığım şiirleri Nyugat dergisi yayınladı. Harika çocuk saydılar beni, oysa ancak öksüzün biriydim.”

O dönemde pek çok yoksul ve yetenekli gencin yaptığı gibi para, yemek ve yatacak yer karşılığında zengin ailelerin çocuklarına dersler verir. Gündelikçi olarak tarlalara mısır bekçiliği yapmaya gider. Tüm bu mutsuzluk içinde,şiir tutunduğu tek şeydir.  Daha 17 yaşındayken şiirleri “Güzellik Dilencisi” adıyla yayınlanır. Başlarda çok mutlu olur fakat kitap fazla ilgi uyandırmayınca yine mutsuzluğa ve karamsarlığa kapılır.Yakalandığı ve bir türlü yenemediği bu ruh hali yazdığı şiirlere yansır.Şiirleri birer usturaya dönüşür bu günlerde.Şiir sesi sertleşir, bir isyan ve başkaldırı çığlığına dönüşür. Zamanla kendisi gibi yoksul halkın sesi olacak bu sert dizelerin temeli bu günlerde atılır. Şiirleri kısa süre içinde öylesine çelikleşir ki, lise   son sınıftayken yazdığı bir şiir yüzünden başı belaya girer. “Başkaldıran İsa” adındaki şiirinde Tanrı’ya hakaret suçundan hakkında dava bile açılır.
17 yaşında şiir kitabı yayınlanan bu genç, ilginçtir ki; aynı günlerde, Macar Dili ve Edebiyatı dersinden sınıfta kalır. Baş ağrısı bir türlü geçmeyen bu hırçın genç, 20 yaşına bastığında çektiği sıkıntılarını oldukça etkili bir dille anlatacak: bu şiir dünya şiir tarihine geçecektir.
“Ne babam var, ne annem /Ne Tanrım var, ne ülkem
Ne beşiğim var, ne kefenim / Ne öpücüğüm var, ne sevgilim
Üç gündür bir şey yediğim yok / Ne az yerim, ne çok
Yirmi yaşım güç kaynağı / Satıyorum yirmi yaşımı
Alan kimse çıkmazsa   / Bende satarım şeytana
Hırsızlık ederim bozmadan yüreğimi / Gerekirse hatta vururum birini
Yakalayıp beni asarlar / Kutsal toprağa atarlar
Ve güzelin güzeli yüreğimden / Bir ot biter, yiyeni öldüren.”

Bu şiir, onu şiir tarihine sonsuza kadar çivileyen “Temiz Yürekle” şiiridir.   (Meraklısına Not; “Böyle şeyler yazan bir adama çocuk teslim edilmez” denilerek öğretmen olmasını engelleyen şiirdir bu aynı zamanda). Temiz Yürekle şiiri nedeniyle üniversiteden uzaklaştırılır. Paris’e gider. Üniversiteye burada yazılır. Yalnızlık ve mutsuzluk sanki onun peşinde dolaşan bir gölgedir. Huzursuzdur hayattan ve hayatından.Uzun uzun düşünür tren yolculuklarında. Başının bitmeyen ağrısı, kalbinde ince bir sızıya,sanki etini kesiyorlarmış gibi bir ince sızıya dönüşür. Halkı seyreder. Ezilmiş, yoksul, çaresiz halkı. Pyotor Kropotkin ve Karl Marx’ı bu günlerde daha çok okur. Ablasına gönderdiği mektuplarda emperyalizmden, olması gerektiğine çok inandığı devrimden söz eder hiç durmadan.  “Bağıran ben değilim, homurdanan toprak”  der mektuplarında. Git gide   bu  düzenin kökten değişmesi gerektiğini ve bunun için savaşmak ve insanları bilinçlendirmek gerektiğini anlatır.
Tam da bu günlerde üniversitede Marta Vago adlı güzel bir kızla tanışıp ona aşık olur. Kız çok zengin bir aileden gelmektedir. Yaşamları çok farklıdır. Her ne kadar sevgili olsalar da, Jozsef’in siyasi duruşu ve yoksulluğu, kızın ailesinin baskıları peşlerini bırakmaz. İyice sıkılmaktadır Jozsef. Ama ne olursa olsun, şimdiye kadar kimseyi sevmediği kadar tutkuyla sever Marta Vago’yu…Vago,bir süre sonra   vazgeçiverir Jozsef’ten. Jozsef’i sevse de ailesinin baskılarına dayanamaz ve aniden Attila Jozsef’i terk eder .

“Zengin bir kıza vuruldum / Sınıfı yüzünden kapıp kaçırdılar benden”

Bu son darbe, ondaki ruhsal çöküntüyü yeniden tetikler ve bir sağlık evinde bakım altına alınır. 1930’lu yıllarda hiç bir şey eskisi gibi değildir.Toplumlar,inanışlar,gelenekler ve dünyayı yorumlama biçimleri birbiri üstüne çatırdamaya başlar. Macaristan’da da durum farklı değildir. Tarım işçilerinin grevi ve diğer işçilerin gösterileri ülkeyi sallamaktadır. Jozsef’te bu coşku havasının içinde yerini alır. 20 Mayıs günü, Attila Jozsef’in, Miklos Bartha Grubu’nun yayınları arasında, “Köylere” adında bir broşürü yayınlanır. Kışkırtıcı bir davetiyedir bu . Aynı günlerde Macaristan Komünist Partisi’ne üye olur. İşçilere kurslar ve konferanslar vermeye başlar. Bu toplantılardan birinde, “hem yemek yapmasını, hem de öpmesini bir kadın” dediği büyük yoldaşı   Judit Szanto’yu tanır Attila Jozsef …Judit Szanto; şemsiye fabrikasında çalışan bir parti üyesidir. Tam bir halk kadınıdır.Direnmeyi bilen, savaşçı bir kadındır. Devrime inancı tamdır. Jozsef’in karamsarlığına ve arada bir ortaya çıkan hastalıklarına rağmen, sabırlı bir sevgiyle onun üstüne eğilip, ona çalışmalarında yardım eder.
“Her şiir bir yaratmadır ve genel olarak şiir okuyucularının bilmediğini ortaya çıkarır. Yalnız kalmak istemeyen, ama aynı zamanda da yüzeysel insan ilişkilerini de  istemeyen bir insandır şair. Bir şeye ait olduğunu bildiğinde yazar yalnızca. Yalnızlığın şairleri, başka yalnızlarla bağlı olduklarını hissederler. Kendini tamamen yalnız gören ve diğer yalnızlarla ilişki kuramayanlar da şiir falan yazamazlar”
1 Eylül 1930’da, Attila Jozsef’in de içinde olduğu, yüzbinlerce insanın kalabalığı sokakları doldurur. Bu beklenmedik bir şeydir. Macar işçisi bir devrimin yakın olduğunu haykırır o gün tüm dünyaya. Yüreği umutla dolan Attila Jozsef’te gelmekte olan devrimin broşürünü yazmakta gecikmez. “Kalabalık” şiirini bu yıl yazar.Ancak,aynı senenin sonunda hastalığı artan Attila Jozsef , psikolojik tedavi almaya başlar.
Gelecek birkaç sene Jozsef için yıkım üstüne yıkım getirir. Macaristan’ın Mussolini’si diye tanınan ırkçı Gyulo Gömbös Meclis Başkanı seçilir. Ülkede faşizmin ve Alman yandaşlığının güçlenmesi anlamına gelen bu gelişme Attila Jozsef ve diğer devrimcilerde tedirginlik yaratır. (Meraklısına Not; Hitler Almanya’da iktidarı ele geçirdiğinde onu ilk olarak kutlamaya giden devlet başkanı, Macar Bakanlar Kurulu başkanı Gyula Gömbös’tür.) Gömbös derhal eyleme geçer.1932 yazında komünist liderler tutuklanır. Bunlardan İmre Sallai ve Sandor Fürst ölüm cezasına çarptırılır. Ülke birbirine girer. İdamların durması için milyonlarca insan sokağa dökülür. Bu arada Gyulo Gömbös sıkıyönetim ilan eder. Attila Jozsef’se idamların durması için bir broşür hazırlamakla uğraşır. Tüm çabalara rağmen liderler öldürülür.Viyana’daki işçilerin başkaldırısı kanlı bir şekilde bastırılır. Attila Jozsef sayısız makale ve broşür yazarak faşizme karşı mücadeleye çağırır Macar halkını.Ama artık çalışması oldukça zorlaşmıştır. Faşizmin işbirlikçilerinin baskısı   bir yandan,sosyalist gurupların içinde başgösteren sapmalar bir yandan yeni kavgalar getirir. Attila Jozsef partinin bazı kollarıyla anlaşmazlığa düşer. Kavga büyür ve 1934 yılında Jozsef ve parti arasındaki organik bağ kopar.   Kitaplarının toplanması işleri daha da zora sokar. Karşı karşıya kaldığı sefalet, bir türlü kurtulamadığı karamsarlık ve umutsuzluk hastalığını yeniden kışkırtır. İdeoloji yanlısı burjuva edebiyat çevrelerine yaptığı saldırılar nedeniyle bütün kapılar tek tek kapanır yüzüne. Gençliğinde ona “altın çocuk” diyen Nyugat dergisi bile artık düşmanca bakar ona…
Artan rahatsızlığına şizofreni tanısı konur.Bir durgunluk, bir isteksizlik hakimdir içine. Sanki yaşından yüz yıl daha büyüktür. Umudu bitmiştir artık…
“Derken beklenmedik bir adam çıktı karşıma / Ama yürüyüp gitti ağır ağır/Baktım arkasından / İstese soyabilirdi beni, canım kendimi korumak bile istemiyor/ O kadar yoksulum ki”  diye yazar bir şiirinde o günlerdeki ruh halini…
3 Aralık 1937 günü, başı deli gibi zonklarken ve içinde yaprak kıpırdamazken,yakınlardaki bir tren yoluna çıkıp,rayların üzerine oturur. Uzaklardan yaklaşan bir trenin sesini duyar Attila Jozsef. Ayağa kalkıp,beklemeye başlar. Tren yaklaştıkça rüzgarını hisseder yüzünde.Yaklaşır tren,yaklaştıkça daha çok öttürür düdüğünü. Sonra biraz daha yaklaşır tren, sonra biraz daha ,biraz daha… Ezip geçer Attila Jozsef’i…
Bugün Macaristan’da birçok Attila Jozsef heykeli vardır. Macar üniversitelerinden birine onun adı verilmiştir.
259 syf.
·10/10 puan
"Iza' nın Şarkısı" adlı kitabıyla tanıştığım, karakterlerin üzerinden anlattığı hikâyelerini çok severek okuduğum yazarın ikinci kitabıydı "Kapı". Yine karakterlere yoğunluk veren, sayfaların akıp gittiği, ev işlerinde yardımcı olması için yaşlı bir hizmetçiyi kitaba ekliyor. Başlarda birbirlerine çok zıt insanlar olarak görsekte ilerleyen sayfalarda etle kemik gibi birbirlerine bağlandıklarını okuyoruz. Emerenc inatçı, başına buyruk, kendi değerleri olan, merhametli, yardımsever ama kendisine yardımı kabul etmeyen başta çok itici gelen bir karakter ama zamanla sevilebilecek hatta benim çok sevdiğim bir insan oldu. Katı görünümlü ya da katı yargıları olan insanların nasıl değer gören erdemleri olduğunu da işleyen, insan ilişkilerini irdelediği yazarın bu kitabını da soluksuz okudum ve çok beğendim.
Tavsiyemdir.
240 syf.
·4 günde·Beğendi·9/10 puan
Her kapıyı açamıyoruz bu hayatta, bazısını çalmadan vazgeçiyoruz, bazısı belki yüzümüze kapanıyor.Bazen de açıldığına sevindiğimiz kapılar hüsrana sürüklüyor insanı! Kalbimizin de kapısı yok mu? " Kim o " demek yetiyor mu açmak için her zaman?

İnsanlar tanırız; iyi, kötü, sevgi dolu, patavatsız,fitneci, çalışkan, tembel, girişken, utangaç diye etiketlediğimiz insanlar.. Peki kaçını gerçekten tanırız! Kaçı bize kapılarını açar ve sığ görselliğin önüne geçer sıfatlarımız?

Kapımızı açmak kolay mı? Kaç kilitle koruruz içimizdekileri? Yüzümüzdeki gülümseme olur bazen kilidimiz, bazen gözyaşımız ya da en güzeli şen bir kahkaha patlatırız, olmuyorsa belki en iyi anahtar adamsendeciliğimiz olur! böylece en sağlam kilitlerle donanırız içimizdeki aczi saklamak için kilitlere sığınırız...

Keyifli okumalar
240 syf.
·8 günde·Beğendi·9/10 puan
Szabo’nun okuduğum ilk kitabı.
Duru bir anlatımla, sıkmadan, deyim yerindeyse ‘bir çırpıda’ okunabilen kitaplar sınıfından. Otobiyografik bir çatı altında şekillenen olay örgüsünde, Balkan kültürü ve Macar tarihine tanıklık ediyorsunuz Kapı’da; birbirine zıt iki kadın karakterin kesişen ve birleşen yaşam öyküsü anlatılırken.
Aslında edebiyatın da tarihin de en eski türküsüdür sınıflı toplum ve sınıfsal ayrılıkların insana kazandırdığı ölçü.

Elimizde bir türlü dengeleyemediğimiz bir terazi; bir kefede çalışan üretenler, diğer kefede bunun edebiyatıyla geçinenler. İşte bu iki kadından biri aydın diğeri de hayatta hep tek başına ayakta kalmayı başarmış bir işçi. Bu zıtlığın çarpışmasından tatlı bir kan sızıyor. Savaşlar,insan dramları ve varlık sorunu yani var olabilmek...

Kim ne derse desin, insanoğlu kollektif bir yaşamı beceremedi ve sonuç çıkar ilişkisine dayalı bir sistem oldu ve tüm ideolojiler az veya çok onun değirmenine su taşıdı.
Tanrı ile ilişkisinde bile insan, ‘ödül-ceza’ya dayalı bir eksende varlığını öte dünya vaatlerine değişirken gözünü bile kırpmadı. Gelinen noktada, mutlu azınlık ve şükürle doyan çoğunluk arasında uçurum giderek açıldı. Şimdi artık elimizdeki teraziyi bir yana koyduk ve güçlülerden aç kalmamak adına yoksulluk dileniyoruz. M. Menteş’in dediği gibi; “maaşımız ancak yoksulluğumuzu sürdürmeye yetiyor.”

Mal da yalan mülk de yalan var biraz da sen oyalan diyen insanoğlu, bakmış ki yaşamaktan daha kolay ölebiliyor; sonra da ‘yokluk’ üzerine yormuş kafayı hiçlik ya da...

Bu kısır döngü içinde boğuşurken insanlar karşı karşıya gelir ve hayatlar bir noktada çakıştığında hikaye doğar işte. Zıt karakterlerin buluşmasından doğan güzel hikayeler sürdürür anlamı. Bunu size aydınlar anlatırlar, iki kutup arasında nerede durdukları belli olmayan konformist aydınlar.
Kendisi de soylu bir İngiliz olan Ruskin; “Düşündüklerimiz ve inandıklarımız önemli değildir; asıl önemli olanlar yaptıklarımızdır." demiş topu ağlarla buluştururken.
Toplumda, yapan, üreten, çalışan işçi ve emeği satın alıp kârla yine ona kakalayan güç arasından bir yerlerden türeyen aydının halini en güzel Simone de Beauvoir kelimelere dökmüş: “Bir aydın işçilerin yanında bulunmakla işçi olmaz. İşçilerin yanında yer alan bir aydın olur yalnızca.”
Toplumsal mücadelelere kaynaklık etmiş Fransa’dan bir aydınla koyalım son noktayı da konu burada kapansın. Jean Jures’in kendileriyle birlikte ikinci mevkide yolculuk etmediği için kızan işçilere verdiği ünlü cevap şöyledir: “—Ben bu mücadeleyi orada olmak için yapmıyorum, sizin burada olmanız için yapıyorum.”
Komik değil mi?
Birinci mevkiden inmeyen aydın ve ikinci mevkide yolculuk etmeye alışan işçinin yıldızı barışır mı, onu öyle bir sorgulamış ki Szabo, bu vurucu hikayedeki ölüm kalım savaşının orta yerinde her şeyi bir yana bırakıp ağlayabilirsiniz hatta...

Sonuç olarak sevgili okur;
İnsanoğlunun huzursuzluğu her daim teori ve pratiğin uyumsuzluğunda yatar. O yüzden kim sizi temsil ettiğini söylüyorsa, yalan söylüyordur!
Kimselere inanmayın...




Kapı
259 syf.
·5 günde·Beğendi·9/10 puan
Merhaba,Macar yazar Magda Szabo"nun ödüllü kitabı Kapı'yı okuyup içindeki müthiş karakterlerle tanışmış olmaktan dolayı mutluyum.yazar kitabında öyle karakterlere can vermiş ki seç beğen al modunda okudum ve keyifle bitiriverdim.bu karakterlerin arasında Emerenc için bir kaç satır yazmak istiyorum.hayatımda hep tanımak istediğim ama hiç karşıma çıkmamış bir kitap karakteri değilde gerçek bir insanmış gibi hisler duydum ona karşı..

Emerenc=adalet
Emerenc=güven
Emerenc=vefa
Emerenc=dostluk
Emerenc=zekâ
bu liste uzar gider eksiği var fazlası yoktur.

bu kitabı yazdığı için Magda Szaboya benimle tanıştırdığı içinde sitenin örnek aldığım isimlerinden çok kıymetli arkadaşım Ferah'a teşekkürlerimi sunuyorum.herkese keyifli okumalar dilerim.

Yazarın biyografisi

Adı:
Hilmi Ortaç
Doğum:
İstanbul, 27 Haziran 1962
Hilmi Ortaç 27 Haziran 1962, Üsküdar-İstanbul doğumlu, Saint-Joseph Fransız Lisesi ve Ankara Üniversitesi Dil Tarih-Coğrafya Fakültesi Hungaroloji Anabilim dalı mezunu. 1992-1997 yılları arasında Macaristan'da Ulusal Çeviri ve Çeviri Onay Bürosu'na kayıtlı çevirmen olarak görev yaptı. Çevirileri arasında István Örkény'in Totlar adlı tiyatro oyunu ve 1998'de Macar tarihçi Géza Dávid'in Osmanlı kaynaklarından yola çıkarak kaleme aldığı 16. yy'da Şimontornya Sancağı adlı monografisi var. Bu araştırma 1999 yılında Tarih Vakfı Yayınları tarafından yayımlandı

Yazar istatistikleri

  • 306 okur okudu.
  • 11 okur okuyor.
  • 485 okur okuyacak.
  • 1 okur yarım bıraktı.