1000Kitap Logosu
Jacques Derrida

Jacques Derrida

Yazar
BEĞEN
TAKİP ET
537
Okunma
197
Beğeni
10,3bin
Gösterim
Unvan
Fransız Filozof, Edebiyat Eleştirmeni
Doğum
El-Biar, Cezayir, 15 Temmuz 1930
Ölüm
Paris, Fransa, 8 Ekim 2004
Yaşamı
Fransız Filozof, Edebiyat Eleştirmeni ve Yapısökümcülük Olarak Bilinen Eleştirel Düşünce Yönteminin Kurucusu 1960 başlarından beri çok sayıda yapıt üretmiş Fransız filozofu Jacques Derrida, şaşırtıcı bir tempo ile yazmaya devam etmekte, İngiliz yazarı Geoffrey Bennington'un dediği gibi, yazılarında bulunan "felsefe geleneğinin büyük isimlerine denk zenginlik", batı dünyasında çeşitli tartışmalara yol açmaktadır. Derrida, 15 Temmuz 1930'da Cezayir'in banliyösü El-Biar'da, yazlık bir evde, Yahudi bir anne-babanın ikinci oğlu olarak dünyaya geldi (asıl adı Jackie Derrida idi; Paris'te ilk kitabını yayımladığı sıralarda "Jacques" adını almıştır). Çocukluğu ve orta eğitimi sırasında El-Biar'ı hiç terk etmedi. İkinci Dünya Savaşı'nın ve Yahudi düşmanlığının kötü izler bırakan etkilerini burada yaşamış (bu yüzden okuldan atılmış, başka bir okula gitmek zorunda kalmıştır) ve buradaki eğitimi sırasında Gide, Camus, Valery, Nietzsche, Rousseaui Bergson, Sartre gibi büyük edebiyat ve felsefe yazarları ile ilk olarak tanışmıştır. Derrida, o sıralarda, çok erken yaşta bütün Gide'yi okuduğunu, Dünya Nimetleri'ni, sanki İncil gibi ezbere bildiğini söylemektedir. Derrida, 1957'de mezun olduktan sonra bir burs kazanır ve özel olarak Harvard Üniversitesi'ne, Husserl'in yayımlanmamış mikrofilmlerini incelemek üzere gider. Orada Joyce okur. 1960-1964 yılları arasında, Sorbonne'da S. Bachelard ve P. Ricoeur'un asistanlığını yaparak genel felsefe ve mantık dersleri verir. 1968'de Derrida, Mayıs 68 hareketlerinin bazı yönlerine karşı çekimser kalır. Halbuki ENS'de ilk toplantıyı o düzenlemiştir. 1983'de "College İnternational de philosophie" kurulur. Derrida, kurulun ilk başkanı seçilir. Nelson Mandela için adlı yazarlar komitesinde yer alır. "Sosyal Bilimler Yüksek Araştırmalar Okulu"nda araştırmalar yöneticiliğine seçilir.
88 syf.
·
7 günde
·
Beğendi
·
10/10 puan
Uzun zamandır bu kadar iyi bir felsefi kitap okumamıştım. Şimdi aranızda felsefi kitapları sevmeyenler veya daha önce okumamış olanlar bu kitabı beğenmeyecektir. Ama ben felsefi kitapları okurken bambaşka dünyalardan düşüncelere kapılıyorum ve zihnimin sınırlarını zorluyormuş gibi hissediyorum. Felsefi kitapları seviyorsanız veya sevmek istiyorsanız kesinlikle ‘Derrida’ nın bu kitabını not almanız ve okumanız gerekiyor kanımca. Kitapta; adından da anlaşılabileceği gibi Bağışlamak fiilinin üzerinde durmuş. Bağışlamak eylemeninin insana ve içersinde yaşadığı topluluğa olan durumları ele almış. Felsefi kitaplara alışıksanız bir çırpıda okuyabileceğiniz müthiş bir kitap.
Bağışlamak
8.8/10 · 101 okunma
Okuyacaklarıma Ekle
88 syf.
Posta arabalarından söz et bana Kan var bütün kelimelerin altında Umulmadık bir gün olabilir bugün Kan var bütün kelimelerin altında... demiş Cemal Süreya. Bağışlamak fiilinin geçerliliğini de bu perspektiften irdelemiş Derrida. Kitabı okurken doğrudan bu şiiri anımsadım. Çünkü Derrida bağışlamak eylemiyle bir başkasına, karşımızdakine ve ötekine karşı olan sorumluluğumuzu ele almaktadır. Bununla yetinmeyip bu eylem üzerinden adaleti, eşitliği, her türlü ilişkideki koşulluluk - koşulsuzluk durumlarını işlemekte... Derrida felsefesinde temel iki eksen vardır; bunlardan biri "etik" ilkesi diğeri "politik olan şey"dir. Etik ve politik olan kümelerinin ortak bileşenlerinin en büyük faktörü ise bağışlamak fiilidir. Çünkü etik felsefe doğrudan bağışlamakla ilgilenirken, politik olan politik olduğu için bağışlamayı politikası yapmak durumundaydı. Bağışlama eyleminde öne çıkan düşünce başkası’nın konumuna ve kabulüne dayalı yeni bir düşünme biçimi (yani empati) olduğu için ve adaletin gerçekleştirilmesinde önemli br faktör olduğu için bu eylemselliğin felsefi derinliğini yazma gereği duymuş diyebiliriz. Keza bu basit gibi görünen ancak bambaşka bir evrenin kapısını aralayan eylemsellik, hem etiği, hem de politik tutumu belirleyen temel faktördür günümüzde de... Kitap, bu iki temel kavram üzerinden bağışlamaya oradan da adaletin gerçekleştirilmesine atıfta bulunarak derinlikli bir felsefe koyuyor önümüze. Yani kısacası bir "belki"nin olanaklılığı ve olanaksızlığı ekseninde olan hale gelişinin arzusunu işlemekte. Hoş, olanaklı, olanaksız olmazsa olanaklı sayılmaz ancak gelecekte olacak olan, olması arzulanan şey olanaksız olduğu için olanaklı olmuştur. Bu yüzden adalet olanaksızlığın içinden doğarak gelecektir ancak... İçeriği bağlamında oldukça güzel bir eser ve gayet akıcı bir dili var. İlgilisine tavsiyemdir. Keyifli okumalar.
Bağışlamak
8.8/10 · 101 okunma
Okuyacaklarıma Ekle
136 syf.
Jacques Derrida (1930-2004) özgün adı L'archéologie du frivole olan "Önemsizin Arkeolojisi" adlı çalışmasını 1973 yılında yayımlamıştır. Fran­sız filozoflarından Etienne Bonnet de Condillac (1715-1780)'ın metafizik, bilgi, duyum ve mantık üzerine görüşlerinin okuması yapılmıştır. Tabii Derrida tarzı bir okuma.
Önemsizin Arkeolojisi
Okuyacaklarıma Ekle
128 syf.
·
1 günde
·
Beğendi
·
10/10 puan
Jacques Derrida, Platon’un Eczanesi, Pinhan Yayıncılık, 2012, Felsefe,
Spoiler İçerir.... Platon’un Eczanesi: Hem şifa hem de zehir olmak, Jacques Derrida’nın 1972 yılında yayımladığı, La dissémination (Dağılım) başlıklı kitabının bir bölümünden oluşan Platon’un Eczanesi,size Derrida hakkında birkaç ipucu vererek başlıyor. Fransız filozofun anlaşılmadığından dem vuranların aksine Derrida’nın anlaşılır olduğu konusunda ısrarcı olan ve bu bağlamda tezini Derrida üzerine yazmış olan Prof. Dr. Zeynep Direk, Derrida’yı anlaşılır olmaktan uzaklaştıranın bizler olduğunu söylüyor. Direk, anlaşılmama sorununu okuyucunun tecrübesiz oluşuna ve felsefe çevirilerinin cesaretsizliğine bağlıyor. Zeynep Direk çevirisi ve önsözüyle okurla buluşan bu eser ile tanıştıktan sonra yazılı olan bir şeyi Platon üzerine tekrar düşünmeden okuyamıyor olacaksınız. Çünkü “yazı” Pharmakon olarak nitelendiriliyor kitapta: Hem zehirleyen hem de çare olan. Yani, zehiri ve panzehiri bünyesinde taşıyan bir canlı misali... Okuma eyleminin başlaması ile zehir yavaş yavaş kanımıza sızıyor ve zamanla bünyeyi alt üst ediyor. Kitabın giriş bölümü insanı âdeta bir ringe çıkarıyor. Kendisini Sokrates, Platon ve Derrida’nın oluşturduğu bir çemberin içinde buluyor insan ve yediği yumruklardan sonra zihninde zaman zaman aydınlanmalar ve algı genişlemeleri yaşasa da kitap; yazıya, söze dair bildiği ne varsa alt üst edip, okurunu bildiklerine yabancılaştırarak ringden salıveriyor. Derrida’nın kimi yazılarında, eleştirdiği sofistler gibi yazdığına dair eleştirilerle karşılaşıyoruz fakat okura sağ gösterip sol vurmak için elinden gelenin fazlasını yaptığı bu metinde ortada olsa da, yine de beklentinin dibine, ‘balık var mıdır?’ umuduyla oltamızı sallandırmadan edemiyoruz. Kitapta yer alan tartışmanın odak noktasını Sokrates’in yazıyı, yazmak eylemini bir Pharmakon olarak ele alması oluşturuyor. Aynı şekilde Derrida da bu odak noktasından tartışmaya katılıyor ve mitle felsefeyi iç içe geçirerek farklı bir katkıda bulunuyor. Peki, nedir bu ‘yazı’ denilen şey? Neler yaptırır insana? İnsanlar neden bu kadar önemser yazıyı? Niçin daha iyi yazabilme uğruna hayatlarını heba ederler? Veya yazmak uğruna özgürlüklerinden olup acı çekerler? Bu soruların oluşturduğu karanlık tünelde, Platon’un Pheadrus diyaloğunun sağladığı ışıkla cevapları bulmaya çalışıyoruz. “Ancak, yazmanın yakışık alıp almadığını, hangi koşullarda bunun yapılmasının iyi, hangi koşullarda uygunsuz olduğunu tamı tamına bilmek… Geriye bu soru kalıyor, öyle değil mi? Yazmak yakışık alır mı? Yazar saygıdeğer bir kişi midir? Yazmak hoş kaçar mı? Yazmalı mı?”(syf 24) Logos’un babası Sokrates ve onun genç öğrencisi Platon’a göre bu soruların cevabı gayet nettir: Hayır! Hâlbuki cevap bu kadar basit değil. Sokrates, cevabı hemen akılcı bir söylev ya da logos içinde kendi açıklaması gibi sunmayarak, onu dinletmek için kulaktan kulağa dolaşan bir hikâyenin elçiliğine başvurur: ’’Eskilerin söylediklerini anlatabilirim, zaten doğruyu bilen eskilerdir; eğer doğruyu kendimiz bulabilseydik, insanların bir zamanlar neler düşünmüş olduklarını araştırmak umrumuzda olur muydu?’’ (syf 24) Yazının ‘bilmeden tekrar etmekten ibaret’ olduğunu bilmeden tekrar ettikten sonra Sokrates; savını logosun ispatına, akoe’nin (ses) öncülerine, yazının masalsı bir soykütüğü sayesinde okunabilen yapılarına dayandırıyor. “Mısır’da Naukratis yakınında eski tanrılardan biri yaşardı, bu tanrının adı Theuth idi. Sayı bilimini, hesabı, geometriyi ve astronomiyi, tavla oyununu ve zarları, yazıyı ilk bulan tanrıdır. Öte yandan Mısır’a Firavun Thamus hakimdi. Bu şehrin tanrısına Mısırlılar Amon derlerdi. Theuth bir gün Thamus’un yanına vardı, bulduğu sanatları ona gösterdi. Theuth anlattıkça işe yarar bulduklarını övüyor, işe yaramaz bulduklarını ise yeriyordu. Sıra yazıya gelince, ‘Ey Kral!’ dedi Theuth, ’İşte, bir bilgi (to mathema) ki bunun sayesinde Mısırlılar daha bilgili ve kendi geçmişlerini hatırlamaya daha istidatlı olacaklar. Belleğin de, öğretimin de devası (pharmakon) bulundu. Bu ilaç faydalıdır; üretir ve onarır, biriktirir ve devâ olur, bilgiyi arttırır ve unutkanlığı azaltır.’ “(sfy25) ‘’Yazının tanrısı Pharmakon’un tanrısıdır.’’ Phaedrus’ta, Theuth’un meydan okurcasına akıl dolu bir kurnazlıkla krala sunduğu, bir pharmakon olarak yazıdır. Yazı ya da pharmakon krala değerli bir şey olduğu için sunulmasına rağmen yazıya gerçek değerini verecek olan yine kralın kendisidir. Kral, kabul etme edimiyle onayladığının ve nesnelleştirdiğinin fiyatını koyacak olan kişidir. Pharmakon, krala ya da tanrı-krala (Thamus, Amon’u temsil eder. Yani tanrıların kralını, kralların kralını ve tanrıların tanrısını temsil eder.) dışarıdan hatta alt kademeden gelmiştir ve kral ya da tanrı-kral da bunu kendine ait olmayan bir ürün veya işlev olarak tecrübe eder. Bu yeni gelen düşünceye değerini biçmek ve varlığını onaylaması için kralın tenezzül edip bir yargı vermesi beklenmektedir. “Harfleri öğrenenler, artık belleklerini işletmeyecekleri için, ruhları unutkan olacaktır. Yazıya güvendikleri için, etraflarındaki şeyleri dışarıdan, yabancı izler sayesinde hatırlamaya çalışacaklar. O halde sen onlara bellek için değil, hatırlama için bir deva buldun’’. (syf 55) Kral Thamus’a göre yazı, belleğe ve ruha katkıda bulunmak bahanesiyle onu daha da unutkan kılacaktır. Bu yüzden de bilgiyi artıracağı yerde azaltacaktır. Yazının, zamanla belleği uykuya yatırarak tembelleştireceğini ve belleğin ölümüne, yani hafıza kayıplarına sebep olacağını ifade eder. Belleğin işini yapacakmış gibi gösterilmesine karşın; sadece bilgiyi, belleği ve hakikati taklit edeceğini savunur ve yazının uygunluğunun, uygunsuzluğu olduğu kanaatine varır. Ayrıca Thamus; yazıyı yalnızca yararsız değil, aynı zamanda tehlikeli de bulmuştur. Böylelikle yazı, kral tarafından geri çevrilir ve suçlanır. Ardından da kral yerine Sokrates tarafından uğursuz bir töz ve unutma iksiri olarak suçlanmıştır. Bu doğrultuda Platon’un sofist tanımı ise şu şekildedir: ’’İşte bu yüzden yazarlar, bilgeler değil, kendilerini bilge sananlardır.’’(syf 59) Yazı, ruha zerk edilen bir zehir ise söz nedir peki? Sözün suç ortağı değil midir yazı? Söz de ruha zerk edilmiyor mu? Beden ve ruh üzerinde sapmalara neden olmuyor mu? Söz de yazı da acıları dindirmek yerine zehirlemiyorlar mı? Yazı ve söz sorunsalı Phaedrus diyalogunda bir doğurganlık, veludiyet sorunsalıyla ilişkilidir. Platona göre canlı sözü yazıdan ayıran özellik yazının bir babanın meşru oğlu olmasıdır. Genel olarak, kişinin sözleri onun evladı gibidir, konuşan ağzından çıkan sözlerin sahibi ve babasıdır. Bu evladın bir babası var ise kendisine yöneltilen sorulara cevap verip açıklama yapabilir. Yazının yardımına koşacak bir babası yoktur bu sebepten yazı hep aynı cevabı vererek kendini tekrarlar. Bu yüzden yazının yok edilemez bir muğlaklığı vardır; onu okuyanın istismarına, çarpıtmasına maruz kalır. ‘’Üstad Platona göre okuma da bir yazmadır; okur metne kendi ipliğini katmadan onu bir anlamda dokumadan okuyamaz. Bu yüzden bir metnin tek bir anlamı olamaz; her iplikle, okurla anlam da çoğullaşır. Bu görüş, anlam sorununun hakikat sorununa indirgenemeyeceği bir ufuk açmaktadır.’’(syf 11) Başlangıçta, Platon’a göre yazının özü ve kendine has bir değeri yoktur. Olumlu da olsa olumsuz da, yazıyı bir simulakra olarak görür. Platon’a göre yazı, kadavranın katılığından ibarettir. Devlet’te taklitçi bir sanat olarak gösterilen resimden de aşağı konumdadır. Platon, resmin kopyanın kopyası olduğunu, hiçbir canlılık teşkil etmediğini söyler. Böylelikle Platon yazının kadavraya benzer katılığı ile canlı sözün kıvraklığını kendisinden önce karşı karşıya getiren bazı söz sanatı ustalarını ve sofistleri izler. (Syf 29 ) Fakat Logos’un babasını yitirmesiyle, yani Sokrates’in baldıran zehrini içmesiyle birlikte Platon’un görüşlerinde çok büyük bir değişiklik olur. Sokrates’in Parrhesia’sı*, baldıran zehri, Platon’un Pharmakon’una denktir artık. Sokrates zehri içmeden önce de bu zehrin bir Pharmakon olduğuna işaret etmiştir. Baldıran zehri Sokrates’e bir zehir gibi sunulmuştur ama Sokratesçi logos ve Phaidon’un felsefi ispatı vasıtasıyla bir kurtuluş aracına, esenlik imkânına ve arındırıcı erdeme dönüşür. Bu, baldıran zehrinin varlıkbilimsel etkisinden kaynaklanır (bir ilaç gücünün karşısına koyulmuş başka bir ilaç gücü), ruhun ölümsüzlüğü olarak ruhu eidos temaşasına taşır, Sokrates bunu bu şekilde değerlendirir. (syf 82) Platon’a göre bu kesin görüşler, önceleri tartışmaya dahi açık değilken, Sokrates’in hilafıyla eczaneyi kapatıp güneşten gölgeye saklanarak kendisini hakikatin yazılmasının gerekliliğine bırakmıştır ve artık Platon için esas olan ‘kayıt’tır, Sokrates’in söylediklerinin kaydı. Kayıt ile kastedilen, kitapta bulunan şu cümle ile daha iyi anlaşılır: ‘’Platon’un yapıtı yoktur ve olmayacaktır da. Şimdiye değin bu isimle belirtilenler Sokratesin gençliğinin baharından kalanlardır.’’ (syf 127) Bundan sonrası için kayıt hem yazı üretimi hem de bir yapısallığın kurulması olarak anılacaktır. Aynı görüşü benimseyen Rousseau ve Saussure, Batı edebiyatında hâlâ, Platon ile birlikte ‘dilbilim’in kurucuları olarak sayılırlar; Platonculuğun tekrarı olan bu üç devirde, hem yazıyı dışarı atan hem de bu arada özsel nedenlerden dolayı tüm teorik etkinliğini ondan alan düşünürlerdir. Platon, Sokrates’in ölümünden itibaren yazılarını oyun gibi sunmuş ve yazıyı yazı içinde suçlamış ve yazıdan ettiği şikâyet bize kadar ulaşmıştır. * Egemen güç, zümre. Ya da kişi karşısında doğru bildiğini söyleme. Doğru söyleyen, hışma uğrar ve dışlanır.
Platon'un Eczanesi
Okuyacaklarıma Ekle
24 syf.
·
1 günde
·
Beğendi
·
Puan vermedi
Jacques Derrida, anlaşılması zor bir filozof. 20. yüzyılın en etkili düşünürlerinden. İlk olarak onu, "Aşırılığın Peygamberleri" kitabından okudum. Ders kitabımızdı ("Postyapısalcılık ve Postmodernizm" dersiydi galiba). Anlaşılması zor biri. Metnini defalarca okumak, başka metinleriyle okumak gerekiyor. Çok fazla dil oyunu yaptığı için, yazdığı dilden okumak gerekir diye düşünüyorum. Hem metnin zorluğu, hem bol göndermeli dil oyunları, hem çevirenin yetkinliği meselesi "okuma" işini zorlaştırıyor. Şiir Nedir? kitabı edebiyat metninden ziyade felsefe metni esasında. Kitap 60 sayfa gözükse de Türkçe yazılmış kısmı 24 sayfa. Şiir Nedir? Türkçe dışında 1'i kendi yazdığı metin Fransızca olmak üzere 4 farklı dilde yazılmış. Böylelikle metin, 5 farklı dilden okunabilir, karşılaştırılabilir. Çevirenlerden biri Ahmet Sarı... hem felsefeye hem edebiyata hakim biri. Erzurum'da iyi işler yapıyor. Derrida'nın bu metni hakkında röportajı okunabilir: dergibi.com/derridanin-siir-ned... Şiir Nedir? yazısı, her ne kadar kısa olsa da, bu metni de anlaşılması güç bir metin. Şiir Nedir? sorusuna arada "alıntılık" cevaplar verse de esasında benim anladığım 1-böyle bir soru saçmadır, 2-cevap verdiğinizde şiirden uzaklaşırsınız, 3-kirpi metaforu şiiri daha iyi anlatır, 4-şiir yürekle ilişkilidir, 5-şiir otoyola (şiirlerin arasına) çıktığında ölme tehlikesi barındırır. "Şiir otoyola çıkar çıkmaz (dile gelir gelmez) ölen (ölümle yüzleşmek zorunda kalan) bir şeydir."
Şiir Nedir?
9.0/10 · 11 okunma
Okuyacaklarıma Ekle
96 syf.
·
2 günde
·
4/10 puan
Khora
Anlamak için fazla karışık olduğunu söyleyebilirim. Kitap, maalesef Khora'nın varlığını tam olarak öğrenemeden bir belirsizlik içinde bitiyor. Daha fazlasını anlayabilmek için, geniş felsefe birikimine sahip olmak gerekiyor.
Khora
6.5/10 · 30 okunma
Okuyacaklarıma Ekle
250 syf.
Diğer Nietzsche anlatımlarından biraz daha farklı bir kitap olmuş. Genelde yazarlar, düşünürler Nietzsche'den ne anladıklarını, Nietzsche'nin ne anlattığını yazar ve aktarmaya çalışırlar ancak Derrida, Nietzsche üzerinden kendi felsefesini anlatmış bu kitabında. Derrida'nın batı metafiziğine ve hristiyan ahlakına karşı çıkışı Nietzsche ile hemen hemen aynı konumdadır. İki düşünür de felsefenin toplumdan koparılışının sorumlusu olarak batı metafiziğini görürler ve bu ölü kolu kesip atmak için yazarlar. Sınır vardır her zaman önümüzde ve her kim olursak olalım bir sistemin içerisinde ''uyumlu'' olarak yaşamaya zorlanıyor ve buna yönlendiriliyoruz. Yönlendiren dahi uyumsuz kaldığı noktada kendiliğinden oluşan toplumsal ahlaka göre kendini konumlandırıyor tekrardan... ve bu sınırlı döngü içerisinde devinip duruyorken kendisine çizilen bir sınırın olduğu görüyor kimi insanlar. Bu sınır farkındalığı insanın artık içinde çürümeye bırakıldığı toplumdan uzaklaşmasına neden olan bir olgu. İşte Derrida, Nietzsche'ler derken toplumdan ve toplumun doğruları, ahlakı, iyi ve kötü dediği her şeyden uzaklaşarak kendi gerçekliğinde bu kavramların ötesine yani sınırın öteki tarafına geçen insanları kastediyor. Kitap mükemmel bir Nietzsche yapıbozumu örneği... Biraz gecikmeli yazdım incelemesini ancak Nietzsche üzerinden kendini anlatması Derrida'nın oldukça güzeldi. Bunu felsefi anlamda yapması bir hayli özgün kılıyor kitabı. Mutlaka okuyun derim. Keyifli okumalar.
Nietzschelerin Şöleni
Okuyacaklarıma Ekle
50 öğeden 1 ile 10 arasındakiler gösteriliyor.